Hikaye

 

 

Hep O Dar Kapı

Oktay Akbal


Geldiler. Gittiler... Telefonlar çaldı. Mektuplar... Hüzünlü sesler, el sıkmalar, selam vermeler, hatta gözyaşları... Omuzlara vurmalar. Yoldan geçenler tamdı, uzaktan acır gibi baktı. Kimi de gülerek, oh olsun dercesine. Kimi küçümsedi, kimi hayranlık duydu. Bir yapının beklenmedik bir anda çöküşü gibi. Ya da ta tepeden düşüş.

Kişi birden sezemez, anlayamaz. Ters anlamlar verir. Öyleydi o da. Erkenden yollara düşmek. Komşular görmeden. Her zamanki duraktan binmemek otobüse. Sabah trenini bilerek kaçırmak. En iyisi bir dolmuş. O da ileıiki duraktan. Yürümek belki de. İşyeri ne denli uzak olsa da. Bir kıyı boyunca. Pardösünün yakalan kalkık. Bir de sigara parmaklarında, söndü sönecek. Karagözlükler gözlerinde.

Hiçbirini yapamadı. Yapmak istemedi. Niye yapsın? Sokağa çıksa, işyerine gitse ne olacak? O kişileri daha önce de gördü. Yıllardır. Bir kapıdan girecek. Selamlar, hatır sormalar, 'geçmiş olsun'lar, başını sallayacak, elleri sıkacak, odasına çıkıp masasının başına geçince, kağıtları, dergileri bir yana itip günün gazetelerine göz atacak. Bir bir okuyacak irili ufaklı başlıkları. Hangi yılda olduğunu unutacak. Bin dokuz yüz seksenlerde mi? Yoksa çok mu gerilerde? Zaman dedikleri nedir ki!.. Bir aldatmaca! Geçmiş yılların koleksiyonlarını karıştırsa kendini o günlerde bulmayacak mı? Daha doğrusu, o geçmiş günleri, içinde yaşadığı günün gerçekleriyle birleştirmeyecek mi? nedir değişen? Ölenler ölmüş, doğanlar olmuş, yaşlar ilerlemiş, bir iki kuşak daha yetişmiş, kimilerinin yüzü buruşmuş, dişler dökülmüş, güçler azalmış, sesler değişmiş. Geri kalan ne varsa aynı ama!

Bir şiiri anımsadı. Umulmadık dizeler bir yerlerden çıkıp geliverirler beklenmeyen konuklar gibi. "Aynı siyah güreş, aynı siyah Aynı susayış, aynı koşuş, ayrı Oh, hep ayrı şey, aynı şey Ayrı, aynı, aynı, aynı, aynı, ayrı" deyişi gibi Dranas'ın... Değişmezlik bıktırır kişiyi. Tekdüze bir çizgide yaşamak. Tüketmek zamanı ayrı doğrultuda, ayrı yolda. Soma bir gün kopması bu boncuk dizisinin, darmadağın olması, her bir tanenin başka yere yayılışı, yitişi... Kişi, bütünlüğünü korumalı. Kafasının egemenliğinde, yüreğini dizginleyerek. Bırakmamak atomlarım; oraya buraya uçuşmasını önlemek. Bir yanın bir yöre, öbürünün başka yöne gitmemesi...

Şimdi yalnız... Bir evde, bir odada, bir pencere önünde. Tutukluluk nedir? Yalnızlık mıdır?

Bilmediği bir duygu bu. Kapatılmışlıktan hep korktu, hep kaçındı. Karabasana benzer düşler görürdü çocukluğunda, hatta ilk gençliğinde. Alır, hep bir yerlere sokarlar, sokmaya çalışırlar. istemem, oralara sığmam ben, diye direnirdi. Hep o dar kapı. Başı girer kollan sığmaz, bacakları ise hiç. Yine öyle bir kapı var önünde. Zorla girmesi gereken, ite kaka sokacakları bir yer. Ne zaman için? Belirli bir süre, ama uzunca bir süre yine de.

Gidip baktı o yerlere. Uzaktan. Ya da bir taşıtla önünden geçerek. Silivri'de, Çanakkale'de, istanbul'un değişik yörelerinde, insanlar tıklım tıklımdı oralarda. Kapılarda bekleşenler vardı. Ne beklerler, ne isterler? Kadınlar, çocuklar, yaşlı adamlar. Kimi zaman bir araba gelir, içinden insanlar çıkar, kucaklaşırlar, ağlaşırlar; bir polis ya da jandarma tutar götürür içeri. Koca bir avludan geçerek. Mavi giysili bir kapıdan, beş on basamak merdivenden çıkarak.

Bir kahve vardı. Her zaman kalabalıktı, dumanlıydı. Ben de bu kapıdan gireceğim, bu avluyu geçeceğim derdi, o merdivenden çıkacağım, o büyük kapmın önündeki mavi giysili insanlar üstümü başımı arayacak, sonra da dar bir yere kapatacaklar. Bir çay getirdiler, kopkoyu, acı. Bir tane daha. Önündeki soğumuştu. Bir gün bir yaşlı adam sordu, 'içerde bir yakınınız mı var?..' içerde pek çok yakını vardı. Her kapatılmış kişi, yakınıydı, kendisinden, onlardan biriydi. Bugün değilse yarın, belli bir süre sonra... Durur durur, sonra kaçardı oradan. Uzaklaşmak, kaçmak mıydı, kurtulmak mıydı? Aldatmaktı kendini. Dönüp dolaşıp oraya gelecekti. Eninde sonunda.

Kömürlüğe kapatmışlardı bir kez. Karanlıktı, iki kapısı vardı, ikisi de kilitliydi. Sokaktan geçen satıcıların, atlı arabaların seslerini duyuyordu. Cezalıydı. Nedeni, okuldan kaçmasıydı. Ön kapıdan girip arka kapıdan çıkıp gelmişti. Önce sinemaların önünde dolaşmıştı, sonra da eve, bahçeye, kedilerinin yanına dönmüştü. Baba, çok kızmıştı. Bu çocuğu kalaycı çırağı yapmalı, demişti. Sokak sokak gezerdi kalaycılar, eski eşya alıcıları Yahudiler gibi. ikinci kaçışında kömürlüğe kapattılar. Fareler dolaşıyordu. Sabaha kadar orda kalacaktı. Karşı koymazdı. Bağırmazdı, ağlamazdı. Yalvarmak ise hiçbir zaman. Bilirdi yanlış yaptığım, ama söylemezdi. Gitti, oturdu odunların üstünde. Düşündü, kendini dinledi. Küçüktü, ama geleceği düşleyebiliyordu. Zaman diye bir kavramı tanımıştı. Geçen hep geçen bir şey. Rüzgar gibi... Bu rüzgara direnecek kimse yoktu. Ne ana baba ne arkadaş, ne de kendisi. Bir çıtırdı duydu, fareler mi, akrep mi, örümcek mi? Kapıya koştu, vurdu vurdu, açan yoktu. Gözleri karanlığı delmek istiyordu. Sabaha kadar burda kalmak. Ağlasa mı, bağırsa mı, yalvarsa mı? Susacaktı, katlanacaktı. Beklenmedik bir anda iki kapı birden açıldı. Aydınlığa koştu. Bahçeye, dut ağancının altına. Kedisini kucağına aldı, okşamaya başladı. Baba ana oradaydı, onlara bakmadı, sustu, hep sustu.

Öyle olacak yine. Susacak, katlanacak. Girecek o dar yere. Sabahlar geceler boyu dirençle bekleyecek. Bir ceza mı bu da? inanamıyor. Böyle bir ceza olamaz. Kimse ona bu cezayı veremez. Ben istiyorum oraya girmeyi, diyor içinde bir ses. insanlar var, acılar var, sen de insansan o acıların birazını sen duy...

Kahveci, "Ben de orda yattım" dedi birden. Televizyonda bir konuşma başlamış. Şarkılar bitmiş. Kahve boşalmış. Bir o, bir de ak sakallı kahveci. "Birini vurdum" dedi. Borcu varmış, vermemiş, ayrıca eğlenmiş onunla, insanlığımla eğlendi, diyordu kahveci, insanlıkla eğlenmek. Ne demekse? Benim de insanlığımla eğlendiler. Ben bir şey yapmadım oysa. Belki de yaptım. Kime göre? "Gittim, paramı ver dedim. Güldü. Eğlendi." İnsanoğlunun katlanamadığı bir şey var, insan oluşunu önemsememek. Anlattı, anlattı durdu. Uzaktaydım oysa. içerdeydim. Daracık bir yerde yürüyüp duruyordum. Beş altı adım buyana, beş altı öte yana...

Bir yoldaydı kendine geldiğinde. Biri yaklaştı elini sıktı. "Geçmiş olsun" dedi. Bir el bir pencereden sallandı. Uzaktan bir ses, "Olur böyle şeyler" diye bağırdı. Sustu, hep sustu. Kömürlükteki çocuk gibiydi. İki kapısı kapatılmış. Fareler, kertenkeleler, akrepler, örümcekler ortasında. Yine de güzel bir yalnızlıktı bu. Bugüne dek tatmadığı, bilmediği.

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült