Hikaye

 

 

Hovardanın Cinayeti

Arthur Conan Doyle


l. Bölüm

Talihsizlik

Bir Yahudi olan Samuel Janson, Brooklyn’de tefecilikle geçiniyordu. Winthrop Sokağı’nda koskocaman bir binada oturuyordu. Evliydi. Bir oğlu New York’ta okuyordu.

Samuel Janson gerek komşuları, gerekse tanıdıkları tarafından çok saygı duyulan biriydi.

Asla müşterilerinin iliğini emen tefeciler kategorisinden değildi. Onlardan çok az bir faiz alırdı. Onlara çok nazik ve insancıl davranırdı.

1898 yılının bir sonbahar günü Samuel Janson kısa bir yolculuğa çıktı. Ertesi gece geri geldi. New York tren istasyonunda trenden indikten sonra bir faytona binerek Brooklyn’deki evine vardığında saat ikiye geliyordu.

Ancak yolda gelirken tuhaf bir duyguya kapıldı. Trenden iner inmez göğsünde bir baskı hissetmişti zaten.

İçinden gelen bir ses, bir şeylerin yolunda gitmediğini fısıldar gibiydi. Korkunç ve akıl almaz bir şey olmuştu sanki...

Bu hissi üzerinden atmaya çalıştıysa da başaramadı.

Eve yaklaştıkça göğsündeki sıkıntı ve baskı arttı. Yoksa bir kaza mı olmuştu? Ya da evi bir uğursuzluk mu basmıştı?

Sonunda fayton Winthrop Caddesi’ne gelerek Janson’ların evinin önünde durdu.

Janson hemen arabadan inerek arabacının ücretini ödedi.

Fayton çekip gitti.

Yahudi tefeci, evinin önünde durup binaya dışından baktı. Her taraf karanlık ve sakindi. Karısının yattığı oda birinci kattaydı ama pencereler kapalıydı.

Canı öyle bir uyku çekmek istiyordu ki...

Hayır, hayır... Korkması anlamsızdı. Önemli bir şey olmuş olsaydı, her yerde ışıklar yanardı.

Tam kapıya yaklaşmışken ikinci bir fayton çıkageldi ve evin önünde durdu. Samuel’in yirmi yaşındaki oğlu Henry Janson indi arabadan. O da arabacıya parasını ödedi.

“Eve çok geç geliyorsun!” diye serzenişte bulundu babası. “Arkadaşlarla biraz eğlendik, baba!” diye karşılık verdi Henry: “Vaktin nasıl geçtiğini anlamadım!”

“Evden kaçta çıktın?”

“Akşamüzeri... Saat beşte...”

“Bu arada bir şey oldu mu?”

“Hiçbir şey olmadı! Her şey yolunda!”

“Ben acayip bir korkuya kapıldım, Henry! Ve bundan bir türlü kurtulamıyorum... Ne yapayım, elimde değil!”

“Sinirlerin bozulmuş olacak, baba! Yolculuk seni yormuş. Hadi gel, rahatla biraz!”

“Öyle yapayım! Galiba haklısın, oğlum!”

İçeri girdiler. Giriş katındaki oturma odasına bir göz attıktan sonra birlikte yukarıya çıktılar. Henry’nin odası ikinci kattaydı

“İyi geceler, baba!” dedi Henry, yukarı çıkarken.

“İyi geceler, Henry!”

Samuel Janson yatak odasının kapısını açtı ve içeri girdi. Her taraf karanlık ve sakindi.

Kapının sağındaki elektrik düğmesine basarak odayı aydınlattı.

Birden, olduğu yerde kalakaldı. Yüzü bembeyaz kesildi: Vücudu kasıldı. Elleriyle bir şeyi itercesine bir hareket yaptı. Soluk dudaklarının arasından boğuk bir inilti duyuldu.

Bir süredir ruhunu karartan sıkıntının ne olduğunu şimdi anladı.

Köşede karısının yatağı vardı. Bu yatakta Bayan Sara Janson yatmaktaydı... Hayır, belden yukarısı aşağı sarkmaktaydı. Gözleri donuktu. Bu bir cesetti artık.

Bayan Sara Janson ölmüştü. Kalbinden hançerlenmişti! Yatak kanlar içindeydi. Yerdeki halıda ufak bir kan gölcüğü oluşmuştu.

Zavallı kadının elleri birbirine kilitlenmişti. Ne olursa olsun can çekişmesi kısa sürmüştü. Öldürücü darbeyi yer yemez yerinde doğrulmuş ama sonra geriye kaykılmıştı. Ve vücudunun yarısı yataktan aşağı sarkmıştı.

Karşı duvardaki gömülü kasa açılmış ve içi boşaltılmıştı.

Samuel Janson kasaya bir göz attı; içinde tek kuruş yoktu!

Tefeci bir dakika boyunca kımıldamadı; aklı başında değildi; bakışlarını deli gibi sevdiği karısından ayıramıyordu. Oysa birlikte ne uyumlu bir hayat sürmüşlerdi!

Sonunda kendini toparladı. Deliler gibi dışarı fırlayarak ‘İmdaat!’ diye haykırdı.

Henüz soyunmamış olan Henry Janson apar topar merdivenlerden indi:

“Ne oluyor Allah aşkına, baba?!"

Samuel konuşamadı. Sadece eliyle yatak odasının aralık kalmış kapısını işaret etti.

Henry odaya girdi ama, aynı anda haykırarak geri çekildi. Gördüğü manzara onu da en az babası kadar etkilemişti!

Derken ardında boğuk bir gürültü işitti. Dönüp baktı: babası düşüp bayılmıştı!

Evde artık herkes uyanmıştı. En üst katta yatan hizmetçiler aşağıya gelmişti.

Henry, ne yaptığını doğru dürüst bilmeksizin bazı emirler verdi. Polise haber salındı. Doktor çağrıldı.

Yarım saat sonra polis de doktorlar da çıkageldi.

Herkes dehşet içindeydi. Polis hemen incelemeye başladı. Katil eve nasıl girmişti ki?

Samuel’i başka bir odaya taşıdılar; başına iki doktor diktiler. Adamcağız öylesine bitkindi ki, aklını kaçırmış olabileceğinden endişe edildi..

Kasadan çalınan para o kadar önemli değildi; Janson’u asıl yıkan neden bu değildi! Kendisinin soyulmuş olmasını değil de, yokluğunda karısının feci şekilde öldürülmesini bir türlü içine sindiremiyordu.

Adli tabip ölümün saat on ikiye doğru gerçekleştiğini savundu; kadın hançer darbesinin hemen ardından ölmüştü!

Katil sonra kasaya yönelmişti; onu açmakta hiç zorluk çekmemişti. Çünkü eski sistemle çalışan bir kasaydı bu!

İçinde bulunan paranın pek de fazla olmadığı meydana çıktı. Ama buna karşın tüm borç senetleri yok olmuştu!

Polise göre katil eve avludan girmiş, pencerelerden birini iterek içeri dalmıştı. Sonra zahmetsizce yukarı çıkmıştı. Yatak odasının kapısı da kilitli değildi...

Aslında karı koca, oda kapısını hep içerden kilitlerlerdi. Ama Sara, o gece kocasını beklediği için kilitlememişti!

Başka iz bulamadılar. Soruşturma sabaha dek sürdü; tüm araştırmalar bir sonuç vermedi.

Hizmetçiler dişe dokunur bir şey söylemedi. Hepsi sadık kişilerdi; yıllardan beri Janson ailesine hizmet vermekteydi.

Hiçbirinden şüphelenilmedi.

Hiçbir şey duymamışlardı.

Katil çok sessiz çalışmış olmalıydı. Hizmetçilerden yaşlı olanların uykusu hafif olmasına karşın, onlar da bir şey duymamıştı; yoksa en ufak bir gürültüde uyanırlardı!

Ertesi günkü gazetelerde, Samuel Janson’un yokluğunda eve soygun yapıldığı ve kansının öldürüldüğüne dair sütunlar dolusu yazı çıktı.

Henry Janson, katili bulanı büyük parayla ödüllendireceğini ilan etti

Samuel kendinden geçmiş gibiydi; hiçbir şeye karışmadı. Karısının yatağına oturdu, hiç kımıldamadan öyle kalakaldı...

Soruşturmayı yürüten polis müfettişinin sorularını yanıtlayamadı.

Hiç kimseden şüphelenmiyordu. Katilin kim olabileceği konusunda en ufak bir fikri yoktu.

Onun yerine hep oğlu konuştu. O da annesinin ölümünden büyük üzüntü duymaktaydı tabii. O da katilin kim olabileceğini bilmiyordu. Herhalde dışarıdan gelen biri bu soygunu para için yapmıştı; sonra da kasada belki lazım olur diyene varsa alıp gitmişti!

Üç gün geçti. Katil bulunamadı.

Bayan Sara Jonson, Brooklyn’deki Yahudi mezarlığına gömüldü.

Baba oğul cenazeye katıldı. Yaşlı adam öylesine çökmüştü ki! Melankoliye kapılacağından endişe ediliyordu. Onu en çok üzen nokta, sevgili eşini öldüren katilin, cezasını çekmeden elini kolunu sallayarak serbest dolaşıyor olmasıydı.

Oğluyla birlikte evine döndüğünde zavallı adam bitkindi.

“Tanrım!” diye sızlandı çaresizce: “Şimdi ne olacak? Sara’nın öldürüldüğünü nasıl kabulleneceğim ben? Hele hele katil ortalıkta serbest dolaşırken...”

Derken oğlu çıkageldi:

“Baba! Artık kendine gel!” dedi: “Başımıza bu uğursuzluğu getiren katili ne yapıp edip bulmalıyız. Mezarlıktan dönerken aklıma bir şey geldi; bunu hemen yapacağım!”

Samuel karşı çıktı.

“Artık hiçbir şeyin faydası yok! Boş ver! Çok uğraşıyorsun ama bu bizi bir yere götürmez!”

“Baba, ben şimdi gidip ünlü dedektif Nat Pinkerton’la konuşacağım. Bu işi ona havale edeceğim. Katili bulsa bulsa o bulur!”

Samuel Janson başını kaldırdı. Solgun yanaklarına renk geldi. Kendisi bir Pinkerton hayranıydı çünkü! Onun her macerasını takip etmişti.

“Evet!” dedi: “Bu çok iyi bir fikir! Git oğlum, hemen git! Üstada doğru dürüst bir ipucu veremeyeceğiz ama, olsun! Nasıl olsa o bir şeyler bulur!”

“Kesinlikle!” diye cevap veren oğlan, dışarı çıkmaya hazırlandı.

Birkaç dakika sonra yola çıkmış ve dedektifi bürosunda yakalamıştı bile!

Bu arada Samuel Janson, odasında heyecanla bir aşağı bir yukarı dolaşıp durmaktaydı. Nat Pinkerton’la Henry'yi bekliyordu. Dedektifin geleceğinden emindi.

2. Bölüm

Üstat pazarlığa oturuyor

Nat Pinkerton, Henry Janson’un anlattıklarını hiç ses çıkarmadan dinledi ve onun sözünü hiç kesmedi. Oğlan sustuktan sonra dedektif bir süre düşündü.

“Demek babanızın şüphelendiği biri yok?”

“Yok. Kimseden şüphelenmiyor! Niye şüphelensin ki; katil nasılsa dışarıdan gelen bir serseri!”

“Pek sanmıyorum! Kasada pek az para vardı, dediniz; değil mi?”

“Beş yüz dolar kadar!”

“Ama buna karşın bir sürü borç senedi! Cinayeti bu borçlulardan biri işlemiş olamaz mı? Çünkü böyle birinin, imzaladığı borç senedini tekrar ele geçirdikten sonra babanıza borcu kalmamış oluyor!”

“Ama bu, namussuzluk! Bildiğim kadarıyla babam hep borcuna sadık insanlarla iş yaptı.”

“Yine de aralarında sütü bozuk olanlar vardır! Babanız esas parasını nerede saklardı?”

“Unionbank’a yatırmıştı! Yine de büyük meblağı hep evimizdeki çelik kasada bulundururdu.”

“Çalışma odası nerede?”

“Giriş katında.”

“Bir hırsız oraya girip kasayı açabilir mi?”

“Çok zor! Kapılarla pencereler sımsıkı kapalıdır hep. Ayrıca alarm sistemi de var. Kasa çok modern. En becerikli hırsız bile onu açmakta zorlanacaktır!”

“O zaman katil, yatak odasındaki kasayı gözüne kestirdi demek! Niyeti sadece para çalmak olsaydı, borç senetlerini alıp gitmezdi! Çünkü bir bakışta bunların bir işe yaramayacağını görecekti...”

“Aceleyle kasada ne varsa hepsini alıp gitti belki de...” “Olabilir! Öte yandan katil, anne babanızın yatak odasında bir kasa bulunduğunu biliyor olmalıydı diye düşünüyorum!"

“Ben pek o fikirde değilim! Belki de annemden zorla para almaya kalkıştı? Sonra odadaki kasayı görünce, niyetini değiştirdi. Annemi öldürdü. Kasayı açtı; içinde çok para bulacağını sanıyordu...”

Pinkerton, genç adamın bu son sözlerine karşılık vermedi. Yerinden kalkarak:

“Ben bu olayı çözmeyi üzerime alıyorum. Ama önce babanızla görüşmem gerek!" dedi.

Henry Janson, bu kararından ötürü üstada teşekkür etti.

Az sonra trenle Brooklyn’e hareket ettiler.

Samuel Janson, ünlü dedektifi çok nazik karşıladı

Gizli kasanın bulunduğu çalışma odasında koltuklara yerleştiler.

Nat Pinkerton hemen konuya girdi.

“Dinleyin Bay Janson!" dedi: “Oğlunuz bana her şeyi anlattı. Çalınan borç senetlerinden de bahsetti."

“Evet! O borçlar bir hayli para tutuyor!"

“Onların bir listesi var mı sizde? Bana karşı açık kartla oynamanızı rica edeceğim! Elbette hepsi sır olarak kalacak! Ağzımı açmayacağıma emin olabilirsiniz!"

“Biliyorum, Bay Pinkerton!"

Dolaptan kalın bir defter çıkararak sayfalarını çevirdi:

“Burada borç senedi imzalayan beş kişinin isimleri ve ödemek zorunda oldukları meblağ yazılı!"

“Dinliyorum!"

“Artur Wellman: Altı bin beş yüz dolar! Karşılığında tek bir senet imzalamış. John Redwell: Yedi bin dolar! Yedi senet imzalamış... Ben kendisine bu parayı taksit taksit vermiştim! Ralph Barcliff: Elli bin dolar! On beş senet imzalamış! William Spencer: Altı bin dolar! Tek bir senet!yle Michael Corpping: Kırk bin dolar! İki senet imzalamış!"

“Peki o zaman; Artur Wellman’dan başlayalım: Nasıl bir adam bu?"

“Sapına kadar namuslu bir adam! Brothers İlaç Firması’n da hukuk danışmanı. Şu sırada büyük bir miras davasıyla uğraşıyor; yüzde yüz kazanacak!. Bu dava için gerekli parayı ben verdim ona! Birkaç haftaya kadar dava karara bağlanacak, ben de parama kavuşacağım!”

“Peki o zaman, Bay Janson; şimdi Bay Wellman’a telefon edin, ona dün geceki soygun sırasında imzalamış olduğu borç senedinin çalındığını söyleyin! Ve kendisinden, size altı bin beş yüz dolar borcu olduğuna dair imzalı bir belge göndermesini isteyin!”

Samuel Janson, bu söyleneni yerine getirmek için yerinden kalktı. Odadaki telefon kabinine girerek bir süre konuştuktan sonra:

“Bay Wellman bana bu olanlardan ötürü çok üzgün olduğunu söyledi! İstediğim belgeyi hemen bugün gönderecekmiş!” dedi.

Üstat başını salladı:

“Devam edelim! John Redwell kim?”

“Kayınbiraderim... Çok çalışkan ve sözünün eri bir adam... Fabrika inşaatı için kendisine yedi bin dolar vermiştim! Kendisi bugün bana geldi; senet olsa da olmasa da paramı kesinlikle ödeyeceğini bildirdi!”

“Güzel! Bunu da geçelim! Sıra John Barcliff’te... Elli bin dolar almış! Kim bu adam?”

“Çok zengin bir adam. 18. Cadde’de kocaman bir villası var!”

“O kadar zenginse niye sizden ödünç para aldı?”

“Parasını hep işletir! Özellikle ipotekli mal almaya bayılır! Hovardalıkta da üstüne yoktur; tabii bu iş için de para lazım! Hep bana gelip borç para aldı. Ben de ona bölük pörçük elli bin dolar verdim bugüne kadar... Merhum pederi benim çok iyi bir dostumdu; bu yüzden Barcliff’e güveniyorum!” “Ne iş yapıyor kendisi?”

“Hazırdan yiyor! Keyif çatıyor!”

“Lütfen ona da telefon edin ve yeni bir borç senedi isteyin!”

Janson telefon kabinine girdi; söylenen her sözcüğü Pinkerton da duysun diye kapısını açık bıraktı:

“Ben Samuel Janson! Bay Barcliff’le konuşabilir miyim? Nasıl? Haa, orada yok mu?Ne zaman çıktı seyahate?Dün akşam... Glassboro’ya mı gitti? Haa, eğlenceye katılmak üzere... Orada nerede kalıyor? Terminal Oteli’nde mi? Tamam! Çok sağ olun!”

Janson kabinden çıktı:

“Siz de duydunuz: Bay Barcliff şu anda Brooklyn’de değil! Dün akşam bir geziye çıkmış!”

“Glassboro’ya... Terminal Oteli’ndeymiş... Duydum! Gelelim, öbürüne: Kim bu William Spencer?”

“O da çok namuslu ve çalışkan bir adam... İşini büyültmesi için kendisine altı bin dolar vermiştim!”

“Telefonu var mı?”

“Sanırım!”

“O zaman ona da sorun, lütfen!”

Janson isteneni yaptı. İşadamı borcunu kabullendi. Samuel Janson’un inşaatçı dostu da aynı şekilde davranarak yeni senet imzalayacağını bildirdi.

Pinkerton:

“Geriye sadece Ralph Barcliff kaldı!” dedi.

“Rica ederim, Bay Pinkerton! O adam sapına kadar bir centilmen! Herkes tanıyor onu; çok iyi isim yapmış biri!” Dedektif telefon başına geçerken:

“Olsun! Onu da yoklamam gerek! Bir dakika!” diyerek kendi bürosunu aradı. Ve yardımcısı Bob Ruhland’a şu talimatı verdi:

“Ralph Barcliff diye biri hakkında bilgi istiyorum. Nasıl yaşamış? Ne işle meşgul? Kendisinin Brooklyn’de 18. Cadde’de büyün bir villası varmış! En geç bir saate kadar Bay Janson’un Brooklyn, Winthrop Caddesi 16 numaradaki evine haber gönder!”

“Baş üstüne, üstadım!”

Dedektif telefonu yerine koyarak odaya döndü.

'“Ama Bay Pinkerton! Bir saat içinde bu bilgiye nasıl ulaşabilirsiniz?” diyen Samuel Janson şaşkınlığını gizleyemedi.

“Benim adamlarım işini bilir! Ama şimdi başka şeylerden bahsedelim!”

Birlikte oturdular. Tabii ki cinayeti konuştular.

Pinkerton, tefecinin gerçekten namuslu ve mantıklı biri olduğunu saptamakta zorluk çekmedi. Adam, karısını dünyada her şeyden daha fazla sevmişti!

Açık konuştular. Aralarında bir samimiyet oluşuverdi. Baba oğul, dedektife çok yakınlık gösterdi.

Aradan bir saat geçti.

Kapı çalındı.

Uşak, Bay Bob Ruhland’ın geldiğini haber verdi. Pinkerton’un yardımcısı hemen içeri alındı. Selamlaşma faslı bittikten sonra genç dedektif anlatmaya başladı:

“Ralph Barcliff kırk yaşında! Babası sekiz yıl önce ölmüş ve ardında büyük bir servet bırakmış. Ancak oğlu, bu serveti kısa bir zamanda çarçur etmiş! Adam hovardanın teki! 18. Cadde’deki villanın dışında beş parası yok!”

Samuel Janson sapsarı kesildi. Yerinden fırladı:

“Ama bu... imkansız bir şey! Olamaz! Onun ipotekli bir sürü malı mülkü var! Piyasada iyi isim yapmış biri o!”

“Onu iyi tanımayanlar arasında iyi isim yapmış olabilir belki!” diye açıkladı Bob: “Ben ama en güvenilir kaynaklardan bilgi topladım. Aslında onu yakından tanıyanlar bile durumunun ne kadar sarsılmış olduğunu bilmiyor.”

Janson allak bullak olmuştu! Başını iki yana sallayarak odanın içinde dolaşmaya başladı. Eski bir dostunun oğlunun bu denli bir batağa saplanışına aklı ermiyordu.

“O zaman beni de aldattı!” dedi: “Ben de ondan ipotek karşılığı çok mal almıştım!”

“O, çok kimseyi aldattı!”

“Yok canım! Beni aldatmış olamaz! Hiç sanmam! Ralph Barcliff böyle bir şey yapmaz!”

Pinkerton omuz silkti.

“Bu adamı yakın takibe almamda sizce bir mahzur yok, değil mi? Polisin ilgisini çekecek cinsten biri çünkü!"

Sonra yardımcısına döndü:

“Barcliff hakkında başka ne biliyorsun?"

“Dün akşam villasını terk etti; sekiz günlüğüne Glassboro ’ya gidecekmiş! Orada, göl kenarındaki çiftlik evinde biraz dinlenecekmiş!"

“Haa, orayı biliyorum! Tamam, Bob!"

Genç dedektif yanlarından ayrıldı.

Samuel Janson'la oğlu bakıştılar. Henry de Barcliff’i tanıyordu ama şöyle böyle! Yine de onun kötü bir adam olabileceğini aklından bile geçirmemişti.

“Demin size Bay Barcliff’in Glassboro’daki Terminal Oteli’nde kaldığını söylediler, değil mi?"

“Evet! Anlaşılan her defasında orada kalıyor; mektuplarını falan hep oraya göndertiyor."

“Pekala! Belki telefonla ona ulaşabilirim. Şu adamla sizin ağzınızdan konuşmak istiyorum."

Pinkerton telefonla Terminal Oteli’ni aradı. On beş dakika sonra bağlantı kuruldu.

“Kiminle konuşuyorum?"

“Burası Terminal Oteli."

“Bay Ralph Barcliff’le konuşabilir miyim?"

Janson’la oğlu bakıştılar. Dedektif, Samuel’in sesini öylesine taklit etmişti ki!

Glassboro’dan cevap geldi:

“Kiminle konuşuyorum?"

“Ben Samuel Janson; Brooklyn’den arıyorum."

“Bir dakika! Bay Barcliff şu anda bilardo salonunda."

“Peki! Haber verin ona; kendisiyle hemen görüşmek istiyorum!"

Aradan bir dakika geçti. Kulağa hiç de hoş gelmeyen bir ses geldi:

“Ben Ralph Barcliff! Bay Janson... siz misiniz?"

“Evet, benim! Merhaba, Bay Barcliff! Başıma gelen felaketi işittiniz mi?"

“Felaket mi? Ne felaketi?.. Haberim yok!"

“Dün gece karımı öldürdüler. Katil odamdaki kasayı kırıp içinde ne varsa alıp götürmüş!”

“Vah vah! Korkunç bir şey! Başınız sağ olsun, Bay Janson! Gerçekten üzücü bir şey! Katil bulundu mu?"

“Ondan hiçbir iz yok! Ben size şunun için telefon ediyorum: Bana imzaladığınız elli bin dolarlık borç senedini de katil alıp gitmiş! Sizden ricam, bana en kısa zamanda elli bin dolar borçlu olduğunuza dair bir belge imzalayıp gönderiver!n! ”

“Bu da nereden çıktı, Bay Janson? Olmayan bir borçtan nasıl bahsedersiniz telefonla?"

“Heyecanımı mazur görün, Bay Barcliff! Kafam allak bullak! Ama siz bana o şeyi gönderirsiniz herhalde?"

“Hangi şeyi? Benim size tek kuruş borcum yok! Ben onu daha önce ödemiştim; siz de senedi yırtmıştınız!"

“Bu doğru değil! Nasıl böyle bir şey söylersiniz? Bay Barcliff, siz bunu gayet iyi biliyorsunuz!" diye aynen Janson'un heyecanlı ve boğuk bir sesiyle haykırdı.

“Samuel Janson! Münasebetsizlik etme! Sana elli bin dolar borçlu olduğumu sanıyorsan, dava et beni! Bakalım elinde kanıt var mı?”

“Ama bu...”

Pinkerton sözünü bitiremedi. Karşı taraf telefonu kapatmıştı.

Dedektif de telefonu yerine koyarak Janson’la oğluna yaklaştı:

“Tam düşündüğüm gibi!" dedi sertçe: “Bu Ralph Barcliff namussuzun teki! Bu herifi deliğe tıkmalı! Ben hemen Glassboro’ya gidiyorum!"

“Ne oldu ki?" diye baba oğul bir ağızdan haykırdı.

“Ralph Barcliff size elli bin dolar borçlu olduğunu inkar ediyor. Söylediğine bakılırsa, onu size ödemiş. Siz de senedi yırtmışsınız! Hala ısrar ediyorsanız, onu dava edebilirmişsiniz. Bakalım elinizde geçerli bir kanıt var mıymış?!"

Samel Janson o kadar şaşırdı ki, dili tutuldu sanki. Sonra ağzını açtı:

“Vay canına! Bu hiç aklıma gelmezdi! Bu kadar da alçaklık olur mu? Yine de karımı onun öldürmüş olabileceğine inanamıyorum!"

“Belki de bu iş için adam tuttu? Ne olursa olsun, ben şimdi Glassboro’ya gidiyorum! O herifi yakalayıp getireceğim!”

Dedektif, baba oğulla vedalaştıktan sonra çıkıp gitti.

3. Bölüm

Bir görüşme

Glassboro, yazın ve sonbahar turistlerin hep ziyaret ettiği hoş bir yöreydi. Orada bir prevantoryumdan başka pek çok pansiyon ve otel de bulunmaktaydı. Bunlardan en ünlüsü Terminal Oteli’ydi.

Nat Pinkerton şehre gelir gelmez bilgi toplamaya başladı. Bu arada kıyafetini de değiştirmişti. Şimdi top sakallıydı; gözlük takmıştı; kamburunu çıkararak yürüyordu. Tam bir yahudiye benziyordu.

Glassboro yakınında, üzerinde vapurların seyrettiği oldukça büyük ve güzel bir göl vardı. Güzel havalarda burası kayıktan ve yelkenliden geçilmezdi.

Bu göl kenarında Ralph Barcliff’in çiftlik evi bulunuyordu; bahçesi tamamen bakımsızdı. Bu yüzden Barcliff, dedektifin öğrendiğine göre hep otelde kalmayı yeğliyordu.

Çiftlik evine yıllardan beri tek bir çivi bile çakılmamıştı; bakımsızlıktan ve olumsuz hava koşullarının da etkisiyle bu ev çok yıpranmıştı.

Bazı yerlerde damı çökmüş ve kiremitler yosun tutmuştu. Panjurlar hep çürümüştü; bazıları aşağı sarkmıştı. Rüzgar duvar aralıklarından ve çatlaklarından öylesine üflüyordu ki... Evin içi de dökülüyordu!

Eve yaşlı bir zenci bakmaktaydı. Kendisi yıllardan beri Barcliff’in hizmetindeydi ve bahçedeki yıkık bir kulübede kalıyordu.

Dedektif, evin sahile kadar uzanan bahçesine daldı. Sahilde bir iskele vardı; Ralph Barcliff’in motoru hep burada bağlıydı. Barcliff, motorla dolaşmaya bayılıyordu...

Tüm bu bilgileri elde eden Pinkerton, adamın Glassboro’da çok zengin bir adam olarak tanındığını ve hep Terminal Oteli’nde kaldığını da öğrendi. Odasının penceresinden bakıldığında bütün göl ayakaltındaydı.

Dedektif terasta bir koltuğa kuruldu ve bir şişe şarap ısmarladı. Garsona da Ralph Barcliff’i sordu.

“Beyefendi yarım saat önce göle açıldı! Kendi motoru var ya..”

“Motor buradan görülüyor mu?”

“Tabii! Şu sol tarafta, açıkta bir yelkenli var ya? Bay Barcliff orada işte!”

Pinkerton dürbününü çıkarıp baktı. Adamın yüzünü, gözlerinin önüne kadar yakınlaştırdı.

Barcliff çok şık beyaz bir elbise giymişti. Sinekkaydı tıraş olmuştu. Yaşlı görünüyordu. Kafası da dazlaktı.

“Yakında döner mi?”

“Evet! Onun motor gezintileri pek uzun sürmez.”

Otelin önündeki sahile bir motor bağlanmıştı. Pinkerton ’un ister istemez aklına Barcliff’in, takip edildiğini hissettiği anda deniz yoluyla kaçacağı geliverdi. O zaman onun peşine takılmak için dedektifin böyle bir motora gereksinimi olacaktı

“Şu motor kime ait?” diye sordu garsona: “Barcliff’in mi yoksa?”

“Hayır! Bu çok yeni bir motor. William Petterson adındaki bir milyonere ait!”

“Bay Petterson demek? Bu centilmen nerede şimdi?”

“Odasında!”

“Kendisini iyi tanırım! Gidip bir ziyaret edeyim. Hangi numarada?”

“İkinci kat, 28 numara! Ama şu anda uykudadır!” diyen garson, dedektife biraz kuşkuyla baktı. Herhalde böyle bir Yahudi ’nin, milyonerin dostu olabileceğine inanmamıştı. Ama bu bir gerçekti! Pinkerton, Petterson’un dostuydu aslında; çoğu kez onun verdiği akşam yemeklerine katılmıştı.

Üstat, şarabı bir yana bırakarak otele daldı; ikinci kata çıktı.

28 numaralı daire cumbalıydı; yatak odasından başka giyinme odası ve banyosu da vardı. Çok lüks döşenmişti.

Üstat kapıyı çaldı, sonra da açtı.

Bay Petterson bir şezlonga uzanmış, istirahat etmekteydi; uzun boylu ve top sakallı bir adamdı. Kapının eşiğinde bekleyen dedektife merakla baktı:

“Ne istiyorsunuz?” diye sordu: “Niye böyle habersiz geliyorsunuz?”

Yeni gelen dikilerek kambur görünüşünü normale dönüştürdü, sonra normal bir sesle:

“Merhaba, Bay Petterson!” dedi: “Yanınıza gelebilmek için kıyafet değiştirmek zorunda kaldım!”

Petterson’un şaşkınlığı yüzünden okunuyordu. “Yanılmıyorsam, karşımdaki aziz dostum Bay Pinkerton; öyle değil mi?”

“Şşşt!” dedi dedektif: “Yavaş konuş, dostum! Burada olduğumu kimse bilmesin; sen hariç tabii!”

Petterson, dedektifin elini içtenlikle sıktı:

“Seni gördüğüme sevindim! Herhalde yine bir düzenbazın peşindesin?”

“Bu seferki hem soyguncu, hem hırsız, hem de katil!” “Yani onu burada, Glassboro’da mı tutuklayacaksın?” “Evet.”

“Çok ilginç! Sana yardımcı olabilir miyim?”

“Tabii! Zaten bu yüzden geldim buraya! Aşağıdaki motor senin mi?”

“Evet! Çok şahane bir şey! Yeni satın aldım. Çok süratli!” “Güzel! Dinle şimdi: Peşine düştüğüm adamın motorla kaçma olasılığı var. Gerekirse senin motorunu kullanabilir miyim?”

“Tabii ki!”

“Ama harekete hazır olmalı!”

“Ben o işi ayarlarım. Bir uşak gönderip motoru harekete hazır bekletirim.”

“İyi! Şu anda gerek yok ama, bir saat sonra belki...” “Tamam! Bayağı merak ediyorum, bakalım neler olacak?” “Bu kovalamaca ille de su üstünde olacak değil! Ama ben her olasılığı hesaba katmak istiyorum da!”

“Anlıyorum! Bu konuda ne kadar pimpirik olduğunu biliyorum. İnşallah başarırsın!”

“Tamam! Hadi eyvallah! Sakın kimseye bir şey söyleme!” “Hiç merak etme! Ben motoru hazırlatırım!”

Pinkerton oradan ayrıldı ve yine terasa indi. Masasına oturduğunda Ralph Barcliff, sahile yanaşmaktaydı. Motordan atladıktan sonra terasa giden merdivenlerden çıktı. Pinkerton’un yanındaki masaya oturdu ve garsona bir fincan kahve ısmarladı.

Garson kahveyi getirip ayrıldıktan sonra Pinkerton adamın masasına yaklaşarak onu nazikçe selamladı.

Barcliff ona şaşırarak baktı:

“Ne istiyorsunuz?” diye kabaca sordu.

“Özür dilerim, adım Johnny Mayland... Brooklyn’deki Samuel Janson tarafından geliyorum!”

Barcliff’in suratında alaylı bir gülümseme dolaştı.

“Bu adam benden ne istiyor hala? Telefonda kendisine söyledim, kapik borcum yok diye! Bunamaya başladı galiba? Ben ona borcumu ödedim, senedi de onun gözünün önünde yırttım!”

“Ama...”

“Aması mamamsı yok! Bu mesele kapanmıştır! Brooklyn’e geri dönün; Janson’a söyleyin, isterse beni mahkemeye versin!”

“Pekala!” dedi Pinkerton garip bir sesle: “Bakalım kim haklı çıkacak!"

Masasına döndü, içkisini bitirdi, sonra da hesabı ödedi. Kalkıp giderken Ralph Barcliff ona alaylı alaylı bakmaktaydı.

4. Bölüm

Önemli bir buluş

Pinkerton otelden ayrıldıktan sonra istasyona yollandı. Ama Barcliff’in görüş alanından çıkar çıkmaz, adamın şehir dışındaki çiftlik evine gitti. Bahçeyi çeviren çit çiçeklerinin üstünden sıçradı. Bir fundalığın arkasına gizlenerek kıyafet değiştirdi. Takma sakalını, perukasını ve gözlüğünü çıkardı. Normal kimliğine büründü.

Sonra evin giriş kapısını zorladı. Yumrukladı. Bir süre sonra içerden ayak sesleri duyuldu. Ve kuşkulu bir ses:

“Kim o?" diye sordu.

“Benim. Bay Barcliff'in yanından geliyorum. Size önemli bir haber getirdim. Kapıyı açın!"

“Ne haberiymiş bu?"

“Buradan söyleyemem! Bay Barcliff tehlike içinde... Size onun talimatını bildirmek istiyorum."

“Ama açamam! Buna iznim yok! Niye tehlike içinde olsun ki?"

Dedektif bir yandan adamla konuşurken öte yandan, cebinden çıkardığı bir maymuncukla kilidi kurcaladı.

“Yani kapıyı açmayacak mısınız?”

“Hayır! Önce emin olmam gerek! Kulağımı kilide dayayacağım; ne diyecekseniz fısıldayın!"

“Saçma!" dedi Pinkerton sakin sakin. O anda kilit açıldı. Dedektif kapıya yüklendi.

Kapının öbür yanındaki yaşlı zenci, içeriye bir adamın daldığını görünce geriye kaykıldı. Gözleri dört açıldı. İlk korkusu geçer geçmez elleriyle karşısındakini itmeye çalıştı.

Pinkerton kapıyı açtı; çok sıradan döşenmiş odaya girerken zenciyi kolundan yakaladı:

“Gel bakalım şuraya! Sana soracaklarım var!"

Zenci titredi. Dedektifin bu ani saldırısı onu korkutmuştu.

“Söyleyecek bir şeyim yok! Ne istiyorsunuz ki?"

“Fazla uzatma be adam! Ben dedektifim! Adım Nat Pinkerton!"

Adamın suratı allak bullak oldu. Dedektif, böyle korkan birini şimdiye kadar hiç görmemişti.

Zenci, onu çok iyi tanıyordu anlaşılan; kendisi için artık kurtuluş umudu kalmadığını anlamış gibiydi.

Korkulu bakışları bir an için köşede duran demir sobaya takıldı. Bu, dedektifin gözünden kaçmadı.

Aklına bir şey geldi.

“Yalan söylemeye kalkışma! İnat da etme! Bunun sana hiçbir yararı olmaz! Dinle bak! Barcliff’in ne haltlar işlediğini biliyorum ben! Bay Janson’un borç senedini çaldıktan sonra karısını öldürdü!"

Zenci, sandalyesine yığıldı. Korkudan eli ayağı tutmaz olmuştu.

“Sen de biliyorsun bunu!" dedi üstat.

“Hiç... hiçbir şey bilmiyorum ben! Bay Barcliff böyle bir şey yapmaz!" diye direndi zenci.

“Bildiklerini hemen itiraf etsen hakkında hayırlı olur! Yoksa cezalandırılırsın! Ona göre!.. Sen de bu işin içinde miydin?! Barcliff eve girerken sen nöbet mi tuttun? Yoksa cinayeti sen mi işledin?"

Zencinin dişleri sıtmaya yakalanmışçasına takır takır birbirine vurmaya başladı.

“Hayır, hayır, hayır!" diye inledi.

“Çalınan borç senetleri nerede?"

Zencinin bakışları bu kez de demir sobaya yöneldi.

Pinkerton sordu:

“Sobada değil mi?! Hepsi yakıldı mı yoksa? Hadi söyle!"

Zencinin kabarık dudakları arasından öfkeli bir uluma yükseldi. Derken cebinden uzun bir bıçak çekerek dedektife saldırdı.

Pinkerton böyle bir şeyi bekliyordu.

Hemen sol eliyle adamın bıçaklı sağ elini yakaladı ve suratına müthiş bir sağ yumruk yapıştırdı. Zenci arkaya doğru sallandı ve yere yığıldı. Bıçak elinden düştü; Pinkerton hemen onu aldı. Sonra da tabancasını çekerek sakin bir sesle:

“Bana bak, serseri! Bir daha saldıracak olursan kurşunu yersin! Şimdi otur şu sandalyeye ve sakın kıpırdayayım deme! Gözüm üzerinde, ona göre!”

Zenci, nefret dolu bakışlarını dedektife çevirdi, ama yine de onun isteğini yerine getirdi. Sızlanarak sandalyeye oturdu; elleriyle acıyan başını sıvazladı.

Nat Pinkerton demir sobaya yaklaşarak kapağını açtı. İçersi yanmış kağıt doluydu; bunlardan bir kısmı alazlanmıştı.

Üstat bunlardan birini dikkatle çekip çıkardı. Tek tük kelime okunabiliyordu; ama bunun yanmış bir borç senedi olduğundan hiç kuşkusu yoktu!

Bir başka kağıtta dedektif, imzayı okuyabildi: Ralph Barcliff.

“Tamam o zaman! Borç senetleri bu sobada yakılmış! Ama yine de kenarından köşesinden okunuyor. Sizler hapı yuttunuz, serseriler! Sanırım burada yeterince ipucu ele geçireceğim.”

Yine elini sobaya daldırdı.

Tam bu sırada beklenmedik bir şey oldu. O zamana kadar korkudan titreyerek sandalyesinde oturan zenci, birden yerinden fırladı.

Yıldırım hızıyla kapıya yöneldi, onu açıp dışarı çıktı. Ardından da kapıyı çekip kapadı.

Dedektif onun evden çıktığını anladı.

Ama hiç istifini bozmadı. Hemen pencereyi açıp dışarıya sıçradı.

Parka daldı. Sonra ana caddeye çıktı. Elli metre ötede zenci, şehre doğru gitmekteydi.

Efendisine bu kadar sadıktı demek! Kendi hayatını hiçe saymıştı! Niyeti, Ralph Barcliff’i uyanık ve kurtarmaktı.

Birden ok gibi fırlayıp koşmaya başladı.

Pinkerton da aynı hızla peşinden...

5. Bölüm

Göldeki düello

Nat Pinkerton, zencinin bu kadar hızlı koşabildiğine hayret etti. İlk dakikalarda ona yetişmek istemedi.

Daha sonra arayı kapadı. Zenci de yorulmuşa benziyordu.

Terminal Oteli’ne yaklaşmaya başladılar. Müşteriler terası doldurmuştu. Koşan zenciyle onu takip eden beyaz adamı görünce meraklandılar.

Her kafadan bir ses çıkıyor, herkes koşmakta olan iki adamı işaret ediyordu.

Ralph Barcliff hala masasında oturmuş, kahvesini yudumlarken gazetesine dalmıştı. Bağırışları duyunca başını kaldırıp baktı.

Zenciyi tanıdı. Hemen yerinden fırladı.

Tehlikenin yaklaşmakta olduğunu hissetti. Zenciyi takip eden adamı görünce yüzü mosmor kesildi.

Terasın korkuluklarını koşarak sıtma görmemiş bir sesle:

“Billy Billy! Buraya gel!” diye bağırdı: “Ne oldu?”

Efendisinin sesini duyan zenci birkaç adım daha attıktan sonra durdu; iki elini ağzına götürerek heyecanla haykırdı:

“Bay Barcliff! Nat Pinkerton geliyor!”

Ve peşinden geleni işaret etti; aralarındaki mesafe iyice kısalmıştı.

Barcliff her şeyi anladı. Kendisini tehdit eden tehlikenin farkındaydı; Pinkerton’un eline düşerse hapı yuttu demekti!

Barcliff birkaç saniye olduğu yerde sallandı. Etrafına bakındı. Başı döner gibi oldu.

Herkes ona bakıyordu.

Herkes ondan şüpheleniyordu.

Barcliff’in gözü o anda gölden başka bir şey görmedi. Az ötede motoru duruyordu. Kafasında bir şimşek çaktı:

“Kaçanın anası ağlamaz!” diye düşündü.

Meraklılara aldırış etmeden terasın merdivenlerinden bir koşu aşağı indi ve iskeleye koştu.

Kimseyle çatışmadan motoruna atladı; hemen çalıştırdı ve suları yararak sahilden açıldı.

Bu arada Nat Pinkerton, zenciye yetişti. Adamın gücü tükenmişti, koşacak hali kalmamıştı.

Dedektif onu yakaladı. Kısa bir boğuşmadan sonra ellerine kelepçeyi geçiriverdi.

Adam doğrulmaya çalıştıysa da, ayaklarına da geçirilen kelepçe nedeniyle ancak ufak adımlar atabildi.

Herkes onların bulunduğu yere geldi.

O anda Nat Pinkerton, dostu Petterson’dan motorunu kullanma izni aldığına bir kez daha sevindi. Çünkü zencinin işini bitirmişti ki, Barcliff’in yelkenliyle uzaklaştığını gördü.

Hemen hızlı adımlarla Petterson’un motorunun bağlı olduğu iskeleye yürüdü. Teknede bir uşak vardı; dedektifin geldiğini görünce motoru çalıştırdı, sonra kendisi karaya çıktı.

Pinkerton tekneye atladığı gibi gazladı.

Son hızla gitmeye başlaması hiç de uzun sürmedi. Köpüklü dalgalar arasında profesyonel bir sürücü gibi yol alıyordu.

Sahilde yüzlerce kişi bu heyecanlı kovalamacayı seyrediyordu.

Ralph Barcliff, dedektifin peşinden geldiğini görünce müthiş bir korkuya kapıldı.

Çünkü birkaç gün önce tanıştığı Petterson’dan onun yeni motorunun ne kadar güçlü olduğunu öğrenmişti.

Yine de kaçmaya çalıştı. Bazen ani dönüşler yapıyor, bazen de daireler çiziyordu.

Ancak Pinkerton, tüm bu numaralan yutmadan gitgide yaklaşmaktaydı. Bir ara haykırdı:

“Teslim ol, Ralph Barcliff! Nasılsa kaybettin!”

Beriki alaylı bir kahkaha attı:

“Asla! Boş yere ümitlenme!”

Şimdi Barcliff’in yelkenlisi dümdüz yol almaktaydı. Hemen arkasından da dedektif yaklaşıyordu. Onun motoru daha hızlıydı; bu kesindi!

Barcliff diş gıcırdattı.

Birden kararını verdi. Kaçamayacağına göre boğuşacaktı!

Ani bir hareketle direksiyonu kırdı; teknesi, köpükler saçarak dedektifinkini sıyırarak geçti. Sonra bir dönüş yaparak Pinkerton’un üzerine bindirmek üzere gazladı.

Suda düello başlamıştı!

Üstat, rakibinin niyetini hemen anladı; başını kıstı; sol eliyle direksiyonu kullanırken sağ eliyle tabancasını çekerek bekledi.

“Canın cehenneme, Nat Pinkerton!” diye haykırdı Barcliff.

Bir silah sesi duyuldu; adam ateş etmişti. Kurşun, dedektifin başının üstünden geçti.

Pinkerton ateş etmedi. Bu durumda doğru dürüst nişan alamayacağını biliyordu.

Yine karşılıklı tokuşur gibi oldular. Silahlar patladı. Bu kez üstat da ateş etmişti. Bu atışlardan birinde katil, yanağından yaralandı.

Birbirlerinden tam ayrılmışken yeniden üç yüz altmış derecelik bir dönüş yaparak tam hızla birbirlerinin üzerine geldiler.

Pinkerton bu kez başka bir şey yaptı. Rakibine yandan çarpacaktı!

Tüm dikkatini bu plana verdi. Bu arada kör bir kurşuna kurban gitmemeliydi tabii.

Yine karşılıklı çatıştılar. Bu kez aralarındaki mesafe sadece birkaç metreydi.

O anda üstat, çok ani bir dönüş yaparak teknesinin burnuyla öbür motorun bordosuna müthiş bir darbe indirdi. Bir çatırtıdır koptu.

Barcliff’in yelkenlisi tamamen yarılarak yana yattı. Katil ne yapacağını bilemedi; çünkü böyle bir şeyi düşünmemişti. Yine de çılgınca haykırarak yol almaya çalıştı. Niyeti, Pinkerton ’un motoruna sıçrayarak yakın dövüşe girmekti. Nitekim öyle yaptı. Kanlanmış suratı korkunç bir görüntü sergiliyordu.

Körü körüne saldırdı; ancak bu, kavganın kısa süre içinde son bulmasına neden oldu; çünkü dedektif tüm soğukkanlılığını toplamıştı.

Pinkerton’un yumruğu, Barcliff’in çenesine balyoz gibi indi. Adam, çuval gibi yere yığıldı.

Dedektif önce motoru durdurdu ve baygın yatan Ralph Barcliff’i sımsıkı bağladı.

Ve sahile doğru yol almaya başladı. Katilin teknesi hurdaya dönüşmüştü.

Sahilden bir sürü sandal ve kayık onlara doğru gelmeye başladı. Bazılarının içinde polis de vardı.

Bu çatışmayı terasından izleyen William Petterson, hemen polise haber vererek kendi motorundaki kişinin ünlü Dedektif Nat Pinkerton olduğunu söylemişti.

Üstadın yardımına koşmak polis için bir şerefti!

Bu arada zenci uşak tutuklanarak hapse atıldı. Yakalanırken hiç direniş göstermedi. Gösteremezdi de zaten; çünkü Pinkerton onu adamakıllı bağlamıştı. Bu yüzden polise fazla iş düşmedi.

Dedektif, katili karaya çıkardı.

Herkes onu alkışlarla karşıladı. Petterson, elini sıkarak üstadı tebrik etti.

Bu arada Ralph Barcliff ayıldı. Kan çanağına dönmüş gözlerle rakibine baktı. Ama söyleyecek bir şey bulamadı. Çünkü artık kurtuluş yoktu. Kaybetmişti!

Kendisini Glassboro Hapishanesi’ne götürdüler. Oradan da Zenciyle birlikte Brooklyn’e sevk edildi; çünkü cinayeti orada işlemişti.

Uzun süren bir sorgulamadan sonra sefil herif suçunu itiraf etti:

Bir zamanların çok zengin adamı, iflasın eşiğine gelmişti; piyasadaki saygınlığını neredeyse kaybedecekti. Bu yüzden tüm borçlarını başka bir yoldan ödemeye karar verdi. Önce Samuel Janson ’a imzaladığı borç senedini çalacaktı!

Onun evine sık sık girip çıktığı için, evrakını yatak odasındaki kasada sakladığını biliyordu.

Samuel Janson’un yolculuğa çıktığı ve oğlunun da aynı zamanda New York’ta bulunduğu bir gün, daha doğrusu bir gece, planını gerçekleştirmeye karar verdi.

Herkesi ayağa kaldırmasın diye önce Sara Janson’u hançerleyecekti!

Daha önce dış kapının kilidinin ölçüsünü almış ve ona göre anahtar yaptırmıştı. Böylece o gece eve girmesi hiç de zor olmadı. Zenci uşağı Billy, kapıda nöbet tutmaktaydı.

Ralph Barcliff hiç gürültü etmeden yatak odasına girdi ve uyumakta olan Sara Janson ’u hiç acımadan hançerledi. Sonra kasayı kırıp açtı; içinde bulduğu tüm senetlerle parayı alıp kaçtı. Meğerse kasada daha fazla para bulacağını ummuş!!! Bunu söylerken pis pis sırıtıyordu...

Katil ölüme mahkûm edildi. Adalet yerini bulmuştu.

Kararı öğrendiği gün Barcliff, hücresinde kendini astı.

Zenci Billy, ömür boyu hapse mahkûm oldu.

Böylece Samuel Janson’un isteği yerine geldi. Karısının intikamı alınmıştı.

Ondan sonra hep ‘Üstadın en yakın dostu’ olarak kaldı.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült