Güvercinliğimin Öyküsü

Isaac Babel


Bay M. Gorki'ye

Çocukken hep bir güvercinliğim olsun isterdim. Hayatım boyunca hiçbir şeyi bu kadar çok istememiştim. Fakat babam, güvercinlik yapmam için gerekli tahtayı almak ve içine konacak üç çift güvercin için dokuz yaşıma kadar bana bir söz vermedi. O zaman yıl 1904'tü ve ben, halkımın o zamanlar yaşadığı Kherson bölgesindeki Nikolayev kentindeki ortaokulun hazırlık sınıfına giriş sınavına hazırlanıyordum. Daha sonra bu bölge haritadan silindi ve halkımız, tüm kasabamız Odessa bölgesine taşındırıldı.

Sadece dokuz yaşında idim ve hararetle sınavlara hazırlanıyordum. Hem Rus dilinden hem de aritmetikten en yüksek notlardan aşağı aldığım olmuyordu. Bizim okulumuzda numerus clausus zordu: Sadece ilk yüzde beş alırdı. Bundan dolayı hazırlık sınıfına girebilen kırk öğrenciden sadece ikisi Yahudi idi. Öğretmenler Yahudi öğrencilere öyle marifetli sorular soruyorlardı ki başka hiçbir öğrenciye böyle sorular sormazlardı. Bunun için babam da güvercinlik vaadine karşılık her iki dersten de açık bir farkla yüksek notlar almam şartını koştu. Beni mutlak bir ölüme mahkûm etmişti. Daimi bir uyurgezerlik halinde sonsuz bir ümitsizlik ve çocuksu bir dalgınlık içindeydim. Ve yine de herkesten daha iyisini yaptım, sınava bu hayallerle gitmiş olmama rağmen.

Kitaplardan öğrenme konusunda maharetliydim. Öğretmenler kurnazca sorular sormalarına rağmen, zekâmın ve korkunç hafızamın varlığından uzaklaştıramadılar beni. Her iki konuyu öğrenmekte ve bunlardan iyi notlar almakta başarılıydım. Fakat sonrasında her şey ters gitti. Marsilya'ya tahıl ihraç eden zahireci Khariton Efrussi birisine 500 ruble rüşvet yedirmişti. Benim notum da A'dan eksi A'ya düştü ve benim yerime küçük Efrussi alındı okula. Babam bu durumu çok fena karşıladı. Altı yaşımdan beri öğrenmem gereken en ince şeye kadar elinden geldiğince beni sınava hazırlıyordu ve bir eksi A onu ümitsizliğe sürükledi. Efrussi'yi dövmek ya da en azından iki hamala para verip onu dövdürtmek istiyordu ama annem onu bu fikrinden vazgeçirdi ve ben gelecek yılki en alt sınıf sınavları için hazırlanmaya başladım. Arkamdaki halkımın, beni hazırlık sınıfı ve birinci sınıf için aynı anda hazırlaması için tuttuğu öğretmen ve ailemin karamsarlığının da bilinciyle üç kitabı da bütünüyle ezberledim. Bunlar Smirnovsky'nin Rusça Grameri, Yevtuşenskiy'in Problemler'i ve Putsykovich'in Erken Rus Tarihi El Kitabı adlı kitaplardı. Çocuklar artık bu kitaplarla hazırlanmıyorlardı ama ben onları satır satır öğrendim ve ertesi yılki Rusça sınavından Karavayev bana rakipsiz bir A artı verdi.

Bu Karavayev kırmızı suratlı, Moskova tniversitesi mezunu, sinirli bir adamdı. En fazla 30 yaşlarındaydı. Erkeksi yanaklarında köylü çocuklarınınki gibi al renk alevlenirdi. Yanaklarından birisine bir siğii tünemişti ve onun üstünde de bir öbek kül rengi kedi bıyığı filizlenmişti. Sınavda Karavayev'in yanında okulda ve tüm bir bölgede büyük gürültü koparmış olan Asistan Curator Pyatnitsky vardı. Asistan Curator bana Büyük Petro ile ilgili bir soru sorduğunda bildiğim her şeyi toptan unutmuş hissediyordum kendimi. Sonun geldiğinin bir işaretiydi bu: Sevinç ve umutsuzluğun ortasına oturmuş upuzun ve keskin bir uçuruma benziyordu bu.

Büyük Petro ile ilgili şeyleri Putsykovich'in kitabından ve Puşkin'in dizelerinden ezbere bilirdim. Hıçkırıklar içinde bu dizeleri okumaya başlarken önümdeki yüzler birden altüst olup bir deste kağıdın karılmış haline döndüler. Ürpermiş, göğüs ve alın ileri bir vaziyette, sesimin son perdesiyle Puşkin'in dizelerini bağırmaya devam ettikçe bu altüst oluş da devam etti. Bu şekilde feryat etmeye devam ettim ve kimse bu gevelemelerimi kesmedi. Kızarmış bir körlük ve mutlak bir özgürlük duygusuyla Pyatnitsky'nin beni onaylamasına salladığı başının ve yaşlı yüzünün dışında hiçbir şeyi göremiyordum. O da durdurmadı beni; sadece Puşkin ve benim aşkıma coşmuş olan Karavayev'e:

"Şu senin ufak Yahudi neymiş be! Şeytan tüyü var bunlarda!"

Ve en sonunda artık bağıramayacak hale geldiğimde de:

"Çok iyi, şimdi koş bakalım küçük dostum" dedi.

Sınıftan çıkıp koridora doğru gidip lazım olacak olan bir paltoyla badanalı duvara yaslandım; trans halinden çıkmaya başlıyordum. Rus oğlanlar makaraya alıyorlardı. Okul zili merdivenin hemen üzerinde bir yerde idi ve müstahdem kırık bir koltukta uyukluyordu. Müstahdeme baktığımda artık kesin olarak gelmiştim kendime. Oğlanlar her taraftan yaklaşıyorlardı bana doğru. Bana çakıştırmak ya da sadece oyun oynamak istiyorlardı ama tam o sırada Pyatnitsky gözüktü koridorda. Tam benim yanımdan geçerken durdu, frakı ağır bir dalga gibi dökülüyordu ardından. Bu iri, şişman ve kalın enseli adamın sıkıntısını fark ettim ve bu yaşlı adama daha bir yakınlaştım.

"Çocuklar" dedi. "Sakın bu delikanlıya dokunmayın!." Ve şişman eliyle nazikçe omuzuma dokundu.

Bana dönerek devam etti. "Küçük dostum, babana birinci sınıfa kabul edildiğini söyle."

Göğsündeki kocaman yıldız parıldadı ve klapasındaki nişanlar şıngırdadı. O muhteşem siyah üniforması içindeki iri gövdesini iri bacaklarıyla oradan uzağa taşıdı. Gölgeli duvarlar arasından kanalda ilerleyen bir mavna gibi geçip, köşeden kıvrılıp gitti ve müdürün kapısında gözden kayboldu. Ufak müstahdem bir çay tepsisinde taşıdığı zili büyük bir ciddiyetle çaldı ve ben de eve, dükkâna doğru koştum.

Dükkânda köylü bir müşteri kararsızlıktan kendini yiyip bitiriyordu. Beni gördüğünde babam, köylüye yardımcı olmayı bırakıp bir karar kıldırdı ve bir an bile tereddüt etmeden söylediğim her şeye inandı. Yardımcısını çağırıp dükkânı kapatmaya başladı. Bana rozetli bir okul şapkası almak için Katedral Caddesi'ne fırladı. Zavallı annem beni çılgın dostlardan korumak için işini yarıda kesmişti. O sırada donuklaşmış gibiydi; olayları anlamaya çalışıyordu. Bana tek bir laf etmiyor ve nefret edermişçesine uzaklaştınyordu beni kendinden. Okula gönderilenler için Kitap'ta uyanlar bulunduğuna, Tanrı'nın onları mutlaka cezalandıracağına ve eğer bir okul şapkası alırlarsa bütün milletin onlara güleceğine inanıyordu. Suskundu annem ve gözlerime bakarak olacakları anlamaya çalışıyordu. Kötürüm bir çocuğa bakar gibi acı bir hisle bakıyordu, çünkü ailemizi ne felaketlerin beklediğini bilen tek kişi o idi.

Ailemizdeki herkes hayra alamet olmayan şeylere inanırlar, hassasiyet gösterirlerdi. Başardığımız her şey bize uğursuz gelmişti. Büyükbabam Belaya Tserkov bölgesinde bir yerde hahamlık yaparmış. Günah işlemekten dolayı işinden kovulmuş ve bir kırk yıl boyunca da arada bir ve kargaşa içinde yabancı dil dersleri vererek yaşamış. Seksen yaşında ise kafasını yemeye başlamış. Leo amcam Volozhin'deki Talmud Akademisi'nde okuyormuş. 1892'de askerlikten kaçmak için Kiev Askeri Garnizonu Komutanlığı'nda görevli birisinin kızını da yanına alarak birlikte dışarı gitmiş. Bu kadınla Kaliforniya'ya, oradan da Los Angeles'a kaçmış ve orada kadını terk ettikten sonra sabıkalı bir evde Malezyalılar ve zenciler arasında ölmüş. Ölümünden sonra Amerikan polisi, Los Angeles'tan bize, ondan kalan siyah, demir kasnaklı kocaman bir sandık gönderdi. Bu sandığın içinden halterler, saç tokaları, amcamın talith'i, yaldızlı tutmacı olan kırbaçlar ve yapma incilerle süslenmiş kutuların içinde çaylar çıktı. Orada aileden bir tek Odessa'da yaşayan çılgın amcam Simon-Wolf, babam ve ben kalmıştık. Fakat babam insanlara güvenirdi ve insanları hep kalbindeki ilk yerlerinde korurdu. İnsanlar bundan dolayı onu affetmez, iyi karşılamazlardı. Babam da hayatının hiçbir şekilde onu sevmeyen, açıklanamaz bir şekilde onunla uğraşan şeytani bir el tarafından yönetildiğine inanırdı. Annem için geriye bir tek ben kalmıştım. Ve ben de tüm Yahudiler gibi kısa, cılızca yapılı ve çalışmaktan başağrıları çeken birisiydim. Annem tüm bunları görmüştü. Ailemizin bir gün yeryüzündeki herkesten daha zengin ve güçlü olacağına olan anlatılması güç bir kuvvetle inanan kocasının yoksul gururuna hiçbir zaman paye vermezdi. Bizim için dilediği hiçbir başarı isteği yoktu. Yakında bir okul ceketi alınacağına da kızıyordu. Razı olduğu tek şey bir fotoğrafımın çekilecek olmasıydı.

20 Eylül 19O5'te okula ilk olarak kabul edilenlerin listesi asıldı. Listede benim de adım vardı. Bütün eş dost ve akrabamız ve hatta büyük amcam Shoyl bile bu listeye bakmaya gitmişti. Pazarda balık satan bu palavracı yaşlı adamı severdim. Nemli ve balık pulları kaplı elleri dünyanın en soğuk ve güzel camukaları kokardı. Shoyl'un diğer insanlardan bir farkı da 1861 Leh ayaklanması ile ilgili uydurduğu hikâyelerdi. Yıllar önce Shoyl, Skavira'da bir taverna fedaisiymiş. I. Nikola'nın askerlerinin Kont Godlevski ve diğer ayaklanmacılara ateş edişini görmüş. Tabii belki de görmemişti. Şimdi Shoyl'un sadece dar kafalı, cahil ve yaşlı bir yalancı olduğunu biliyorum fakat- onun uydurma masallarİnİ hiçbir zaman unutamam. Gerçekten çok iyi hikâyelerdi. Her neyse işte Shoyl bile üzerinde adımın yazılı olduğu listeyi görmeye gitti ve o gece bizim evdeki yoksul baloda oynayıp zıpladı.

Babam baloyu benim başarımı kutlamak için düzenlemişti ve tüm arkadaşlannı-zahireciler, emlakçılar ve bizim oralarda tarımsal makineler satan gezici satıcıları- davet etmişti. Bu satıcılar istedikleri adama bir makine satarlardı. Köylüler ve toprak sahipleri onlardan korkarlardı, çünkü bir şeyler satın almadan onlardan yakalarını kurtarmaları imkânsızdı. Bu satıcılar tüm Yahudiler için en gözüaçık ve en neşeli insanlardı. Partide, üç kelimeden oluşan fakat korkunç uzun süren Hasidik şarkılar söylediler. Şarkıları bitmeksizin, gülünç bir makamla kuyorlardı. Makamın güzelliğini anlamak için ya bir Hasidi ile evlenebilecek kadar iyi bir servete sahip olmak ve onlardan biri olmak ya da onların Volhynian'daki gürültülü sinagoglarını ziyaret etmek gerekliydi. Satıcıların yanında bana eski İbranice ve Tevrat öğreten yaşlı Lieberman da varlığıyla bizi onurlandırmıştı.

Çevremizde Mösyö Lieberman olarak tanınırdı. Ve içmesi gerekenden çok daha fazlasını içmişti Beserabya şarabından. Geleneksel püsküllerinin ucu yeleğinin altından sarkıyordu. Sağlığıma kadeh kaldırdı eski İbranice bir şeyler söyleyerek. Bu şerefe kaldırma sırasında annemi babamı kutladı ve benim tombul yanaklı Rus çocuklarını ve basit, sonradan görme Yahudileri altettiğimi söyledi; tüm düşmanlarımı tek bir savaşla altetmiştim. Kadim zamanlarda Davut Kral da tıpkı benim gibi Goliath'a karşı zafer kazanmıştı ve bizim insanlarımız da bizi çevreleyen ve kanımıza susamış düşmanlarımızı zekâlarının gücüyle yeneceklerdi. Mösyö Lieberman bunları söylerken ağlamaya başladı ve ağladıkça da daha çok içti ve "Yaşasın" diye bağırdı. Misafirler onunla birlikte ortada bir çember oluşturarak küçük bir Yahudi kasabasındaki bir düğün törenindeki gibi eski geleneklere uygun olarak kadril dansı yapmaya başladılar. Balodaki herkes mutluydu. Hatta annem bile ne tadını sevdiği ne de başkalarının nasıl içtiğini anlamadığı halde bir yudum votka içti. Çünkü o tüm Rusların çatlak olduğunu düşünüyor ve Rus kadınlarının kocaları ile nasıl başa çıkabildiklerini anlayamıyordu.

Fakat mutlu günlerimiz daha gelecekti. Anneme göre ise okul hazırlığı için yola çıkarken onun sandviçler hazırladığı sabah; bizim alışverişe çıkıp kalem kutusu, bozuk para kutusu, el çantası, bez ciltli yeni kitaplar ve parlak kaplı alışştırma kitapları aldığımız zaman gelmişti. Dünyada hiç kimse bir okul çocuğu kadar, yeni alınan şeylere dikkat etme duygusu taşıyamaz. Çocuklar yeni bir şeyin kokusuna köpeğin tavşan kokusu alması gibi dikilirler. Büyüyüp de bu çılgınlığı anladığımız zaman buna esinlenme deriz. Annem yeni bir şeye sahip olmanın bu çocuksu ve saf duyumuna sahipti. Yeni kalem kutuma ve sabah çayımı içerken büyük ve bütünüyle aydınlık masada kitaplarımı çantama yerleştirmeye alışmam bütün bir ay kadar sürdü. Ancak bir ayda mutluluğumuzun sarhoşluğundan çıkabildik ve güvercinleri hatırlamam ilk yarı dönemden hemen sonra oldu.

Güvercinler için her şey hazırdı: Bir büyük ruble ve Shoyl'un, namı diğer büyükbaba Shoyl'un kutudan yaptığı bir güvercinlik. Güvercinlik kahverengiye boyandı. İçinde oniki çift güvercine yetecek sayıda yuva, çatısına tel örgüler gibi çizgiler ve yabancı kuşların yakalanması için benim tasarladığım özel bir kafes olmak üzere her şey tastamamdı. 20 Ekim'de kuş pazarına gitmek için yola koyuldum ama yolda beklenmedik engeller çıktı ortaya.

Benimle ilgilimesele yani ortaokulun birinci yılına kabülm meselesi 1905'in sonbaharında olmuştu. Çar Nikola Rus halkına bir anayasa bahsetmişti o sıra. Pejmürde kılıklı konuşmacılar kaldırım taşlarının üstüne çıkıp uzun ve şiddetli söylevler veriyorlardı insanlara. Geceleyin caddelerden ateş sesleri duyuldu ve annem kuş pazarına gitmememi istedi. 20 Ekim sabahı çocuklar evimizin önündeki polis karakolunun üzerinde uçurtma uçuruyorlar, sakamız bütün kovalarını bırakmış, kırmızı suratı ve briyantinli saçlarıyla sokakta dolaşıyordu. Sonra fırıncı Kaltstov'un oğullan deri bir atlama kasasını sürükleyerek caddeye getirip yolun ortasında jimnastik yapmaya başladılar. Kimse onlara dur demeye yeltenmedi: Hatta polis Semernikov bile daha yükseğe atlamaları için onları cesaretlendiriyordu. Semernikov, karısının onun için yaptığı ipek kemeri kuşanmıştı ve botları daha önce hiç olmadığı kadar cilalanıp parlatılmıştı. Her zamanki kıyafeti dışındaki bir polis annemi hiçbir şeyin yapamayacağı kadar çok korkuturdu. Onun için annem dışarı çıkmamı istemiyordu ama ben kasabamızda, tren istasyonunun arka tarafında bulunan kuş pazarına doğru arka yolu kullanarak sessizce süzüldüm.

Kuş pazarında, kuş meraklısı Ivan Nikodimyeh her zamanki yerinde oturuyordu. Güvercinlerden başka tavşanlar ve bir de tavus kuşu satılıyordu. Tavus kuyruğunu açıp bir yere tünemiş ve hissiz başını bir o yana bir bu yana oynatıyordu. Pençesinin etrafı bir sicimle sarılmış ve sicimin diğer ucu Ivan Nikodimyeh'in hasır sandalyesinin ayaklarından birine bağlanmıştı. Oraya vardığımda yaşlı adamdan şahane kuyruk telekleri olan ve bir çift parlak kırmızı güvercin ve bir çift de ibikli güvercin alıp onları gömleğimin altında tuttuğum çantaya koydum. Bu alışverişten geriye kırk kapiğim kaldı ve yaşlı adam bununla bir dişi bir de erkek Kryukov almama izin vermiyordu. Kryukovların kısa, iyi huylu ve yumru gagalarını seviyordum. Kırk kapik iyi bir fiyattı ama kuşçu inatla pazarlığı sıkı tutuyor, kuş kapancılarının o ruhsuz, sararmış yüzüyle benden başka bir yere bakıyordu. Pazarlığımızın sonunda Ivan Nikodimyeh etrafta başka müşteri olmadığını görerek beni daha yakına çağırdı. Her şey umduğum gibi oldu ve her şey kötüye gitti.

On ikiye doğru ya da biraz sonrasında, keçe potinli bir adam meydanı boydan boya geçti. Şişmiş ayaklarıyla sessizce adımlıyordu. Bitkin yüzünde canlı gözler parlıyordu. "Ivan Nikodimyeh" dedi adam kuş meraklısının yanından geçerken "Topla tezgâhını. Kasabada Kuolus aristokratları bir anayasa tesis etmişler. Fısıh Caddesi'nde de Büyükbaba Babel idam cezasına çarptırılmış."

Bunları söylerken de tarlanın kenarından yürümeye çalışan çıplak ayaklı bir rençber gibi kafeslerin arasından hafif adımlarla ilerliyordu.

"Yapamazlar" dedi Ivan Nikodimyeh onun arkasından. "Yapamazlar" dedi tekrar, bu kez daha sertçe. Tavşanlarını ve kuşlarını toparlamaya başladı ve Kryukov güvercinlerini 40 kapiğe bıraktı bana. Güvercinleri göğsüme sakladım ve kuş pazarından uzaklaşan insanları izledim. Ivan Nikodimyeh'in omuzundaki tavus bırakılacakların sonuncusuydu. Orada erken bir sonbaharımsı gökte güneş gibi oturuyordu. Sanki temmuz, pembe bir nehrin kıyısında, sanki beyaz sıcak bir temmuz uzun serin çimenlere oturuyor gibiydi. Pazarda kimse kalmadı, çok geçmeden silah sesleri duyulmaya başlanmıştı. Ardından istasyona doğru koşturup, sarı, sapsarı ve darmadağın edilmiş dar bir sokağa süzüldüm altüst olmuş bir meydandan geçerek. Dar sokağın sonunda, kasabaya doğru tekerlekli sandalyesiyle ilerleyen, bacakları olmayan Makarenko adında, elindeki tablada sigara satan bir adam vardı. Mahallemizdeki oğlanlar ondan sigara alırlardı ve çocuklar severlerdi onu. Sokağa aşağı ona doğru koşturdum.

Koşmaktan soluk soluğa kalmış bir vaziyette "Makarenko" dedim bacakları olmayan bu adamın omzuna vurarak "Shoyl'u gördün mü?"

Sakat adam cevap vermedi. Kırmızı et, gerilmiş yumruklar ve demir kaslardan oluşmuş ruhsuz yüzünde bir ışık belirir gibi oldu. Heyecanından huzursuzca otururken yerinde, karısı Kate yerlere dağılmış şeylerden sırtlık bir yük hazırlıyordu.

"Şimdiye kadar ne kadar saydın?" diye sordu bacağı olmayan adam ve kadının cevabının daha baştan dayanılmaz olacağını bilirmişçesine tüm yüzünü ondan öteye çevirecek; "Ondört çift tozluk" dedi Kate bir yandan da onları iple düğümlerken "Altı iç donu ve şimdi de şapkaları sayıyorum.

"Hıçkırırcasına ağlar gibi boğuntulu bir sesle "Şapkalar mı!" diye bağırdı Makarenko, "Anlaşıldı Katerina, Tanrı lanetledi ki illaki konuşayım diye. Millet eve arabalarla kumaş taşırken bize şapkalarla idare etmek düştü.

"Gerçekten de yamk tenli, muhteşem güzel yüzlü bir kadın dar sokaktan aşağı doğru koşuyordu. Kadın bir eliyle bir kucak dolusu fes kucaklamış öbür eliyle de bir parça kumaş taşırken güleç bir kederin sesiyle yanlış yola sapan çocuklarını çağırıyordu bağırarak. Kadın arkasından ipek bir elbise ve mavi bir bluz sürüklerken, peşinden sandalyesini koşturan Makarenko'yu fark etmedi bile. Bacaksız adam onu yakalayamadı. Gücü yettiğince döndürürken tekerlekleri, tekerlekler çatırdamıştı.

Makarenko ahrazca bir sesle bağırdı: "Küçük hanım, nerden aldınız bu süslü eşyaları?"

Fakat uçuşan elbiselerle koşan kadın gidip, köşenin başında köylü bir delikanlının içinde ayakta dikili durduğu at arabasına hopladı.

"Herkes nereye koşuyordu?" diye sordu delikanlı, kırmızı meşinden dizginleriyle yaşlı atlarının boyunlarını çekiştirirken.

Makarenko yalvarırcasına. "Herkes Katedral Caddesi'nde. Herkes orada evlat" dedi delikanlıya. "Toplamayı başardığın her şeyi bana getir. Sana iyi fiyat veririm.

"Delikanlı arabasının önüne doğru eğildi ve uyuz atlarını kamçılamaya başladı. Atlar deli danalar gibi zıplayıp, hastalıklı ayakları üzerinde dörtnala koştular. Sarı dar sokak bu kez daha da sarıydı ve boştu. Sonra bacaksız adam aç gözlerini benim üzerime dikti.

"Tanrı lanetledi beni sanırım" dedi cansızca: "Ben de insanoğluyum, öyle değil mi?"

Sonra cüzam lekeli, benekli ellerini bana doğru uzattı.

"O gömleğinin altında sakladığın da nedir?" dedi ve kalbimin üstünü sıcak tutan torbayı çekip aldı.

Bacaksız adam şişman elini taklacı güvercinlerin arasında dolaştırdı ve parlak kırmızı dişi bir kuşu oradan günışığına çıkardı. Kuş avucunun içinde ayaklarıyla çırpınıyordu.

"Güvercinler" dedi Makarenko tekerlekleri gıcırdayan arabasını dosdoğru üzerime sürerek. "Kahrolası güvercinler" diye yineledi ve yanağıma bir tokat indirdi.

Bana, kuşu sıkıca tuttuğu eliyle sıkıca vurmuştu. Kate'in sırtındaki yüklüğü tersyüz olmuş gibi görünüyordu ve ben yeni paltomun üzerine yere düştüm.

Kate şapkaların üzerinden doğrulurken "Yavrular ağlıyor olmalılar. Ne yavrularına ne de kokmuş erkeklerine dayanabilirim" dedi:

Yavrular hakkında daha bir sürü şey söyledi ama ben hiçbirisini duymadım. Yerde yatıyordum ve üzerime ezilmiş kuşun bağırsakları saçılmıştı. Bağırsaklar yanaklarımdan oraya buraya, gözlerime sıvandı ve beni görmez etti. Güvercinlerin incecik bağırsakları alnımdan kayıyordu ve ben önümde uzanan dünyayı görmemek için çırpınan kederli gözlerimi yumdum. Bu dünya minnacık ve korkunçtu. Gözlerimin önünde yaşlı bir kadının çenesini andırırcasına sivrilmiş bir taş parçası duruyordu. Az ötemde bir parça sicim ve hâlâ neres alan kuşlar vardı. Dünyam minnacıktı ve korkunçtu. Bunları görmemek için gözlerimi kapattım ve kendimi altımda tam bir sağırlık içinde yatan toprağa bastırdım. Bu altüst olmuş dünya hiçbir şekilde gerçek hayata, kendimi sınavlar için hazırladığım hayata benzemiyordu. Çok uzaklarda bir yerde, kader şanlı bir küheylamn sırtında ilerliyor fakat toynağının sesi gittikçe zayıflıyor, yok oluyor ve sessizlik, bazen çocukları acılara boğan acı sessizlik birdenbire gövdem ve onun altında hiçbir yere kıpırdamadan yatan toprağın arasındaki sınırı silip yok ediyordu. Toprak ham derinlikler, gömütler ve çiçekler kokuyordu. Onun kokusunu kokladım ve korkmadan ağlamaya başladım. Her iki yanı beyaz kutularla dolu bilinmeyen bir cadde boyunca, kuşların kan lekelerine boyanmış bir yüzle, tıpkı pazar günüymüş gibi süpürülerek sadece kaldırımlar arası temizlenmiş yollarda hayatımda bir daha hiç ağlamayacağım kadar acı dolu ve mutluca ağlıyordum. Başımın üstündeki telgraf telleri uğulduyor, bir bekçi köpeği önümden hızla seğirtiyor, sokağın öbür yanında yelekli, genç bir köylü Khariton Efrussi'nin evinin camlarını yere indiriyordu. Camları bütün gücüyle yüklendiği tahta bir çekiçle indiriyordu. Uğuldayarak, her tarafa sarhoşluk hoşluğuyla, sıcak ve iman kuvveti yüklü gülüşler dağıtıyordu köylü genç. Bütün cadde uçan bir tahtanın, sıçrayan, parçalanan sesinin şarkısıyla doluydu. Köylülerin tüm varlıkları, bir yerlere yüklenmek, küfretmek ve meçhul -Rusça olmayan- bir dille bağırmak halini almıştı. Köylü genç gözlerini kapatıp, bağırıp çağırıp şarkı söyledi. Ta ki belediye binasından çıkan, haç taşıyan bir yürüyüş alayı cadde üzerinde gözükene dek. Yaşlı adamlar Çar'ın iyice taranmış saçlarla göründüğü portreler taşıyor, yürüyüşçüler mezarlık azizleriyle birlikte kafalarını yukarı kaldırmışlar ve ateşli yaşlı kadınlar yürüyüşçülerin önünde gidiyorlardı. Ben yürüyüş alayının kuyruğu kaybolunca gizli yolumdan eve dönmeyi düşünürken yürüyüş alayını gören köylü de çekicini göğsüne bastırıp alayın peşine takıldı. Ev tümden boştu. Beyaz kapısı açılmış ve içindeki otlar yere dökülmüştü güvercinliğimin. Bir tek Kuzma hâlâ avluda idi. Avlu hizmetçisi, Kuzma Shoyl'un ölü bedeni üstüne ağıt düzüyordu.

"Rüzgâr seni bir kıymık parçası gibi havalandırıp götürecek" dedi yaşlı adam beni görür görmez, "Sen gideli yıl oldu. Bak gör neler yaptılar dedeciğine."

Kuzma hırıltıyla solumaya başladı ve başını benden öte yana çevirip büyükbabanın pantolonundaki bir yırtıktan bir balık çıkardı. Büyükbaba öldüğünde iki turnabalığı ona yapışmış; biri pantolonundaki delikten diğeri ağzından. Büyükbaba ölüyken balıklardan biri sağdı ve çırpınıyordu.

"Büyükbabayı başkası değil, onlar gebertti" dedi Kuzma, kediye balığı atarken "Onlara hep beddua eder, Tanrı'dan layıklarını dilerdi. Ne lanetleme ne öfkeydi o! Gözlerine koymak için bir çift kuruş getirebilirsin sen."

Fakat o zamanlar, on yaşlarındayken, ölülerin kuruşlara ne ihtiyaçları olduğunu bilmiyordum."

Kuzma" diye fısıldadım, "Koru bizi."

Ve avlu hizmetçisinin öbür tarafına geçerek -bir omuzu diğerinden yüksekti- kamburlu sırtının arkasından Büyükbaba'yı gördüm. Shoyl talaş tozları içinde yatıyor, göğsü içeri doğru ezilmiş, sakalları yukarı doğru dikilmişti ve hırpani ayakkabıları ayağındaydı. Ayakları dışarı fırlamış, kirli, leylak rengini almış ve ölüydüler. Kuzma onun üstüne titriyordu. Ölünün çenesini bağladı ve gövdeye şöyle bir bakarak yapması gereken başka bir şey olup olmadığına gözattı. Ona üzerinde yeni kıyafetler varmış gibi titizlikle yaklaşıyordu ve ölünün sakallarını iyice taramadan da rahatlamadı.

"Sağa sola, herkese beddua ederdi" dedi Kuzma gülerek ve cesede sıcak bir gülüş gönderdi. "Eğer onun yolunu Tatarlar kesmiş olsaydı onlara yol verirdi, ama şu Ruslar ve yanlarındaki kadınları, Ruski kadınları, Ruslar asla bağışlamak nedir bilmezler."

Avlu hizmetçisi ölünün altına biraz daha talaş yaydı ve marangoz önlüğünü çıkararak benim elimi tuttu.

"Haydi, babana gidelim" diye mırıldandı elimi gittikçe daha bir sıkıca tutarak. "Baban hayatından ümidi kesmiş bir halde sabahtan beridir seni arıyor."

Sonra Kuzma ile birlikte babamların 'kıyım'dan kaçarak sığındıkları vergi müfettişinin evine gittik.

 

 


 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Hikaye

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült