Hikaye

 

 

Hırsız Şehzade

Azeri Halk Öyküsü


Badi badi giriftar, hamam hamam içinde, kalbur zaman içinde, deve tellallık eder, köhne hamam içinde, karınca tekme attı, devenin kıçına battı, hamamcının tası yok, baltacının baltası yok, orada bir tazı gördüm, onun da kuyruğu yok. Ömrümde çok çileaşı yemişem, heç böyle yalan dememişem.

Günlerin bir gününde, Muhammed’in dininde, kör imamın belinde, bir vardı, bir yoktu, Allah’tan başka kimse yoktu. Bir şehrin bir padişahı vardı. Bu padişah hem padişahlık ediyor, hem de ticaretle uğraşıyordu. Padişah gene tüccar kıyafetini giymiş, develere öteyi beriyi yüklemiş gidiyordu. Bir nice gün yol gittikten sonra bir çöle düştü. Gözüne inceden inceye süzülüp gelen bir ışık takıldı. Bu çölün ortasında bu ışıkta neyin nesi diye meraka kapıldı.

Yoldaşlarına dönerek: “Ben gidip göreyim, bakayım bu ışık da ne” dedi.

Ne başınızı ağrıdayım, padişah ışığa taraf gitti ki, çölün ortasında bir ev vardı. Işık da burdan geliyordu. Kapıyı dövdü, bir koca kişi kapıyı açtı, onu içeri buyur etti. Padişah içeri girince ne görsün? Amanın, bir dünya güzeli evi ışıl ışıl ışıldatmıyor mu! Yoksa evde bir şeyin yandığı ne yoktu. Padişahın aklı başından gitti. Padişahlığını neyi unuttu.

“Men tacirim. Bu kızı bana verin, yoksa deli olacağım. Onu görünce aklım başımdan gitti, dünya gözümde silindi” dedi.

Kızın dedesi, nenesi de :

“Bizim varımız, yoğumuz, gözümüzün akı-karası bu kızdır. Baktık kızımız çok güzel. Eninde sonunda elimizden alacaklar. Korktuk. Gelip bu çölün ortasında bir ev diktik. İşte burda yaşıyoruz. Az bulunca az, çok bulunca çok yiyoruz” dediler.

Padişah onların çok fakir olduğunu anlayınca fırsatı nimet bildi.

“Ayıbı yoktur, kızı bana verin, ben burda kalırım”.

Böyle çok konuştular, az işittiler, sonunda kızı tüccara verdiler.

Tüccar yoldaşlarının yanına döndü.

“Siz gidin, benim mallarım! da satın, dedi. “Dönüşte kendinize ne aldınızsa bana da alın. Siz gelene kadar, ben sizi burada gözleyeceğim”.

Böylece kervan gitti. Tacir padişah, kızın yanına geldi. Yavaş yavaş toy hazırlığını gördü. Derken toy edip kızı aldı.

Günler geçti, aylar geçti, bir altı aydan sonra kervan çıkıp geldi. Bu sırada hanım hamileydi. Padişah Hanımının yanma çokça para koyu* Gerekli tedariki gördü. Bir tane de pazubent vererek:

Eğer kızım olursa, everin gitsin. Yok eğer oğlum olursa bu pazubenti koluna bağla, gelip beni bulsun” dedi.

Padişah onlarla vedalaştı, yola düştü. Kervan konaklaya konaklaya şehre vardı. Kız erinin padişah olduğunu daha bilmiyordu. Padişah eski düzeni sürdüre dursun, size kızdan haber vereyim.

Aradan bir üç ay daha geçti. Hanım bir oğlan doğurdu. Oğlanda ne oğlan!

Oğlan büyümekte olsun, bir süre sonra kızın dedesi öldü. Kaldı kız nenesi ve oğluyla başbaşa. Derken aradan bir üçdört yıl daha geçti. Günün birinde kızın nenesi de hastalanıp öldü.

Gün geçti, ay geçti, yıllar geçti, oğlan gelip yedi yaşma çattı. Yedi yaşındaki oğlana dersin onbeş yaşında. Oğlan özünden büyük ondörtonbeş yaşlarındaki uşakları dövüyordu. Özü de molla yanında medresede okuyordu.

Bir gün gene oğlan bir uşakla kapıştı. Uşak ona: “Piç, babasından haberi yok köpekoğlu” deyince bu söz oğlana çok dokundu. Tez eve geldi. Duvardan hançeri alarak anasının üzerine yürüdü.

De, göreyim benim babam kimdir? Bana uşaklar piç, babasından haberi olmayan diyor”.

Anası oğlunu bu vaziyette görünce çok korktu. Özünü öldürecek sandı.

Oğul dedi’ “senin baban var. Özü de çok varlıklı bir tüccardır. O gittiğinde sen daha dünyaya gelmemiştin”.

‘ Babamdan bana ne kaldı”.

“Bir pazubent”.

Anası pazubenti oğluna verdi. Oğlan pazubenti koluna bağladı. Anasına, babasını aramaya çıkacağını söyledi. Elini öpmek istediğin de anası dedi ki:

“A bala, şimdi sen de gidiyorsun, daha ben burada ne diye kalayım. Ben de varım geleyim”.

Oğlan alttan giyinip üstten kuşandı. Üstten giyinip alttan kuşandı. Anası da yanına altından, neden aldı. Anaoğul yola düştüler. Az gittiler, uz gittiler, bir çeşme başında durup karınlarım doyurdular. Güzelce dinlendiler. Gene yola düşüp tepelerden yel gibi, derelerden sel gibi, badeyiserser gibi yol alıp bir dağın eteğinde bir mağarada konakladılar. Mağaranın ağzı çok küçük, içi de çok büyüktü. Onlar bu mağarada eyleştiler. Bu mağara şehirden biraz uzaktaydı. Rastlantıya bakın ki, bu şehir tacir padişahın şehriydi. Böylece anaoğul bu mağarada yaşamaya başladılar. Beşaltı gün keyiflerine baktılar. Bir gün anası oğluna:

“Oğul, böyle yiyip yatmaktan bir şey çıkmaz. Gel sana pul vereyim, git şehire biraz alışveriş yap” dedi.

Oğluna altmış para verip şehre yolladı. Oğlan şehre gitti ki, alışveriş ede. Pazarda bir inek gördü. Oğlan sahibine yanaşarak: “Emmi, bu ineği satıyor musun?” diye sordu.

Adam :

“He, satıyorum” dedi.

“Kaça?”

“Altmış para”.

Oğlan altmış parayı verdi. İneği yanma katarak şehirde dolanmaya başladı. İneği daha fiyatlı satmak istiyordu. Akşama kadar gezdirdi, bir müşteri bulamadı. Akşam hava kararırken güç bela ineği otuz paraya satabildi. Dönüp eve geldi.

Anası sordu:

“Oğul, ne kazandın?”

“Ana, otuz para zarar ettim. Benden tüccar olmaz. Gidip hırsızlık edeceğim”.

Anası korkusundan sesini çıkaramadı. Gece vakti oğlan giyindi, şehre indi. Gündüz gözüne kestirdiği bir kuyumcu dükkanının damına çıktı. Damı delip, içeri girdi. Olanı bir torbaya doldurdu. Ağamı Allah saklasın, düz mağaraya geldi. Anasına:

Ay ana, beşaltı ay ticaret yapsam, bu kadar para kazanmazdım. Görüyorsun iki saatte ne kadar kazandım”.

Sabah oldu. Oğlan güzelce giyinip kuşanıp şehre gezmeye gitti. Her yanda fısır fısır hırsızlıktan söz ediyorlardı.

Gece filanın dükkanına girmişler”. Şöyle böyle... “Bu şehirde hırsız ne yoktu. Şimdiye kadar da böyle bir olay olmamıştı Bu ne iştir”.

Akşam oldu, gözüne yandığım oğlan, gene sıkı sıkı sarındı, ağamı Allah saklasın şehire gitti. Damların üstünde dolaşıyordu ki, kulağına sesler geldi. Beşaltı adam oturmuş sohbet ediyorlardı. Oğlan o saat orada bir yere sindi, başladı söylenenlere kulak kabartmaya. Adamlar şöyle konuşuyorlardı: “Gelin sabah develere kıymetli mallar yükleyip çöle salalım. Deveciler bir yere gelende develeri başıboş bıraksınlar. Özleri de bir yere sinsinler. Hırsız kısmı aç gözlü ve tamahkar olurlar. O gelip develeri önüne katarak götürmeye kalkanda adamlar onları yakalarlar. Yoksa bu hırsızdan çekeceğimiz var”.

Oğlan demek öyle diyerek oradan ayrıldı, tez bir dükkan daha soyduktan sonra eve döndü. Anasına, “sabah beni erkenden uyandır” diyerek yattı. Sabah kalkınca sırtına eski püskü şeyler giyip bir de sakal taktı. Yanma bolca uyuşturucu maddeler de aldı. Kemikleri çıkmış bir eşeğe de binerek çöle taraf yollandı. Ahlaya oflaya develerin yanına geldi Onlar da içkinin başına oturmuşlar, yavaştan yavaştan içiyorlardı. Adamlar bu koca kişiyi görünce ona seslendiler:

“Emmi, gel sen de bize katıl”.

Oğlan bir ah çekerek :

Ah, ah, bir zamanlar ben de gençtim. Herkese şakilik ediyordum” diye söylendi.

Adamlar onu yanlarına çağırdı.

Böylece oğlan eşeği o tarafa yöneltti, başladı onlara şakilik etmeye. harabın makbulü soğuk içilendir. Koyalım bir testiye de serinlesin” diye akıl verdi.

Böyle de yaptılar. O da fırsatını bulup uyuşturucu şeyleri döktü şarabın içine. Aradan bir zaman geçtikten sonra:

“Yeter gayri, getirin şarabı” dedi.

Şarap geldi. Saki başladı kadehleri doldurmaya. Hepsini doldurduktan sonra:

“İşin zevki herkesin birden içmesinde. Ben biriki dediğimde hepiniz içmiş olmalısınız. Bulacaksınız o zaman tadını”.

Adamlar da bu sözlere kandılar. Uşak biriki deyince kadehleri diktiler başlarına. O saat hepsi bir kenara yığılıp kaldı. Oğlan sakalını bir kenara attı, elbisesini öte yana... Eşeği önüne kattı, devenin ipinden çeke çeke mağaraya getirdi, üstündekileri içeri yığdı. Devenin de başını kesti. Anasına da: “Kavur bas küpe” dedi.

Kadıncağız deveyi kavurup küpe bastı. Bunlar burda küpleri doldura dursunlar size devecilerden haber vereyim.

Deveciler, ayıldıklarında bir de ne görsünler. Amanın, ne deve var, ne koca saki! O saat parmaklarını dişlediler. Vay canına bu hırsızmış dediler.

Tabii haber tezden şehire de ulaştı. “Hırsız gelip kırk devecinin elinden deveyi de, mallan da aldı. Yandık kaldık elinden. Biz ne edeceğiz? Bu nasıl iştir? Bir hırsızla uğraşamıyoruz” diye yakınadursunlar onlar, iş işten çoktan geçmişti bir kere. Ne edek ne etmeyek diye gene düşünmeye başladılar. O yan, bu yan bir küp kansı buldular. Kan:Ben onu bulurum” dedi.

Bir sabah oğlan avlanmaya çıkmıştı. Anası mağarada bir başına kalmıştı. Küpe giren karı küpüne bindi, havalandı. Havada o tarafı, bu tarafı gezdi. Baktı, bir dağın eteğinde bir duman tütüyor. Oraya yanaştı, küpten indi. Yavaş yavaş mağaradan yana geldi. Kapıyı dövdü, oğlanın anası çıktı karşısına. Karı:

“Kadan alayım, gelinim, deve eti, deve eti diye başımın etini yiyor. Kurban olayım sana, sizde deve eti varsa, biraz ver de götüreyim gelinime”.

Avrat:

“Vay, karı nene, niye biraz, bir deve kavurmuşam. Gel içeri, ne kadar istiyorsan vereyim”.

Kan içeri girdi. Avrat bir kaba kavurma koydu, küpegiren karı doyuncaya kadar yedi. Sonra bir kabı da kavurma ile doldurup karı neneye verdi.

“Kan nene, götür bunu da gelinin yesin”.

Kan Allah razı olsun diyerek kabı koltuğuna vurdu, evden çıktı, gitmeye başladı. O sırada uşak avdan dönüyordu. Uzaktan evlerinden bir avrat çıktığını gördü. Tez eve girip anasından sordu:

“Ana, eve kim geldi?”

Anası :

“Bala, kimse gelmedi”.

Oğlan ısrar ederek :

“Ana, düzünü de. Yoksa bu saat seni öldürürüm”.

“Bala, bir kan nene gelmişti. Gelini deve eti, deve eti diye başının etini yiyormuş. Men de kavurma verdim, gitti”.

Oğlan tez evden çıktı. O anda da karı küpe bindi, küp havalandı. Oğlan başladı küpü takip etmeye. Küp uçtu, o gitti, küp uçtu o koştu peşinden. Kan şehrin kenar mahallelerinden birinin bir tarafında küpten indi. Oğlan tez bir köşeye sindi. Kan tam önünden geçerken yoluna çıktı.

“Kan nene ne var, ne yok?”

“Kadan alayım, hırsız bulmuşam. Bak bunlar deve eti. Padişaha gidiyorum ki, müjdemi alayım”.

“Annene dayan, ben de sana bir müjde vereyim”.

Oğlan bunlan dediği gibi hançerini çekerek karıyı cansız yere serdi. Kavurmayı yere saçtı, karının da bir kolunu kesip eve döndü. Anasına: “Ana, bir daha buraya adam koymazsın. Yoksa gelip seni de, beni de öldürürler. Biraz daha geç kalsaydım karı haberi yetiştirecek, ikimizi de öldüreceklerdi”.

Anası korkarak: “Daha kimsecikleri koymam” dedi.

Bunlar burada hayatlarını sürdüredursunlar, size padişahtan haber vereyim.

Padişaha, karının hırsızı bulduğunu, deve kavurmasını da getirdiğini, ne var ki, hırsız onu yaman takip ederek bir köşede öldürdüğünü yetiştirdiler.

Şehir halkı küplere biniyordu. Bir adamla başedememekten yakınıyorlar, böyle giderse kendilerinin şehri terketme zorunda kalacaklarından söz ediyorlardı.

O gün bu hava içinde geçti. Akşam gene padişahın dergahında toplanmış sohbet ediyorlardı,Uşak dadamda yerini almış, onları dinliyordu. Şöyle konuşuyorlardı: “Hırsız kısmı avrada düşkün olur. Gelin çölün ortasında bir çadır kuralım. Vezirin kızım da yanımıza alalım. Belle ki hırsız geldiğinde kız onu oyalasın,biz de gelip özünü öldürelim. Yoksa neyimiz var, neyimiz yok hepsini çalıpçırpıp kurutacak”.

Vezirin vanyoğu bir tek kızı vardı. Bu kız da oldukça güzeldi. Pehlivan gibi de yetiştirilmişti. Uşak, damda bunların hepsini işitti. Eve geldi, anasına: “Ana, sabah ne kadar uyursam uyuyayım, dokunmayasın bana” dedi ve yattı.

Gün ağardı. Gittiler, çölün ortasında bir çadır kurdular. Kızı da içinde oturtturdular. Oğlan da giyindi kuşandı. Ne yapıp, ne edip usuldan usuldan çadırdan yana geldi. Çadıra yanaştığında, kıza bir o taraftan, bir bu taraftan göz etti, sonra çadırın içine girdi. Başladı kızla ordan burdan söz etmeye. Kız bildi ki bu hırsızdı de o yan, de bu yan, kız uşağın koluna sıkı sıkıya sarıldı. Muhabbetten de geri kalmadılar. Diyordu ki: “Şimdi babam gelecek. Beraber gideriz. Sen benim erim olursun”.

Oğlan baktı ki, kız kolunu bırakmıyor.

“İyi, hoş, dedi. Lakin kolum çok ağrıdı. Biraz da öbür kolumdan tut”.

Kız razı oldu, öbür kolundan tuttu. Bir de gördü ki, oğlan kapının ağzında. Ama, kol elinde. Deme, oğlan karının kolunu kızın eline tutuşturmuştu.

Oğlan takkesini çıkararak :

“Hadi Allahaısmarladık. Hepiniz toplansanız gene beni tutamazsınız” diyerek tabana kuvvet verip döndü evlerine. Kız bir başını dövdü, bir dizini. İş işten geçmişti. O bu haldeyken padişah, vezir bir yığın adamla geldiler. Baktılar kız çadırda bir başına. Kız olanları anlattı. Vezir başını dövmeye başladı:

“Gözümün akı-karası bir tek kızım vardı, onun da evini yıktınız”.

Bunlar körpişman evlerine geldiler.

Gene akşam oldu. Bunlar gene padişahın dergahında toplandılar, başladılar bir hal çaresi aramaya. Uşak da damda yerini almıştı. Onlar diyordular ki:

— “Biz bu Şehirden çıkıp gidelim. Şehri verelim hırsıza. Yoksa bize rahatlık haram. Öyle dediler, böyle dediler sonunda biri: “Sabahleyin emir verilsin ki, kimse şehirde kalmasın. Herkes bayıra neye çıksın. Onun, bundan haberi olmayacak; şehre geldiğinde tutarız”.

Tabii hepsini işitti bizim akıllı. Özü özüne: “Becerirseniz tutun görelim” dedi. Gene bir varlıklının dükkanına girdi. Ağamı Allah korusun, düz evlerine döndü.

Sabah tezden şehre gitti. Bir karı buldu. Biraz da para vererek: Karı nene, bana bir kız elbisesi giydir, dedi. Gidelim oturalım yol kenarında bir yerde. Adamlar gelip gidende men onlara yüzümü göstereceğim. içlerinden biri bana aşık olacak. Beni senden isteyecek.Sen vermezsin. Dersin ki, varım yoğum bir tekçik kızım var. Sonunda özüm ağırlığında altın alınca verirsin. Ondan sonra şehrin başka yanma gider ev tutarsın, seni bulamazlar”.

Kan nene razı oldu. Böylece hırsız, kız entarisi giyindi. Başına da bir yemeni bağladı. Birlikte gidip şehrin kenarında bir taşın üstüne oturdular. Uşak, şehir valisinin karıya düşkünlüğünü biliyordu. İşte, o yanından geçerken yüzünü açtı. Vali, onun yüzünü gördüğü gibi kendinden geçip attan yere yığıldı. Adamlar koşuştular, onu özüne getirdiler. Ne oldun diye sorduklarında vali: “O kızın derdinden ben öldüm. Daha gitmem. Bayırda, çayırda işim yoktur” dedi. O gitmekten vazgeçince arkasındaki kafile de geri döndü.

Karı neneye elçi gönderdiler. Kızı istediler. Karı nene dedi ki:

“Ne diyorsunuz siz? Bir tek kızım var. Onu da vermem”.

Karıya çok para verdiler. Karı vermem de vermem diye diretti. Sonunda kızın ağırlığı kadar altına razı oldular, nene, kızı verdi. Toy da başladı. Gece hırsızı valinin evine getirdiler. Ziyafet, eğlenceden sonra herkes dağıldı. Vali ile hırsız başbaşa kaldı. Vali onu kız sanıyordu. Durmadan yüzünden, gözünden öpüyordu. Vali yavaş yavaş kız sandığı hırsıza sokulanda o:

“Daha ötesi yok. Sen benimsin, ben senin. Gel önce evimizi bana güzelce gezdir, sonra keyfedelim”.

Vali razı oldu. Hırsıza odaları bir bir gezdirmeye başladı. Niye başınızı ağrıdayım geze geze onlar bir odaya geldiler. Burda bir mancınık vardı. Oğlan sordu: “Bu nedir?’’

“Kime kızarsam, getirip onu bu mancınığın ağzına koyuyorum. Şu kolu görüyor musun, onu çektim miydi, adam fırlıyor yukarıya. Tavanda gördüğün dişler de battı mıydı o saat ölüyor”.

“Yahşi, koy ben oturayım. Bakalım nasıl oluyor?”

Sevgilisini kıramadı vali. “Peki otur” dedi.

Oğlan da: “Bak yavaş fırlat ha!” dedi.

Vali kola yavaşça dokundu. Oğlan havalandı, hop yere düştü.

Hırsız :

“Şimdi de sen otur, dedi. Göreyim ben de becerecek miyim?”

Vali sevgilisini kıramadı. Kendisi de mancınığın ağzına oturarak:

“Bak, yavaşça fırlat ha” diye tembih etti.

Hırsız da: “Hiç hızlı fırlatır mıyım? İnsan sevdiğine eziyet eder mi?” diyerek onu yatıştırdı.

Ne başınızı ağrıdayım. Vali mancınığın ağzına oturdu. Hırsız yavaştan yavaştan kolu çekmeye başladı, derken birden kuvvetlice asılınca vali kendini tavanda buldu. Çiviler o yanma bu yanma battı, kanlar içinde kaldı.

Uşak ordan çıktı. Bütün odaları dolaştı. En kıymetli şeylerden toplayarak, tabana kuvvet kaçtı. Doğru eve gelip yattı O yatadursun size gene padişahtan haber vereyim. Sabah beklediler beklediler vali çıkmadı. Başladılar mırıldanmaya: “Pes be, böyle de avrat düşkünü adam olur muymuş? Nerdeyse öğle olacak görünürlerde yok”.

Yolunu gözlediler, gözlediler meraklarını yenemeyip evine adam yolladılar. İçeri girenler ortalıkta kimsecikleri göremeyince başladılar odaları dolaşmaya. Ora bura derken geldiler mancınık olan odaya. Bir de ne görsünler. Vali tavana yapışmamış mı! Oda da kandan göl olmuş. Tez padişaha haber uçurdular. Gelip onu ordan indirdiler. Vali bitap düşmüş ölü gibi yatıyordu. O yan bu yan hekim aradılar ki, valiyi iyileştireler. Onlar aman bir hekim diye koşuştururken bizim hırsız da hekim kıyafetine bürünüp sarayın kapısına geldi. “Men tabibim, her derde derman bulurum,, dedi. Onu hemen padişahın yanına götürdüler. Padişah sordu: Bizim ağır bir yaralımız var, onu iyileştirebilir misin?”

Hırsız: “Hem de nasıl”, dedi. “Yalnız bir şartım var. Bana bir köşk vereceksiniz. Onbeş gün oraya kimse uğramasın. Men onu iyileştireceğim”.

Çaresiz razı oldular. Hırsıza şehrin bir ucunda bir köşk tahsis ettiler. Yaralı valiyi de oraya götürdüler. Herkes çıkıp gittikten sonra pazara giderek bir bıçak, bir iğne, bir çuvaldız, biraz da tuz aldı. Sözde girişti valiyi tedavi etmeye. Bıçakla yardı, içine tuz doldurup çuvaldızla dikti.

Ne başınızı ağrıdayım, valinin her yanını yardı, tuzu doldurup dikti, yardı tuzu doldurup dikti. Sonracığıma da kapıyı bağlayıp düz evlerine gitti. Rahat rahat öz işinde, öz gezmesinde, öz keyfinde oldu.

Aradan onbeş gün geçti. Onaltıncı gün sabahı vali ne alemde diye köşke gittiler. Kapıyı açıp içeri girdiler ki, bir de ne görsünler, vali kurumuş kalmış. Hepsi başına toplanıp dizini başını dövdü. Vay bu hırsızmış diyerekten... Sonunda kesin kararlarını verdiler artık:

“A canım böyle de şey olur mu? Biz bir hırsızla başedemiyoruz. Gene en iyisi bu şehri ona vermek. Özümüz de gideriz başka yere. Odur ki, baş edemeyeceğiz”.

Birisi söze atıldı: “Gelin şansımızı bir daha deneyelim. Gene hırsızı tutamadık, o zaman şehri terkedelim gayri”.

Hepsi birden: “De görelim, fikrin nedir?

— “Sabahleyin bir fakir uşakla, bir varlıklı uşağı güreştirelim. Varlıklı uşak, fakir uşağı yıkacak. Buna kimse ses etmeyecek. Ama, bu hırsız fakirleri tutar. Kim derse ulan, varlıklı uşak fakir uşağı yendi de kimse ses etmedi bilin ki bu hırsızdır”.

Aksiliğe bakın ki, bizim uşak da o gece damdaki yerini almayı ihmal etmişti. Tabii bu düzenden de haberi olmadı. Böylece seher oldu. Kararlaştırdıkları gibi pazar yerinde uşakları güreştirdiler. Bizim hırsız da özünü oraya yetiştirdi. Uşaklar biraz güreştikten sonra zengin uşak rakibini pes ettirdi. Birden bizim hırsız atıldı: “Olmadı” diye.

Tamam hırsız bu diyerek onu tuttukları gibi padişahın huzuruna götürdüler. Şah sordu:

“Sen kimsin?”

Hırsız :

“Seni ilgilendirmez benim kim olduğum. Uzun konuşmaya gerek yok” diye karşılık verince şah onu derhal asmalarını emretti. Hırsızı darağacının altına getirdiler. Soydular, ipi geçirdiler boğazına. Bu arada pazubentte kolundan düştü. Öldürmeye karar verdilerse de gene tereddüt göstererek: “Biz bunu öldüreceğiz. Ya sonra padişah pazubenti görünce ne der, bilir miyiz? Yahşisi gidelim padişaha haber edelim. Eğer öldürün derse öldürürüz”.

Padişahın huzuruna çıkarak böyle böyle dediler. Pazubenti de ona gösterdiler. Padişah pazubenti görür görmez yüreği parça parça oldu. Heyecanla: “Öldürmediniz ya” dedi. Hayır cevabını alınca derhal getirmelerini söyledi.

Oğlanı getirdiklerinde sordu: “De göreyim sen kimsen?

Hırsız :

“Sana ne var, ben kimsem? Hırsızsam öldürt, değilsem bırak gideyim. Sana ne var, ben kimsem?”

Padişah ne kadar direttiyse uşaktan bu cevaptan gayrisini alamadı. Sonunda: “Bak”, dedi. “Bu pazubent benimdir. Onun için soruyorum. Men bunu hanımım hamileyken ona bırakmıştım .

Padişah daha etraflıca anlatınca uşak babasının padişah olduğunu anladı. Sarmaşdolaş oldular. Padişah sordu:

“Peki anan nerede?”

“Şehrin az ötesindeki mağarada”.

Padişah anasını getirmesini söyleyince hırsız karşı geldi.

‘ ‘Menim varlığım seninkinden çoktur. İki at, üç at yetmez getirmeye. Deve, katır ne ver getireyim”.

Böylece develer, katırlar, padişahla oğlan önde mağaraya geldiler. Padişahla hanımı kucaklaştılar. Oradakilerini de yükleyip şehre döndüler. Padişah yeniden özüne toy eyledi. Herkes hırsızın marifetinden sitayişle bahsetmeye başladı. Padişah da başından tacı çıkarararak oğluna giydirdi.               

“Sen benden çok daha beceriklisin. Benden daha ıyı ış görürsün. Padişahlığa benden çok sen yakışırsın. Bu şehri ve halkı benden daha iyi idare edersin”.

Böylece hırsızımız padişah oldu. Yediler, içtiler, muhabbet dolu günler geçirdiler. Gökten üç elma düştü. Biri özümün, biri masal diyenin, biri de benim. Sen sağ, ben selamet. Sen yüz yaşa, men iki elli.

(Azerbaycan Folklor Antolojisi. Bakû, 1969. Nizamı Dil ve Edebiyat Enstitüsü yayını.)

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült