Hikaye

 

 

Güz Kızılı

Tomris Uyar


— Bir bayan geldi ablacığım, dedi Nalan azarı hak ettiğini bilen bir çocuğun ürkekliğiyle. Bu saatte dinlenir, görüşemezsiniz dedimse de dinlemedi, aşağıda salonda bekliyor, gerekirse saatlerce beklermiş.

— Öff yani bir bu eksikti, diye bağırdı Dürdane Hanım, usanç yüklü bir öfkeyle. Sen adam olmazsın kızım, canın çıkar bu şapşallık huyun çıkmaz... Sonra da, daha yapışkan bir müşteriyi atlatmayı bile beceremezken kalkmış santralde çalışmak istiyorsun.

— Ama ablacığım... Nalan'ın dudakları titriyordu.

— Sakın zırlamaya başlama. Koş, şu perdeleri aç da bakalım senin sayende kötü başlayan bugün nasıl bir günmüş.

— Başüstüne ablacığım, diyerek pencereye koştu Nalan.

— Sahi... Bir daha bana müşterilerin yanında ablacığım dersen fena yaparım, bilmiş ol. Geçen sefer bağışladım ama..

— Demem ablacığım, söz.

Nalan’ın parmak uçlarında yükselip kalın kadife perdeleri aralamasını, özenle iki eşit öbeğe bölmesini izledi.

“Bundan ne köy olur ne kasaba” diye geçirdi içinden. “Kafa çalışmıyor, bacaklar eğri, dişler çarpık çurpuk, ses berbat.”

Ama avludaki ağacın güzkızılına dönmüş yapraklarını görünce birden yumuşadı: “Belki dişlerini yaptırmaya değer, gözlerinin yeşili açığa çıkar, bakışları da anlamlı, sanki sersem kafasından sinsi bir şeyler geçiyormuş gibi... Bacakları saymazsak vücudu fena sayılmaz... Sesi de belki biraz olgunlaştığında...”

Dürdane Hanım’ın duygu iniş çıkışlarına bir türlü ayak uyduramayan Nalan, bu yumuşamayı ensesinde duydu. Yüzünü döndü:

— Bakın, güneşli bir sabah ablacığım, diye gülümsedi.

— Havanın senden sorulmadığı belli zaten, boşuna gülümseme. Sen git kahvemi getir. O kadın da beklesin bakalım. Şu beyaz önlüğü çıkar, sinirimi bozuyor.

Nalan gidince, camı açtı, ılık güz esintisini içine çekti. Kahvesinin on dakika gecikmesinden çok daha önemli olan, kendine ayırdığı bu sabah saatlerine bir yabancının el atmasıydı. Bu gidişle özel bölmesinin bir anlamı kalmayacaktı. Uzak bir semtte bir çatı katı mı tutsaydı?

O sabah da her zamanki gibi sekiz buçukta, çalar saatin ziliyle uyanmış, banyo köpüğünün rengini ve kokusunu özenle seçmiş, küvetin dalmasını beklerken odasının loşluğunda bir sigara tüttürmüştü. Kaynara yakın, üstünden buğular tüten suyun arındırıcılığında, yirmi dakikasını geçirdikten sonra banyonun ışığını açmış, bonesinden taşan birkaç ıslak teli eski model maşasıyla dışardan doğal görünecek bir düzene sokarken aynada kendini incelemişti. Evet, altmış yaşını aşmasına karşın hala çekici olmasını, eski kilosunu korumasını bu şaşmaz bakıma borçluydu. Sonra odasına dönmüş, yine loşlukta, aynaya gereksinim duymaksızın, artık ezbere bildiği bedenini canlandırıcı bir yağla tepeden tırnağa ovmuş, yüzüne nemlendirici sütünü, gözaltlarına kırışık giderici kremini sürmüştü. Ona çeyrek kala getirilecek kahvesini beklerken.

Özen denilen şeyin önemini yanında çalışanlara bir türlü anlatamıyordu. Saçlarının parlak ve canlı kalmasını istiyorlarsa, sık sık fön yaptırmaktan, boyuna değişik renkte boyalar denemekten kaçınmalıydılar: Genç yaşta, daha beyazlar çıkmamışken, kınayla pekala yetinebilirlerdi. Daha ilk bakışta ucuz olduğu anlaşılan makyaj malzemelerini, reklamlara düşmüş şampuanlarla kremleri kapışacaklarına pahalı ama yıllar yılı gidecek bir bakıma yatırım yapabilirlerdi. Ama dinleyen kim?

Kapıyı usulca tıklatıp kahve tepsisiyle giren Nalan'a acıyarak baktı:

— Hala bekliyor mu aşağıdaki?

— Evet ablacığım. Sizi görmeden gitmeyecekmiş.

— Kuaföre gitti demeyi de mi akıl edemedin?

— Bu saatlerde dinlendiğinizi biliyor ablacığım.

— Adını söyledi mi peki?

— Hülya’ymış.

“Soyadını söylemediğine göre demek iş için gelmemiş” diye düşündü Dürdane Hanım. “Kim bilir hangi Hülya, nerden aklımda kalsın? Ya Hülyalığa özenirler, ya Ebru, Gamze, Şebnem'liğe. Sonuçta ortaya sırılsıklam budalaları bile kandıramayan bir dansöz ismi çıkar: Ebru Ezgi, Gamze Göze, Şebnem Şener gibi... Tamam, eski adlar piyasada tutulmuyor, orası öyle. Ama neden? O ada yaraşmak ayrı bir çaba, farklı bir kültür istiyor da ondan. Mehlika olmak kolay mı? Yakıştıramıyorsan üstünden dökülür, taşıyamazsın, sap gibi kalırsın. Gelgelelim derdin ahmaklara seslenmekse Hülya yeter de artar!”

— Yalnız, şey, dedi ablacığım, asıl Hülya dedi.

Dürdane Hanım, böğrüne sivri bir şey saplanmış gibi kalakaldı bir an:

— Nasıl yani? dedi hırıltılı bir sesle.

— Hakiki Hülya'ymış, öyle dedi.

— Neden baştan söylemedin sersem? diye yatağından fırlarken kahvesinin birazını üstüne döktü.

— Söyleyecektim de bırakmadınız ki ablacığım, dedi Nalan gözyaşlarına boğularak. O kadar öfkeliydiniz ki çekindim.

— Kes zırlamayı da aşağı koş, on dakika sonra burada olmasını söyle ona... Ben de o arada... Kat pantolonum nerde? Getir çabuk.

Dürdane Hanım’ın elinin ayağına dolandığını ilk kere gören Nalan, serinkanlı bir sesle konuştu:

— Birkaç kahve damlası yüzünden bornozunuzu çıkartmayacaksınız herhalde ablacığım. Ben aşağı koşmadan önce ıslak bezle silerim lekeyi, hemen kurur. Bornozunuz perdelerle aynı renkte, sizi sultan gibi gösteriyor doğrusu bu allar.

— Al değil şarabi, diye düzeltti Dürdane Hanım.

Aslında biraz zaman kazanması, çarpıntının geçmesini beklemesi iyi olurdu.

— Peki, yalnız çabuk ol.

— Zaten eski bir tanıdığımız galiba, diye seslendi Nalan banyodan, bezi ıslatırken. Yani dinlenme saatlerinizi bildiğine göre aklında böyle kalmışsınız, böyle kalın. Ben lekeyi siler silmez...

“Hiç de sandığım kadar aptal değil” diye düşündü Dürdane Hanım. “Hatta kurnaz, şimdilik sindirmişim onu.”

Nalan çıkınca aynaya koştu. Yanağına hafif bir allık sürdü. Bal rengi saçlarını çarçabuk fırçalayarak omuzlarına döktü, bornozunun kuşağını ıslaklığı örtecek şekilde sarkıttı. Pencerenin başındaki koltuğuna yıllardır hiç kalkmamış gibi oturdu.

Kapı tıklatılınca:

— Girin! dedi kayıtsız bir sesle... A! Sen miydin Hülyacığım?

Ama ayağa kalkmadı. Onun yaklaşmasını bekledi.

— Merhaba ablacığım. Seni o kadar özledim ki bilemezsin!

— Dur dur, beni öpmeye kalkışma sakın! Nezleden kırılıyorum. Geç şöyle.

— Hiç değişmemişsiniz ablacığım. Nasıl bıraktıysam aynısınız.

— Kahve mi istersiniz, çay mı Hülya Hanım?

Kapıda bekleyen Nalan soruyordu.

— Çay lütfen, dedi Hülya.

Nalan’ın yüzündeki gülücüğü yakalayan Dürdane Hanım “Bana da çay” diyecekken duraladı:

— Bana koyu bir kahve yap Nalan. Deminkinin tadını pek çıkaramadım biliyorsun.

Bir an, neden alttan aldığını düşündü. Kendisine yakışmayan bir alçakgönüllülük göstermiş, Nalan'la bir giz paylaşmıştı. Kızın sesinin tınısındaki beklenmedik olgunluk, dudaklarının kıyısında beliren daha önce hiç yakalamadığı profesyonel gülümseyişle birleşince düpedüz ürkütücü olmuştu. “Amaan saçmalıyorum! İyi belirtiler bunlar, demek biraz emek verilse adam olabilir bu kızcağız.”

— Eee, nasıl gidiyor bakalım? diye sordu Hülya’ya baş başa kaldıklarında.

— N'olsun ablacığım? Bütün gün dükkanda kasa başında oturuyorum. Sıkıldım artık.

— Teşekkürün de böylesi yani! derken çatlak bir kahkaha attı Dürdane Hanım.

— Yok ablacığım, sen yanlış anladın dediğimi, ben seni, burayı ne kadar özlediğimi söylemek istiyordum..

Çalan telefonu hızla kaptı Dürdane Hanım:

— Tabii, bağla kızım... Nasılsınız beyefendi? Özlettiniz kendinizi doğrusu. Evet anlıyorum, Gamze izinde ama Burçak'ı gönderebilirim. Zaten bankaya gidecekti. 16.30'da işi biter. Bankanın önünde tabii. Her zamanki gibi. Hem onun İngilizcesi daha iyidir... Hürmetler bizden.

— Hülyacığım, sana gelince, dedi işini bağlamış bir işveren havasında. Aklımda yanlış kalmadıysa sana bir yıl boyunca buraya uğramamanı söylemiştim, ev hayatına alışana kadar.

— Biliyorum da çok yalnızlık çekiyorum, ablacığım. İstanbul'a gelmişken yüzünü bir göreyim dedim, çok mu yani?

— Tabii ki değil, dedi Dürdane Hanım yüreğini kaplayan sevinç fışkırtısını gizlemeye çalışarak. Önemli olan, senin iyiliğin. Yeni hayatına alışman için bir süre eskisinden uzak kalman gerekir, diye düşünmüştüm. Altı ay bile dolmadı daha.

— Ya o pırıl pırıl hayatı istemiyorsam? Ya şimdiden pişmansam? Burayı çok özlediysem?

— Zamanla geçer onlar, güvende olacaksın.

Konuyu değiştirmek istercesine bir sigara yaktı:

— Kocanla aran nasıl? Baştan beri gözüm tutmuştu onu.

Yanıtı kestirmiş gibi gözlerini kaçırdı, güzkızılı yaprakları güneşte titreşen ağaca baktı.

— Kendisi iyi bir insan aslında, dedi Hülya'nın sesi. Ama ne fark eder ki? Ben sıkıldım.

Dürdane Hanım, bir süre suskun kalmaya, bu şımarıklığa son verdirmeye hazırlandı:

— Ev kadını olmak kolay iş değildir Hülya, hele çalışan bir ev kadını olmak.

— Ablacığım, kiramızı sen ödüyorsun, eşyalarımızı sen aldın, işimi sen ayarladın. Adam bir de kötü mü olacaktı yani?

“Sende de kuş kadar beyin varsa!” diye patlayacaktı ki, Nalan tepsiyle içeri girdi.

Önce Hülya'nın önünde durdu, çay fincanını kibarca sehpaya koydu.

— Teşekkürler. Şey... galiba yenisiniz, adınız ne sizin?

— Nalan.

— Teşekkürler, Nalan.

— Bir şey değil efendim.

Sonra, çok ama çok yavaş adımlarla Dürdane Hanım'a doğru yürüdü.

— Buyurun hanımefendi.

Dürdane Hanım, “Kaltak!” diye bağırmamak için güç tuttu kendini. “Korkulur bu çokbilmişten, her numarasının kılıfı hazır. Neden önce Hülya'nın çayını verdiğini sorsam, konukların önünde nasıl davranacağımı siz öğretmemiş miydiniz ablacığım, der şimdi.”

Nalan kapıyı kapatırken Dürdane Hanım:

— Kızın kocaman olmuştur artık, okuyor mu bari? diyordu.

— Sayende ablacığım.

— Babası arıyor mu ara sıra?

Sonra sesler uzaklaştı.

Nalan, kırmızı yok kırmızı değil şarabi halıyla kaplı merdivenden inerken duvara dizilmiş resimlere baktı. Her inişinde, çıkışında bakardı da bu keresinde yeni bir şey çarptı gözüne: Dürdane Abla'nın ünlü ressamların kopyalan dediği bu resimlerdeki çıplak kadınların hepsi Hülya Hanım'a benziyordu: sarışın, pembebeyaz, tombul. Bazıları, sanki yalnızca yıkanmak için soyunmuşlardı, o kadar masumdular.

“Güzel de kim yutar bu numarayı?” diye düşündü içinden. Bir gün bu kuruluşun yöneticisi olduğunda bu tür ucuzluklara asla başvurmayacaktı.

— Anlattıklarının hiçbiri beni ilgilendirmiyor aslında, dedi Dürdane Hanım. Saçmalıyorsun sen. Nalan’a sorsam, daha ilginç şeyler anlatabilirdi.

— Ama valla doğru konuşuyorum ablacığım. Beni elimden tuttun, doğru bildiğin yolu çizdin, hiçbir yardım esirgemedin, nankörlük etmek istemem ama bana yaramadı. Nalan diyorsun ya, belki o ilk baştan karşı çıkardı sana, “Sen sanki evlendin de mi biliyorsun ablacığım?” derdi. Ben safımdır.

— Ahmaklığa ne zamandan beri saflık deniyor? Geleceğini güvenceye almak için her türlü özveride bulunan duraladı, doğru sözcüğü aradı velinimetine dil uzatıyorsun sen... Sizler kim, ben kim? Ben olsam, evlenince altı ayda on kilo falan alır mıydım senin gibi? Gözaltlarında torbalar var üstelik.

— Dedim ya, kasa başında oturmaktan, gün ışığına çıkmamaktan ablacığım.

Onun sessizce ağlamaya başladığını görünce yine pencereden dışarı baktı Dürdane Hanım. Bu iş burada bitmeliydi.

— Bana uğramanın asıl nedenini söylesene. Çabuk ol. Biliyorsun, birazdan günlük işler başlayacak.

— Eskilerden Eşref burada mı hala? diye sordu Hülya, kız çocuğu sesiyle. Onu çok sevmiştim biliyorsun. Neyse... Ekip amiri Nurettin amca nasıl?

— Hepsi iyiler, birazdan gelirler, dedi Dürdane Hanım, inandırıcılığı kalmamış bir katılıkla. Tamam, tamam anladık. Herkesi özlemişsin. Asıl derdin ne senin?

— Benim o kırmızı tül giysim vardı ya ablacığım, atmadıysan onu almak istiyorum.

— Niçinmiş?

— Evde ara sıra giyerim yalnızken, özlem gideririm diye.

Dürdane Hanım bu anda bocalamaması gerektiğini biliyordu.

— Onu Nalan’a verdim, dedi, geri isteyemem artık. Hem zaten sen o giysiye sığamayacak kadar şişmanlamışsın gördüğüm kadarıyla.

— Peki, o zaman kalkayım bari, dedi Hülya.

Kızarmış gözlerini gizlemek için çantasından çıkardığı güneş gözlüğünü taktı.

— Bir sigara içecek vaktin var daha, dedi Dürdane Hanım kırık bir sesle.

— Sağol ablacığım da kalkayım izninle.

Nalan odaya girdiğinde Dürdane Hanım'ı diz üstü çökmüş buldu, ağlıyordu. Galiba sandığından çıkardığı kırmızı bir şeyebir gece elbisesi mi ne?sarılmıştı.

Boşalmış fincanları tepsiye koyarken bir daha baktı ona. Altlığı sökülmüş, kırık bir heykele benziyordu. Yaşlanmıştı, çökmüştü, bir saatte üstelik.

— Bir şey ister miydiniz Dürdane Hanım? dedi zafer sarhoşluğunu gizleyen saf bir sesle.

Önce:

— Hayır! dedi Dürdane Hanım.

Sonra ona bir bakış atınca:

Peki, dedi, bir kahve daha.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült