Hikaye

 

 

Hayvan Hakları Derneğinde Bir Sadık

Erkan Şemin


Sabahtan akşama kadar kot pantolonlara cep dikiyordum. Binlerce arka cep ve her gün. Aynı servise biniyordum her sabah, aynı börekçiden poğaça alıyor, aynı meymenetsiz ustabaşına “Günaydın," diyor, aynı ortacıdan iş istiyor, aynı makinenin pedalına basıyor, aynı arabesk kanalı dinliyor, yemekçay molalarında aynı avam muhabbete maruz kalıyordum... Sıkılmıştım. Yeni bir iş arıyordum. En son, kapısında “Lise Mezunu Eleman Aranıyor" yazan tüp gaz dolum tesisine gitmiş, ancak güvenlik amcanın, “Düp daşıyabilcen mi gamyunlara?" sorusuyla gerisin geri eve dönmüştüm. Açıkçası nasıl bir iş aradığımı tam olarak ben de bilmiyordum. Tek bildiğim programlanmış bir makineden daha fazlası olduğumdu.

“Merkezi Nişantaşı'nda bulunan Hayvan Hakları Derneği'mizde ofisboy olarak istihdam edilmek üzere hayvansever, duyarlı, çalışkan eleman aranmaktadır."

Gazetedeki ilanı görür görmez heyecanlandım. Hayvanlara yabancı değildim. “Haklar" konusunda da duyarsız sayılmazdım. Şansım yaver giderse işe alınmamam için hiçbir neden yoktu. Pazartesi günü ustaya hastaneye gideceğimi söyleyip doğruca verilen adrese gittim. Kapıyı kırklarında var yok, sarışın, mavi gözlü, iri göğüslü bir afeti cihan açtı. Dernek başkanının ta kendisiydi: Suzan Gün. Evvela yaş, eğitim durumu ve daha önce yaptığım işler konusunda muhtelif

sualler sordu. Ardından görünüşte masum ancak içinde türlü tuzaklar barındıran asıl sorularına geçti.

“Hayvanlar deyince aklınıza ne geliyor, Sadık bey?"

İlk zamanlar öyle hitap ediyordu bana: Sadık bey! Doğrusunu söylemek gerekirse, yekten “hayvanlar" deyince, aklıma Veysel Koca gelmişti. Bizim lisenin müdür yardımcısıydı. Her sabah toplandığımız tören alanında bu şekilde haykırırdı: “Hayvanlar!" Neyse ki babamın bir sözü kulağıma küpedir hep: “Kişinin aklına ilk geleni söylemesi ile topluluk içinde yellenmesi aynı derecede utanç vericidir." Tam olarak böyle mi söylemişti, emin değilim, ama bu mealde bir şey söylediğini hatırlıyorum.

“Hayvanlar en yakın dostlarımızdır," dedim.

“Evcil hayvanınız var mı peki?"

Köyde en son bir kedi, iki köpek, altı inek ve birkaç tane de buzağımız vardı. Kazların sayısını hatırlamıyorum bile. Hepsini saymaya lüzum görmedim tabii.

“Evet, efendim," dedim. “Bir kedim var."

Efendim! Gerçekten havalı bir cevaptı. Kendimden emin duruşum Suzan hanımı etkilemiş olacak ki, derneğin iş ve işleyişinden kısaca söz ettikten sonra, “Hayırlı olsun," dedi.

O vakitler dernek kuruluş aşamasındaydı. Evrak işleri başta olmak üzere vazifelerim arasında sayılmayacak birçok konuda Suzan hanıma gönüllü olarak yardımcı oldum. Derneğin ilk ofis boyu olmam, bir nevi ev sahipliği statüsü sağlamıştı bana. Gerek renkli üye profili, gerekse toplantı ve sohbetleriyle gelişimime her an katkı sağlayan bu yer, zamanla evim gibi oldu desem, mübalağa etmiş olmam. Şehirle ancak yirmili yaşlarında tanışmış biri olarak kendimi otuzundan sonra kent hayatının en önemli sorunlarından biri olan “hayvan hakları" üzerine kafa yorarken bulmuştum. Kısa sürede üst sınıfa geçmiş çalışkan ilkokul çocuklarından farksızdım. Derneğe gelen birçok farklı meslek erbabı, sanatçı ve fikir insanının birbirleriyle, toplumla, dünyayla kurdukları ilişki, benim dünyamın sınırlarını fazlasıyla aşıyordu. Ancak değişim dönüşüme açık ve bilgiye aç biriyseniz, sizin için hiçbir engel aşılmaz değildir.

Zamanımın çoğunu kitap okuyarak geçiriyordum. Kısa zamanda başta Suzan hanım olmak üzere dernekteki birçok kişinin takdirini toplamayı başardım. Yazar Mete bey de bunlardan biriydi. Derneğimizin ender erkek müdavimlerinden Mete bey, şimdilerde pek tanınmasa da bizden önceki kuşaklar arasında hatırı sayılır bir konuma sahip. En azından dernekte öyle. Çabamdan ötürü birkaç kitabını bana armağan etti. O kadar eski kelimeyi bir arada görmemiş olduğunuza bahse girerim. Bittabi, hiçbir şey anlamadım yazdıklarından. Ancak yaşına hürmetten beğendiğimi, kendisinden öğrenecek çok şeyimiz olduğunu falan söyledim. Hatta hızımı alamayıp bu süreçte yazdığım hayvanlarla ilgili kısa bir öykümü değerlendirmesini istedim. Niyetim, 80 kendisini önemli bir yazar gibi hissetmesini sağlamaktı. O ne yaptı dersiniz? Gözlüklerinin altından bir süre öyküyü inceledikten sonra dilini birkaç defa damağına değdirip,

“Yahu Sadıkcım," dedi. “Bana kalırsa, memlekette senin kadar güzel çay demleyen yok."

Neymiş efendim, herkes en iyi bildiği işi yapmalıymış! Yaşıtları camilerin çay ocaklarında dini sohbetler eden biri için fazla rekabetçiydi. Bilmesem, geliş gidiş saatlerinin Suzan hanımınkiyle çakışmasını tesadüfe yorardım. Her neyse, “Teşekkür ederim, Mete bey," dedim sadece.

Uzatmak istemiyordum. Gel gör ki, yavuz hırsız misali peşimi bırakmaya niyeti yoktu. Suzan hanımla birlikte derneğe yeni gelen birkaç üyenin de bizi dinlemesini fırsat bilip coştukça coştu.

“Efem, yazmak meşakkatli bir ameliye. Bu minvalde, nesir ilk kademedir. Binaenaleyh, önce hüsnü niyet ve samimiyetiyle günce

tutmak lazım gelir. Mamafih, kent insanının haleti ruhiyesine vakıf olmak, kıraat etmek ve üzerinde tefekkür etmek icap eder..."

Anlayan beri gelsin! Suzişondan bu şekilde bahsetmeme izin verin tatlı tatlı gülümsüyordu. Ah o nasıl güzellik! Elimden gelse uzun uzadıya yazmak isterdim. İnce boynunu okşayan sarı zülüflerini, sütbeyaz ellerini, minik adımlarla oradan oraya seğirtişini, ardında bıraktığı o içimi ısıtan yasemin kokusunu. Yazmaya başlayalı beri Mete beye bir konuda katılıyorum: nesir, güzellikleri anlatmakta çoklukla kifayetsiz kalıyor.

Kısa sürede Mete bey gibi cemiyet hayatının birçok başka kalburüstü ismi derneğimizi ziyaret etmeye başladı. Planlama, bütçe ve üyelik seçimleri gibi tatsız konular hal yoluna girince yaptığımız işin mahiyetini daha iyi kavramaya başladım. İlk önemli toplantımızı kış ortasında yaptık. Suzan hanım, Mete bey, emekli öğretmen Füsun hanım, kedi müptelası Nebahat hanım, Emekli Yargıç Ziya bey, zengin 8ı dul Selma hanım, ressam Mine Körel, eski ses sanatçısı Arzu Sestaş,

Deniz hanım. herkes buradaydı.

Toplantının iki tane gündem maddesi vardı.

1. Soğukta dışarıda kalan sokak hayvanları için alınacak tedbirler

2. Hasta, sakat ve bakıma muhtaç hayvanlar için kurulması planlanan barınak

Hayvanlarla tek münasebeti; etinden, sütünden bilmem her bir şeyinden faydalanmak üzerine kurulmuş biri olarak, o gün insanlığımı yeniden gözden geçirme ihtiyacı duydum. Herhangi bir maddi çıkar gözetmeksizin, kendi hayatları dışında kalan hayatlar için dertlenen, zamanlarından, rahatlarından feragat eden bu insanlar, saygının en büyüğünü hak ediyordu. Karda susuz kalan güvercini, sokakta tek fare yakalamamış işe yaramaz kediyi, havlamayı unutmuş uyuz köpeği bu denli önemseyen insanlar ne güzel insanlardı. Adalarda arabaya koşulmuş atları anlatırken gözleri dolan Füsun hanım, uluslararası arenada hayvan haklarını koruyacak AİHM benzeri bir mahkeme kurulması için girişimlerde bulunulmasını teklif eden Nebahat hanım, dişlerinin arasından “binaenaleyh” çeken Mete Bey, mahzun mahzun oturan Suziş... O an, kendi küçük dünyamın sınırlarının bu sevgi sağanağının altında silinip yok olduğunu hissettim. Biraz sonra Mine Körel hanım, üzerinde “Kuşların suyunu pencereye bıraktınız mı?”, “Dostlarımız dışarıda, unuttunuz mu?” yazılı broşürleri fotokopide çoğaltmam için bana uzattı. O duygu yoğunluğuyla toplantı salonundan çıktım.

Aklıma Alabaş geldi. Babam, henüz üç aylıkken komşu köyden getirmişti. Ataları kurt köpeğiydi, öyle söylemişlerdi. İlkokula o yıl başlamıştım. Gün boyu evimizin önünden geçen çocukları kovalıyor, birbirimizle uğraşıyorduk. Ara sıra tatsızlıklar da olmuyor değildi. Elimi kanattığı bir gün ağlayıp eve gittim.

“Oh olsun,” dedi annem. “Akşamaca o itten ayrılmıyorsun!”

“Ben karışmıyorum,” dedim. “O bulaşıyor.”

“Sen de az it değilsin,” diye çıkıştı yeniden. “Bilmez miyim seni?”

Kolundan tutup,

“Gel,” dedim. “Gel de kendin gör!”

Alabaş gölgelikte uzanmış, dili bir karış dışarıda hehliyordu.

Şöyle bir önünden geçeyim dememe kalmadan üzerime atıldı. Annem bizi izliyordu.

“Gördün mü,” dedim, “kimin bulaştığını?”

Güldü.

Çok çabuk büyüyordu. Keleş diye uysal, yaşlı bir köpeğimiz daha vardı. Alabaş'la pek anlaşamıyorlardı. O kış bir sabah uyandığımızda Keleş'i ölmüş bulduk. Gece Alabaş'la boğuşmuşlardı. Yazla birlikte babam sürüye Alabaş'ı götürdü. Ancak bu çok sürmedi. Gece kurtlar sürüye saldırmış, iki koyunu öldürmüşlerdi. Dediklerine göre;

Alabaş hiçbir şey yapmamış, sadece uzaktan havlamakla yetinmişti.

Babam, Alabaş'ın kurt köpeği olmadığını söyleyip duruyordu. Epey zaman evin yanında zincirde kaldı. Kocaman olmuştu ama onunla uğraşmayı hala çok seviyordum. Bir sabah kalktığımda yoktu. Annem, babamın götürdüğünü söyleyince, ona bir şans daha verildiğini, yeniden sürüye götürüldüğünü düşündüm. Gerçeği akşamında öğrendim.

Babam Kasap Deresi'ne bırakmıştı onu. Kasap deresi, şehir yolunda sahipsiz, işe yaramaz, yaralı hayvanların bırakıldığı ve gece kurtlar tarafından parçalandığı ıssız bir yerdi.

Fotokopileri alıp toplantı salonuna dönüyordum ki, yerden bitme Toni'nin ayağına bastım. Bir çığlık attı, çocuk bağırtısı zannederdiniz. O kadar küçük ki! Böyle köpek mi olur?

“Sadık ne oldu Toni'ye?" diye koşturdu Suziş.

Ardından tüm hayvanseverler başımıza üşüştü.

“Ben bir şey görmedim," dedim. “Herhalde ayağını kapının altına sıkıştırdı."

Kapı altı hemen incelemeye alındı. Mete Bey, ufak bir tahkikattan sonra;

“Filhakika, şurada bir kıymık vücut bulmuş," dedi.

Suziş'e yaranacak ya!

“Çok doğru, Mete Bey," dedim. “Sizden de bir şey kaçmıyor."

Suziş, Toni'yi kucaklamış, seviyor; karşılıklı birbirlerini yalıyorlardı. Bir an için köpek olasım geldi. Neyim eksikti şu itten? Alsa beni evine, öpse, okşasa... ne dese yapardım.

“Ne tatlı şeysin sen böyle!" dedim.

Bücür Toni, patlak gözlerini benden kaçırıyor, huysuzlanıyordu. Uyuz it! Dili olsa, “Anneee, bu yaptı!" diye vaveylayı koparırdı, eminim.

Okulların tatile girince çalışmalarımız azaldı. Üyelerimiz ek

seriyetle yazlıklarına gidiyorlardı. Daha çok hayvanseverlerden gelen talep ve şikayetleri ilgili kurumlara iletiyorduk. Havaların iyice ısınmasıyla birlikte dernekte böcekler peyda olmaya başladı. Sayıları günden güne artıyordu. Yakaladığımı cehenneme yolluyordum tabii ama bitecek gibi değildi. Bir taraftan da böcek öldürmenin hayvanseverlerce nasıl karşılanacağını kestiremiyordum. Mamafih, böceklerin hayvan olup olmadığı konusunda emin değildim. Aklım karışmıştı. Gogıl'a, “Böcükler hayvanımı" diye yazdım. “Bunu mu demek istediniz ‘Böcekler hayvan mı'" diye cevap yazdı. Dalgınlık işte! Ne kadar kentli gibi düşünseniz de, ifade ederken aslınıza rücu ediyorsunuz. Uzatmadan söyleyeyim: böcekler hayvandı, hem de hepsi; karınca, bit, pire™ Artık daha sessiz ve sinsice hareket etmek zorundaydım. Öyle de yaptım.

Ta ki toplantı salonunda koparılan o çığlıkları duyuncaya kadar. İçeri girdiğimde sürüye kurt dadanmışçasına herkes bir tarafa kaçışıyordu.

Bizim koca Mete Bey, köşeye sinmiş; Mine hanım ve Suziş sandalyeye 84 çıkmıştı. Zavallı karafatma, nereye gideceğini şaşırmıştı. Koşup yakaladım hemen.

“Korkmayın," dedim. “Baksanıza, ne kadar sevimli!"

Çığlıklar bir kat daha arttı. Ben de dışarı götürüp ayağımla™

Neyse, ayrıntıya lüzum yok. Hemen böcek ilaçlama servisi çağrılıp dernek köşe bucak ilaçlandı. Ancak o günkü korkusuzluğum ve takındığım insani tavır nedense yeterince takdir edilmedi. Uzun süre bu konu üzerine düşündükten sonra şu kanıya vardım: Hayvan olmakla bitmiyordu iş. Meskûn mahale izinsiz girer, zarar ziyana sebep olur ve yahut rahatsızlık uyandırırsanız, hayvan dahi olsanız fark etmiyordu.

Yazın ortalarına doğru derneğe gelen gidenimiz iyice azaldı. Derneğe öğleden önce kimse gelmediğinden kahvaltımı orada hazırlıyordum. O gün de bol soğanlı, sucuklu menemen yapmıştım. Tavayı soğuması için tezgahın üzerine bırakmış, lavaboya gitmiştim. Döndüğümde beynimden vurulmuşa döndüm. Ben menemeni yeme hayali kurarken ne idiği belirsiz bir sokak kedisi bunu çoktan gerçekleştirmişti. Tavanın altına son dil darbesini vurduğu an göz göze geldik.

İlk şoku atlattıktan sonra yavaşça gidip camı kapattım ve süpürgeyi aldım. Tadını çıkara çıkara yapacaktım her şeyi. Bunun kediyle ilgisi yoktu. Gerçekten. Kim yapsa aynı şekilde davranırdım. Tam pozisyonumu almıştım ki, Suziş'in çığlığını duydum: “Saduk!" Olayı olduğu gibi anlattım; meskun dedim, mahal dedim, menemen dedim, dinletemedim. Hayatında hiç menemen yapmamış birinin anlayabileceği bir durum değildi zaten. Defalarca özür dilemek zorunda kaldım.

Hayvansever olmak öyle gözüktüğü kadar kolay değil. Bilgilerimi mütemadiyen güncellemem gerekiyordu. Belli ki mesele, meskûn mahalde ya da zarar ziyanda değildi. Üzerine biraz yoğunlaşınca nihayet işi çözdüm. Bir hayvanın hayvan haklarından yaralanabilmesi için belli bir büyüklüğe erişmesi şarttı. İri kıyım olanlar için boşuna “hayvan gibi" benzetmesi yapılmıyordu. Bütün dünya kıyıya vuran balina 85 ve yahut yeni doğmuş panda bebek için seferber olurken, böceklerin her gün soykırıma uğraması bir kişinin bile dikkatini çekmiyordu. Bu sefer ikna olmuştum. Ezcümle, insanlar basit düşünürdü: büyük küçük...

Ancak hiçbir şeyin gözüktüğü kadar basit olmadığını iki gün önce bir kez daha tecrübe ettim. Tam oldum, anladım derken, yeniden başa döndüm. Feys'ten bir haber okudum;

“Hakkari'de sınırı geçen üç terörist, katırlarıyla birlikte güvenlik kuvvetlerimizce etkisiz hale getirildi."

Etkisiz. Son zamanlarda öldürmek yerine bu kelime kullanılıyordu. Bir hayvansever olarak bu habere duyarsız kalamazdım. Hemen toplantı salonuna koşup, hızlıca haberi okudum.

“İnanabiliyor musunuz," dedim. “Katırları da öldürmüşler!"

Sessizlik hasıl olunca işkillendim. Fazla mı heyecan yapmıştım? Pek tabii. Ölen insanları görmezden gelmem, kabul edilir şey değildi.

“Efem," dedi yaşlı kurt Mete bey. “Hudutlarımıza tecavüz ediyorlar. Behemehal bertaraf edilmeleri memleket için zaruri." Behemehal? Kim kime... Tecavüz nereden çıktı? Katırlardan mı bahsediyordu, emin olamadım. “Vatan mevzubahisse gerisi teferruattır," diye devam etti. Şükür ki, bu bildiğim cümlelerdendi.

“Hakkı'aliniz var efem," dedim. “Önce vatan!"

Benden rol çalmasına izin veremezdim. Fakat içim rahat değildi. Kafam yine karışmıştı. Gogıl'a “Katırlar hududa tecavüz ediyor" diye yazdım. Aboo! Ne resimler çıktı; atlar, eşekler... Kesinlikle bunu demek istememiştim. Kapatana kadar anam ağladı; biri görür de, maazallah! Belki de katırlar saf ırk olmadıklarından hayvan sayılmıyorlardı. Ya da. bilmiyorum, bu konuyu fazla deşmek istemiyorum. En azından şartlar olgunlaşıncaya kadar! Yeri gelmişken size yine babamın kulağıma küpe ettiğim bir sözüyle veda etmek istiyorum: “Devletli ile 86 deli bildiğini işler. Sen kendi işini gör." Atasözü müydü yoksa? Her neyse işte!


 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült