Hikaye

 

 

Hikayesiz

Ertan Meyan


İkindi namazından sonra kasabanın batı yakasında başlayan çatışma dere mahallelerine sıçramıştı. Artıp azalan silah sesleri gecenin içinde artıp azalıyor, yakınlaşıp uzaklaşıyordu. Adam yerde cansız yatan küçüğün başında dikilmiş, handiyse uyukluyordu. Uzamış kaşlarının gölgelediği uyurgezer gözleri iyiden iyiye göz çukurlarına gömülmüştü. Göz çukurlarının ardında suretler, anlar rüya griliğinde beliriyor, çok geçmeden de kör bir boşlukta yitip gidiyordu. Saç diplerinden başlayıp sırtını yoklayan ısırgan sızı da olmasa, adam hepten unutabilirdi gösterişsiz bedenini.

Kadın küçüğün başını dizine yaslamıştı. Kar tutmaktan pörsümüş parmaklarını küçüğün geniş alnında dolaştırıyor, vakitten habersiz bir saat sarkacı gibi bilinçsizce sağa sola sallanıyordu. Hani olmaz ya, biri bu anı fotoğraflamış olsa kadının küçüğe ninni söylediği zannedilebilirdi. Bir iki karasinek, ampulün sarı ışığı etrafında uçuşuyor, kadının cılız mırıltısına eşlik ediyordu. Artık ağlamıyordu kadın. Göz kenarlarından kıraç yanaklarına, çatlamış toprak rengi dudaklarına değin uzanan kurumuş tuzlu gözyaşı izleri görülüyordu, o kadar. Hükümet kadar, belki de daha fazla Allah’ın, kutsal kitapların, evliyaların sözü geçiyordu bu topraklarda. Dövünmek, saçbaş yolup bağırıp çağırmak ölene bir kat daha eziyet demekti. Acı O’ndan sayılıyordu, üzerine gözyaşından öte laf etmek isyan.

Odadaki sessizliğe varan tekdüzeliği bozan buzluk oldu. Yün yatakların yığılı olduğu köşede hırıltıyla çalışıyor, arada kendini hatırlatıyordu. Adam kıpırdandı birden, sonra çürük dal gibi kütürdeyen dizlerinin üstüne çöktü. Küçüğün üstünü örten beyaz çarşaf ıslanmış, yer yer kan lekesine bulanmıştı. Küçüğün sağına, soluna yerleştirdikleri kar amansız eriyordu. Kaç yıl öncesi olsa adam at arabasını te

peleme kar doldururdu ya, zaman o zaman değildi. Şimdilerde para etmiyordu kar. Kasabanın hemen her hanesinde iyi kötü bir buzluk vardı. Ne ki ata baba mesleğiydi karcılık. Adam her gün öğle üzeri Nuh Dağı’nın gölge kayalıklarına çıkıyor, ilkyaz yağmurlarıyla ıslanmış tomurcuk kardan kürek kürek at arabasına yükleyip kasabaya indiriyordu. Büyük Tufan’dan sonra doğan ilk güneşle Nuh’un gemisini terk edip alemin dört bir yanına dağılan cümle mahlûkattan arta kalanlar o günden beri tohumu bol olsun diye bebelerine Nuh Dağı’nın kar suyunu içiriyorlardı. Kasabanın hangi sokağına adım atsanız arı kovanına düşmüş gibi etrafınızı bir sürü çocuğun sarması nedendi ya?

Hem de ne çocuklar! Adam ne zaman kar yüklü arabasıyla mezarlığın yanında gözükse peşine düşüp arabasından avuç avuç kar alıyor, yedikleri yetmezmiş gibi bir de birbirlerinin kafalarına nişan alıp kartopu savaşına girişiyorlardı.

Bir kara sinek adamın kulağını teğet geçip sarı ampule yöneldi.

Adam kıpırdandı yeniden, küçüğün ayakları dibinde yan yatmış oyuncak bebeğe uzandı. Plastik, küçük bir şeydi. Küçük, plastik bebeğin kol ve bacaklarını eklem yerlerinden katlayıp oynar hale getirmiş, nerden bulmuşsa bulmuş üstüne kırmızı bir çaput geçirmişti. Bebeğin kol ve 64 bacaklarını açıkta bırakan elbiseyi yanlarından çamaşır mandallarıyla tutturmuştu. Tıpkı her sabah izlediği çizgili filmdeki o şen şarkılar söyleyen kırmızı elbiseli kız gibi. Küçük için varsa yoksa çizgili filmdi.

Daha kahvaltı bile etmeden gelip adamın yakasına düşer, bebek de bebek diye adamı canından bezdirirdi. Babo bebek! Çizgili filmdeki gibi olacaktı ama, ille de kolları, bacakları oynayacaktı. Adama param yok demek ağır gelirdi de televizyona bakıp anlam veremiyormuş gibi kafasını sağa sola sallardı. Ne anlıyordu çocuklar şu kirli camlardan?

Çizgi filmlerin basit birer çizimden ibaret olduğunu, televizyonların olanı olmamış, olmamışı olmuş gibi göstermekte mahir olduğunu bilirdi ya küçüğe anlatması zordu. Biraz ciddileşmeye görsün küçüğün ince dudakları büzüşürdü hemen. Adam ne zaman çarşıya çıksa, akşamında elinde oyuncak bir bebekle döneceğine inanmaktan hiç vazgeçmedi Küçük. Bugün sokağı çınlatan o devasa makinelerin sesini duyunca da, iki günde bir kapılarından geçen, camlarından boy boy bebeklerin gözüktüğü beyaz çerçi arabası sanmış, sokağa koşmuştu.

Adam çarşafın altından karı yokladı. Son kar kütlesi de bitti bitecekti. Küçüğün canı soğumuştu. Hani biraz daha kalsa ince parmakları katılaşacaktı. Ampulün sarı ışığı bir kıvılcım gibi parlayıp söndü gözlerinde. Isırgan sızı sırtını, oradan kollarını yokladı. Bakışları küçüğün üzerinden kayıp avucunda kalan birkaç kırmızı kar kristalinde dondu. Bir yaz günü dalgalandı boşlukta. Yayla zamanı. Düşüp avucunu yarmış, babası birkaç ottan yaptığı merhemi eline sürüyor. Ağlıyor, bir taraftan da babasının anlattığı hikayeyi dinliyor. Kış vakti değirmenden dönen cesur Egit’in yolunu beyaz bir kurt kesiyor. Egit’in eli boş; ne bir değnek, ne bir taş. Egit son çare üzerindeki kazağı çıkarıp koluna doluyor. Canavar koca ağzını açıp üzerine atılıyor. Egit kazak sarılı kolunu kurdun ağzına sokuyor. Kurdun dilini yakalıyor. Debeleniyor kurt. Egit kurdun dilini bırakmıyor. Kurt sonunda nefessiz kalıyor...

Ne zaman korksa, ağlasa, bir yeri acısa hikaye anlatırdı babası. Hikaye bittiğinde yarası sarılmış, korkusu geçmiş, ağlaması durmuş olurdu.

Mem û Zin, Siyabend û Xece, Dewreşe Evdi, Risteme Zal... Çocuklarına hiç anlatmadığı o hikayelerin hepsini hatırlıyordu da hangisi hangi yarasına merhem edilmişti onu hatırlayamıyordu. Elini yüzüne götürdü adam. Kan, su, ter. bir oldu alın çizgilerinde.

Buzluk yeniden homurdandı. Gök gürültüsünü andıran patlama seslerine köpek havlamaları karıştı. Adam oyuncak bebeğin bacaklarını kim bilir kaçıncı kez dizden büküyor, kadına durmadan bir şeyler anlatıyordu. Kadın buruşuk ellerini küçüğün dağılmış saçlarında dolaştırıyor, arada başörtüsünün ucuyla yüzünü, gözünü siliyordu.

Havada çarpışıp duran karasineklerin gölgesi odanın tavanında büyüyüp büyüyüp kayboluyordu. Kadının is bağlamış ağzı ancak birkaç kelimelik açılıp kapanıyordu. Kadın biraz sonra küçüğün başını yavaşça yere bıraktı. Adam küçüğün üzerindeki çarşafı aldı. Üç yarası vardı küçüğün, üç gelincik çiçeği. İkisi göğsünde, biri kolunda açmıştı.

Güneş yanığı yanakları pul pul olmuş, birkaç tel saçı kıvrılıp alnına yapışmıştı. Uzun kirpiklerinin sakladığı yarı kapalı gözleri bakmıyordu. Sudan çıkmış balıklar nasıl bakmıyorsa öyle bakmıyordu. Adam bir elini küçüğün bacaklarının altından geçirdi, diğeriyle belinden kavradı. Küçüğün saçları pıhtılaşmış kan ve kar suyuyla birlikte aşağı aktı. Kadın sessiz yaşlar döküyor, bir taraftan da naylonun üzerinde oluşan küçük pembe göletleri kurutuyordu. Adam küçüğü yeniden naylonun ortasına bıraktı. Kadın eğilip pullarından öptü. Örtmen olacaktı küçük, sorduklarında öyle söylerdi. İlerde fikri değişir miydi bilinmez ama güzel kız olacağı belliydi. Büyüse. Adam, küçüğün henüz katılaşmaya başlayan bacaklarını dizden katlayıp karnına bitiştirdi. Kadının dudakları kımıldandı, dua ediyor olmalıydı. Adam naylonu küçüğün bedenine birkaç defa dolayıp, küçüğü kucakladı. Kadın bir eliyle kurbandan kalma etleri tezgaha taşırken diğer eliyle de ağzını tutuyordu sımsıkı. Adam doğruldu. Olmaz ya, biri evlerinin kirli camına kafasını dayayıp içeri bakmış olsa adamın kucağında kocaman bir hediyelik oyuncak bebek taşıdığını zannedebilirdi. Kaç adımlık yol uzadı da uzadı adamın önünde. Daha iki gün önce saklambaç oynuyorlardı şu daracık odada. Gürültü kıyamet. Küçük nasıl telaşlı, hiçbir yere sığdıramıyor minik bedenini. Örgülü saçlarını sağa sola savurup oradan oraya koşturuyor. Uçları güneşte kavrulmuş bir çift buğday başağı sanki, rüzgarda salınıyor. Dönüp dolaşıp adamın paltosunun altına saklanıyor sonra. Hep böyle olmadık yerlere saklanıyor. Sımsıkı sarıyor adamın belini, kıkırdıyor... Soğuk, adamın gözlerini ısırdı. Aynı kahrolası sızı örümcek ağı gibi tepeden tırnağa tüm bedenine yayıldı.

Kadın yataklarını serip çabucak ışığı söndürdü. Silah sesleri tek tük işitiliyordu artık. Hava serinlemiş, ortalıkta tek sinek bile kalmamıştı. Ne ki ses saklanabilir şey değil. Titrek telden bir ağıt yorganın altından sızıp dalga dalga yayıldı odaya. Allah’a kadar belki de. Adam kalkıp camı açtı. Dolunaylı bir gök Nuh Dağ’ının tepesine vuruyor, olanca görkemiyle geceye meydan okuyordu. Biraz sonra bir ağlama sesi daha işitildi öteden. Tiz bir ses, kesik kesik. Nefes alır gibi. Yeni doğumdu, adam bu sesi nerde duysa tanırdı. Elleri kürek arar gibi kıpırdandı bir iki. Yumruklarını sıktı sonra. Göz çukurlarından karanlığın bağrına bir boşluk açıldı, apak. Bir köy odasının başköşesine bağdaş kurmuş, sağında solunda çocuklar. Sıkılı yumrukları gevşedi yavaş yavaş. Hikaye anlatacak. Çocukların bağrış çağrışı yerini meraklı bir sükûta bırakıyor biraz sonra. Çocuklar adamın ağzının içine bakıyor. Adam öksürüp boğazını temizliyor önce. Alt çenesi titriyor. Yutkunuyor. Ve sonunda dudakları aralanıyor. Kendi dilinde, kendi hikayesine.

Televizyonlarda haber olmadı küçük. Olduysa da olduğu haliyle olmadı. Çok sonra bir sergide kim çekmişse çekmiş bir fotoğrafını gördüm. Babası ayakta dikilmiş, annesi küçüğün başını dizine yaslamıştı. Hikayesiz diye bir de kısa not düşülmüştü fotoğrafın altına: Buzlukta saklandı bir çocuk. Belki hikaye edilir diye söylüyorum. Saklambaç oynamıyordu.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült