Hikaye

 

 

Harflerimizin Gizli Dünyası

Feyza Hepçilingirler


Söze büyükbaba başladı:

“Bana insanları anlatsana küçüğüm,” dedi. “Bunca yıl yaşadım, gördüğüm tek insan sensin. Onları görmeden, tanımadan ölüp gideceğimi düşünüyordum. Buradakilerin yazgısıdır bu. İnsanlardan söz edildiğini hep duyarız, hatta bizim yaratıcımız olarak benimseriz onları; ama şimdiye kadar hiç görmedik. Nasıldır insanlar, nasıl yaşarlar, ne yaparlar, anlatsana bana...”

“Bana benzerler,” dedi Pelin. “Yani ben onlara benzerim. Yiyip içerler, gülerler, arada bir kızarlar, bazen döverler bile. Benim kadar küçük değildirler, ben en küçüklerinden biriyim. Sizin gibi yaşarlar. Çalışıp kazandıklarını yerler, çocukları olur ve ölürler.”

“Ölürler mi?” dedi Yumuşak. Dedesinin yüzüne baktı. “Tahmin ettiğim gibi,” dedi dedesi. Sonra Yumuşak’a döndü. “Bundan doğal ne var? Yaşayan her canlı ölür.” “Ama ben insanları ölümsüz sanıyordum.” dedi Yumuşak.

“Eski inançlılar öyle söylerler ama,” dedi dedesi. “İşte bak, gerçeği Pelin söylüyor. Onun insan olduğuna inanmıyor musun yoksa?”

“Şey,” dedi Yumuşak. “Bilmem. O kadar küçük ki...” “Aşk olsun,” deyip dudaklarını sarkıttı Pelin. “Demek arkadaşların gibi sen de benim insan olduğuma inanmıyorsun.”

“İnanıyorum, inanıyorum.” deyip gönlünü almaya çalıştı Yumuşak. Sonra dedesine döndü: “Dede, bu gece bize o güzel masallarından anlatır mısın?”

“Anlatırım tabii,” dedi dede. Yumuşak’ın konuyu değiştirmeye çalıştığını anlamıştı. “Pelin dinlemek isterse anlatırım.”

“Ben masal dinlemeye bayılırım.” dedi Pelin.

Ama masal için, zaman erkendi daha. Herhalde annesinin yaptığı gibi yatağa girince anlatacaktı büyükbaba. Pelin, öğrenmek istediği birçok şey olduğunu düşündü. Söze nereden ve nasıl gireceğini bilemiyordu.

“Şey,” diye kekeledi. “Sizin ülkenizin özel bir adı var mı? Cinler ülkesi, devler ülkesi, cüceler ülkesi gibi.” Yumuşak, kızmaya hazırlanıyordu ki büyükbaba katıla katıla gülmeye başladı.

“Tabii var,” dedi. “İnsanlar bilirler bu adı, çünkü onlar koymuşlardır. Yakın zamanlara kadar ülkemizin adı ‘Alfabe’ idi. Son yönetimsel değişiklikten sonra ‘Abece’ oldu. Son seçimlerde C’yi de kattık yönetime. A’nın ve B’nin yanma.”

Pelin’in gözleri kocaman açıldı:

“A yönetici mi?”

“Evet,” dedi büyükbaba. “A yöneticidir ve ünlülerin temsilcisidir. Biz yani ünsüzler daha çok olduğumuz için iki temsilcimiz var. B ile C. C son seçimlerde katıldı.” Pelin, söylenenleri düşünmeye başlamıştı. Yumuşak: “Kurtuluş Savaşı’nı da anlatsana dede.” dedi.

Dede, Pelin’e baktı.

“Atatürk’ü bilir misin?” diye sordu.

“Kim bilmez Atatürk’ü?” dedi Pelin. “Siz beni yalnız küçük değil, galiba aptal da sanıyorsunuz.”

“Hayır, öyle bir şey söylemedim,” dedi dede. “Atatürk yalnız sizin değil, bizim de kurtarıcımızdır. O yüzden sordum. Burayı, yani ülkenizi yurt edinmemizi Atatürk’e borçluyuz.”

Sonra da tatlı tatlı anlatmaya başladı. Yalnız Pelin değil, Yumuşak da zevkle dinliyordu dedeyi. Böyle tatlı tatlı anlatarak öğretmişti her şeyi Yumuşak’a. Dinleyene neredeyse yaşatırdı anlattıklarını. Pelin’i de ağzının içine baktıra baktıra, kendilerinden önce burada yaşayan biçimsiz harfleri, ne kadar uyuşuk ve tembel olduklarını anlattı. Atatürk kovmuştu onları; ama hepsi gitmemişlerdi. İşte insanların bilmediği buydu. Gizlenen, saklanan; ama ortalık yatıştıktan sonra ortaya çıkıp saldıran eski harflerle nasıl savaştıklarını kimse bilmiyordu. Dedeye göre, bilmeleri de gerekmiyordu zaten. Çünkü bu, onların Kurtuluş Savaşı’ydı. insanlar tarafından övülmek için savaşmamışlardı. Yurtlarım ele geçirmek isteyen o miskin harflere karşıydı savaşları. Sonunda kesin bir yengi kazanarak, tümünü geldikleri yere, yani asıl yurtlarına geri göndermişlerdi. Yeniden burayı ele geçirmeye kalkarlarsa, yeniden savaşmaları gerekeceğini söyledi son olarak.

Pelin’e göre dedenin pek savaşacak hali kalmamıştı. Gene de savaşmaktan neden söz ettiğini açıklamasını istediği için,

“Savaşmayı seviyor musunuz?” diye sordu.

“Hayır,” dedi dede. “Savaşlardan nefret ederim. Ama bağımsızlık savaşları başkadır, biliyor musun?”

Hayır, Pelin, bağımsızlık savaşlarının öbür savaşlardan ne gibi bir farkı olduğunu bilmiyordu. Yanıt bekliyor mu diye dedenin yüzüne baktı. Beklemiyordu. Kendisi yanıtlayarak anlatmasını sürdürdü.

“Bağımsızlık savaşları kutsaldır. Çünkü yalnız kendinin değil, senden sonra yetişecek kuşakların da özgür ve bağımsız olmasını sağlar. İnsanları ve harfleri, başkalarının kölesi olmaktan kurtarır.”

Pelin, başını salladı; ama pek anladığı söylenemezdi.

“Siz insanlar harflerin ulusal onurlarına bu denli düşkün olabileceğini kavrayamazsınız kuşkusuz. Ama öğreniyorsun işte, insanların bilmedikleri bir savaşı başarıyla bitirdik biz ve gerekirse tekrar savaşmaya hazırız. O eski Arap harflerine, gelip yurdumuzu yeniden işgal etme fırsatını asla vermeyeceğiz.”

Dede anlattıkça heyecanlanıyor, heyecanlandıkça daha coşkulu anlatmaya başlıyordu. Yaşlı bir harf olarak böyle bir heyecanın kendisine iyi gelmeyeceğini düşünemediği gibi Pelin’in anlattıklarını kavrayamayacağını da görmüyordu.

Pelin’in esnemeye başladığını görene dek sürdürdü konuşmasını, bunu görünce de birdenbire kesti ve:

“Haydi bakalım,” dedi. “Sizin uykunuz gelmiş. Doğru yatağınıza.”

Büyükbaba altına aldığı ayağını uyuşukluktan kurtarmaya çalışıp bahçenin yumuşak toprağı üstüne serdikleri kilime dayadığı kolundan güç alarak kalkmaya çalışırken Yumuşak atıldı:

“Bize masal anlatacağınıza söz vermiştiniz ama...”

“Beni bu kadar konuşturduğunuz yetmedi mi?” dedi gülerek. Sonra da ekledi. “Peki peki, anlatırım. Siz gidip yatıncaya dek, ben de azıcık soluklanayım hele.”

Yumuşak’ın annesi yer yatakları açmıştı küçükler için. Pelin’e en büyük ve köşedeki yatağı ayırmıştı. Kendisine verilen geceliği giydi Pelin. Bu, herhalde Yumuşak’ın annesinindi ve çok genç olduğu zamanlardan kalmıştı. Gene de küçük geldi. Onlardan ne kadar iri olduğunu anladı ve belli belirsiz bir büyüklük duygusu kapladı içini. Merak ve özlemle beklediği büyüklük günlerine göz açıp kapamak kadar süren bir zaman içinde ulaşmıştı sanki. Etrafını saran küçük yataklara bakarak tümünün annesiymiş gibi duyumsadı kendini. Yedi cücelerin Pamuk Prensesiydi Çevresinde yediden çok yatak vardı gerçi; ama bu, Pelin’in prensesliğini etkilemezdi. Yedi cücenin değil de, on yedi, yirmi yedi cücenin prensesi olsa bile, masal önemli ölçüde değişmiş sayılmazdı. Masalın buna bir itirazı olacağını sanmıyordu Pelin.

Yatağın içinde kasılarak oturdu. “Pamuk Prenses olmak ne güzel!” diye düşündü. Düşlerinde sık sık Pamuk Prenses olurdu; ama kendini prensesliğe bu geceki kadar yakıştırdığı hiç olmamıştı. Eksik olan minik yataklarıyla cücelermiş demek.

Yumuşak da hazırlanmış ve yatağının içine girmişti. Büyükbabanın gelmesini beklerken, küçük Yumuşakları cüce olarak düşünmesinin doğru olup olmadığını sordu kendine Pelin. Bilseler herhalde alınırlardı. Bir şey söylemeseler bile, alındıklarını anlardı Pelin. Ağabeyleri Yumuşak’a benziyorlarsa çok onurlu olmalıydılar. Küçük olmak, onurlu olmayı engellemiyordu.

“Uyumak için masala gereksinmeniz olduğunu hiç sanmıyorum,” dedi dede yattıkları odaya girince. “İkinizin de gözleri kapanıyor.”

“Anlatacaktınız ama, söz vermiştiniz.” dediler.

“Peki, anlatırım,” dedi dede. “Dinlemeye hazır mısınız siz?”

“Hazırız.” dediler yine ikisi birden. Dede uyarmak zorunda kaldı onları.

“Bağırmamalısınız. Küçük kardeşler uyuyor.” Eliyle uyuyan minik ğ’leri gösterdi. Öyle güzel uyuyorlardı ki, Pelin onları cüceler diye düşündüğünden bir kez daha utandı. Cüce olmak kötü bir şey değildi kuşkusuz; ama cüceler boyları kısa olan büyük insanlardı. Küçük ğ’ler cüce falan değil, düpedüz küçük birer çocuktular. Sanki annelerinin gelip uykularında onları öpmesini bekliyorlarmış ya da düşlerinde şu anda anneleri tarafından öpülüyor larmış gibi gülümseyerek uyuyorlardı.

Yumuşak, yatağını biraz daha Pelin’e doğru çekip dedeye yer açtı. Sıcacık sokulan Yumuşak’ın yanında kendini bir kez daha anne gibi duyumsadı Pelin. Evcilik oyununda çoğu kez yaptığı gibi bir yığın küçük bebeği vardı işte. Yumuşak da yalancıktan kocası olmuş, yanında yatıyordu. Kolunu Yumuşak’ın başının altından dolayarak sarıldı ona ve evde, yatarken bile takmak zorunda olduğu şapkasının altından çıkan terli saçlarının dibini sıcacık öptü.

“Hazırız.” dediler dedeye ılık bir sesle. Dede de masalını anlatmaya başladı.

“Şimdi size anlatacaklarımı masal yerine dinleyebilirsiniz.” diye söze başladı dede. “Ama aslında gerçek bir olaydır ve bizim en yakın akrabamız olan G’lerin başından geçmiştir.”

“Benim teyzem olan G, o zamanlar genç ve çok güzel bir kızmış. Öylesine güzelmiş ki kuşlar onun güzelliğini görebilmek için gelip başına konarlarmış. Sonra kendilerini unutur, yuvalarındaymış gibi davranmaya başlarlarmış. Eğilip tekrar tekrar yüzüne bakabilmek için uçmayı unutanlar olurmuş. Arılar, çiçek sanıp ondan bal almaya kalkışırlar, çiçekler ise kendilerinden daha güzel olduğu için kıskanırlarmış onu.

İşte bu G Teyze günün birinde gül yetiştirmek hevesine kapılmış. Bahçesini güzelce kazıp toprağı düzeltmiş, gübrelemiş ve az bulunur gül fidelerini eliyle teker teker dikmiş bahçesine. Kasabada o yaz bir gül yarışması yapılacağından haberi bile yokmuş.

Ama gül yarışması yapılmasını sağlayan ve kendisinin kazanacağına inanarak büyük bir ödül koyduran H için durum farklıymış. Çok büyük bir iddiayla yetiştirmeye çalışıyormuş güllerini. Ondan iyi gül yetiştirecek birinin çıkacağım aklına bile getirmiyormuş. Önüne gelene, yarışmaya hazırlandığını, büyük ödülü kendisinden başka kimsenin alamayacağını söyleyip duruyormuş.

Derken yarışma günü gelmiş. H yetiştirdiği en güzel gülü alarak yarışmaya gitmiş. Bütün gül üreticileri de oradalarmış. Herkes H’nin gülünün en güzel gül olduğunda birleşmişken, yarışmayı son anda öğrenmiş olan G Teyzem, elinde kıpkırmızı bir gülle çıkagelmiş. Öylesine güzelmiş ki kırmızı gül, herkes büyülenmiş gibi gülün çevresini sarmış. Gözlerini gülden ayıramıyorlarmış ve teyzemin arkasında güle baka baka ilerleyen küçük bir ordu oluşturmuşlar. Yarışmanın seçici kurulu hiç düşünmeden teyzeme vermiş o yılın büyük ödülünü. Teyzem ödülünü, ödülle birlikte verilen armağanlarını ve gülü almış uzaklaşırken, ardından koşa koşa H’nin geldiğini duymuş. H yetişmiş ve yalvarmaya başlamış teyzeme. Bu güzel gülü nasıl yetiştirdiğini, eğer bir sırrı varsa kendisine söyleyip söyleyemeyeceğini sormuş. ‘Gül gibi yetiştirdim.’ demiş teyzem kısaca ve kucağında taşıdığı saksıyı H’ye vermeyi teklif etmiş. H sevinçten havalara uçmuş. Kırmızı gülü saksısıyla birlikte kucaklayıp koşmaya başlamış. Sevincinden teyzeme teşekkür etmeyi bile unutmuş.

Ertesi yıl yarışmaya yine büyük iddialarla hazırlanmış H. Çünkü teyzemin verdiği gül fidesini çoğaltmış ve bütün bahçesini, bakanların gözlerini ayıramayacakları güzellikteki kırmızı güllerle doldurmuş. Yarışma günü de içlerinden en güzelini seçerek yarışmanın yapılacağı alana getirmiş. Herkes kırmızı gülün etrafını sarmış ve birbirlerine ne kadar güzel bir gül olduğunu söylemeye başlamış. Teyzem görünürde yokmuş daha ve herkes onun yarışmaya katılıp katılmayacağını merakla bekliyormuş.

Az sonra teyzem görünmüş. Kucağında sarı bir gül varmış bu kez. Görünüşü çok güzelmiş ve orada bulunanların tümü gülerek bu yeni güle bakıyorlarmış. Derken gülme herkese sıçramış. Herkes kahkahalar içinde sarı gülün güldüğünü söylüyormuş birbirine. Az sonra tümü inanmış sarı gülün güldüğüne ve gülerken çevresinde bulunanları da güldürdüğüne.

Seçici kurul, bu gülen ve güldüren gülden daha çok ödüle hak kazanan bir başka gül bulamamış. Teyzem gene ödülü, armağanları ve gülüyle oradan uzaklaşırken H’yi anımsamış. Dönüp bakmış, gerçekten H arkasından koşarak geliyormuş. ‘Anladım,’ demiş teyzem. ‘Bu gülü de istiyorsun.’ Sarı gülle birlikte kazandığı tüm armağanları da hiç düşünmeden H’ye vermiş.

‘Artık gülen ve güldüren gül bende. Kimse ödülü benden alamaz.’ diye düşünüyormuş H ve bir yıl sonraki yarışma için büyük hazırlıklar yapması gerekmediği kanısındaymış.

Fakat bir yıl sonra başka bir şey olmuş. Seçici kurul ödülü H’nin gülen gülüne vermeden önce teyzemi beklemenin uygun olacağını söylemiş. ‘Bundan daha etkileyicisini getiremez ya...’ diyormuş H. ‘Ödül benim hakkım. Niye bekleyelim G’yi?’

Ama teyzem görünmüş uzaktan. Konuşmaları kesip teyzemin yaklaşmasını beklemişler. Teyzem yaklaştıkça bir ağlama isteği dolduruyormuş içlerini. Teyzem yanlarına geldiğinde, kucağında taşıdığı kapkara güle bakamayacak kadar gözyaşlarına boğulmuş durumda bulmuş onları. Hıçkırıklar içinde, ‘Güzel bir gül olmalı, değil mi?’ diye birbirlerine soruyorlarmış. Gözlerinden akan yaşlardan gülü göremiyorlarmış çünkü. H şaşkınlık içinde kalmış. ‘Bu işin mutlaka bir sırrı var.’ diyormuş ve teyzemi, kendisine bu önemli sırrı açıklamadığı için suçluyormuş. ‘Eğer bir sır sayılırsa,’ demiş teyzem, gülle birlikte, armağanlarını ve kazandığı ödülü H’ye verirken, ‘Bu işin sırrı, yaptığıma güvenmekten ve en iyisini başaracağıma duyduğum inançtan başka bir şey değil.’ Sonra daha uzun açıklamış H’ye ve orada bulunup H gibi düşünenlere, bu gül yetiştirme işinde bir sihir ve büyü aramaya kalkışanlara. ‘İlk yılın gülüne,’ demiş. ‘Kendi güzelliğimi verdim. Çünkü o zamanlar güzel olduğumu düşünmekten başka bir şey yapmıyordum. İkinci yıl ise güzelliğin çok da önemli olmadığını, yaşanan yaşamı güzelleştirmenin daha önemli olduğunu kavramıştım. Bu yüzden gülerek baktım gülüme. O da güldü ve gülmesiyle herkesi mutlu edip güldürdü.’

Dinleyenler sabırsızlanmışlar, ‘Peki; ama ya bu yılki gül... Ya o kapkara gül... Ona ne diyeceksin?’ diye sıkıştırmışlar teyzemi. ‘Haa...’ demiş teyzem. ‘O gül için sizden özür dilemem gerekiyor. Böyle bir şeyin olmasını istemezdim; ama oldu işte. Bu yıl içinde annemi yitirdim. Öyle çok üzüldüm ki hep ağladım. Ağlamadan bakamadım güllerimin yüzüne. Bu yüzden karardı yüzleri ve bu yüzden böyle ağlatıcı oldular.’”

Dede, masalını kesip küçüklere baktı. İkisi de uyumuştu. “Sonunu dinleyemedikleri için kim bilir ne kadar üzülecekler yarın.” dedi kendi kendine. Yarın sorarlarsa sonunu yeniden anlatabileceğini düşündü; ama masalın noktasını koymadan kesmek istemedi. Onlar dinlemiyor da olsalar, başladığı işi bitirmek alışkanlığındaydı dede. Sanki küçükler dinliyorlarmış gibi:

“Sonra çocuklar,” dedi. Durup güldü söze böyle başladığına; ama gene de anlattı. “G Teyzemin söylediklerinden herkes kendine göre anlamlar çıkarmış; ama H demiş ki kendi kendine: ‘Evet, ben yaptığım işe böylesine bütün benliğimi vermiyordum. Başarısızlığımın nedeni buymuş demek. G’den aldığım fidelerle ödülü alacağımı sanıyordum ve ödülden başka bir şey düşünmüyordum. Oysa ödül değil, asıl önemlisi insanın yaptığı işten mutluluk duymasıymış.’ Böyle demiş H ve yalnız gül yetiştirmekte değil, yapacağı her işte başarılı olacağına duyduğu güveni yineleyerek uzaklaşmış oradan.”

Dede masalını bitirmişti. Çocukların tümünü dolaştı. Üstünü açmış olanları örttü, öpülmeye uygun durumda yatanların alınlarına birer öpücük kondurdu ve gözleriyle iyi uykular diledi tümüne. Kendi yatağına giderken minik ğ’lerle Pelin’i düşleriyle baş başa bıraktı.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült