Hikaye

 

 

Güneş Tutulması

Selma Langerlöf


Bayırdamlı Stina, Kuştürkülü Lina, Küçükbataklı Kajsa, Göktepeli Maja, FinKaranlıklı Beöa, bir de yaşlı askerin yerinin orada oturan yeni evli Elin'le daha birkaç kadının tümü, çevrenin ta en uç kesiminde, Storhöjden dağının aşağısında, yabansı, hiçbir çiftlik sahibinin yerleşmeye aldırış bile etmediği bir bölgede yaşıyorlardı.

Birisinin evi kayalık bir arsada, ötekisinin evi bir bataklığın yanıbaşında, bir üçüncüsünün eviyse tırmanması epeyce güç, dik bir tepenin üstündeydi. ötekilerin evleri, güzel bir rastlantıyla, daha iyi bir yerde kurulmuş iseler de, dağa öylesine yakındı ki, sonbaharın güzel havalarında çekilen güneşi, Meryem Ana Yortusuna dek göremiyeceklerine emin olabilirdiniz.

Kadınlardan herbiri evine yakın küçük bir toprak parçasında binbir güçlükle patates yetiştirirdi. Gel gelelim, dağın yamacında öyle değişik tür toprak vardı ki, buralarda herhangi bir şey yetiştirmek oldukça yorucuydu. Bazı yerlerde tarladaki taşları ayıklamak gerekiyor, toplanan taşlarla da ineklere ahır yapılıyordu. Bazı yerlerdeyse toprağı mezarlar gibi iyice kazıyorlar, bazılarındaysa çuvallarla taşıdıkları toprağı çıplak kayaların, üstüne, serpiyorlardı. Toprağın verimsiz olmadığı yerlerde, içiçe yetişen devedikenlerini, yabansı otları söküp atmak için sürgit savaşmak zorunda kalıyorlardı; öyleki, tüm patates bahçesinin sanki onların yetiştirilmesi için hazırlandığını sanırdınız.

Gün boyunca kadınlar evlerinde yalnız başlarındaydılar; çünkü her birinin kocasıyla çocukları vardı ve her sabah kocaları işlerine, çocuklarıysa okula giderlerdi. Yaşlıca kadınların arasında yetişkin oğullarıyla kızları olanlar varsa da, yetişkin çocukları Amerika'ya gitmişlerdi. Bazılarıysa küçük çocuklarıyla birlikteydiler, ama çocuklar her zaman yerlerinde durmadıklarından, onların varlığı ile yokluğu birdi.

Böylesine yalnız olmak bazen onları kahve fincanları başında birlikte olmaya zorluyordu. Bu buluşmalar birlikte olmayı pek özlediklerinden, birbirlerine pek derin bir sevgi duyduklarından değil, başkalarının neler yaptığını öğrenmek merakından, dağın gölgesinde yaşamanın verdiği sıkıntıdan kurtulup, hiç olmazsa ara sıra insanlarla buluşma gereksinmesindendi. Böylelikle içlerini döküyor, Amerika'dan gelen son mektup üstüne konuşuyor, yaradılıştan konuşkan ve şakacı olanlar Tanrı vergisi bu mutlu hünerlerini kullanma fırsatını buluyorlardı.

Bir toplantı düzenlemenin hiçbir güçlüğü yoktu. Herbirinin kahve cezveleriyle fincanları vardı elbette. Sağılacak ineği olmasa bile, herkesin evinde süt de, kaymak da bulunurdu. Kurabiyelerle pasta çıkınlarını mandıra arabasını kullanan şoförle kasabadaki belediye fırınından getirtirler, gezici satıcıların sattığı kahve ve şeker hemen hemen her evde bulunurdu. İşte böyle bir kahve toplantısı düzenlemek inanılmıyacak denli kolay bir şeydi.

Ama tüm güçlük toplantıya bir neden yakıştırmaktı.

Bayırdamlı Stina, Kuştürkülü Lina, Küçükbataklı Kajsa, Göktepeli Maja, FinKaranlıklı Beda, bir de yaşlı yaşlı askerin yerinin orada oturan yeni evli Elin'in tümü, toplantılarını haftanın iş gördükleri günlerinde düzenlememek konusunda söz birliği etmişlerdi. Bir daha geri dönülemeyecek değerli zamanları boş yere harcamak onlara kötü bir ad bırakabilirdi. Kahve toplantılarını pazar günleri, ya da Kutsal Günlerde düzenlemeye diyecek yoktu. O günlerde evli kadınların kocalarıyla çocukları evde olur, böylece tüm aile hep bir arada görülürdü. Hem öyle günlerde isteyen kiliseye gider, isteyen akrabalarını ziyaret eder, bazılarıysa büyük bir gönül rahatlığıyla gününü evinde geçirmeyi yeğler, öyle ki günün Kutsal Gün olduğu gerçekten anlaşılırdı.

Gel gelelim kadınlardan her biri ellerine geçebilen her fırsatı değerlendirmeye can atardı. Çoğu ad günlerinde bir toplantı düzenlerken, kimisi bebeğinin ilk diş çıkarmasını, ya da ilk adımlarını atmasını büyük olaymış gibi kutsamaya kalkardı. Amerika'dan gönderilen para havalesini alanlar için, bu oldukça yerinde bir fırsat sayılırdı. Komşu kadınları, yorgan dikmeye yardım etmek, ya da tavandaki bir örümceği öldürmek için çağıranlar da yok değildi hani.

Her ne olursa olsun, toplantı düzenlemek için bir neden uydurmak işten bile değildi. Kadınlardan biri, günün birinde bu konuda ustalığını göstermişti. Bir toplantı düzenlemek sırası kendisine geldiğinde, uyduracağı nedeni hiç mi hiç bilmiyordu. Kutlayacağı hiçbir şeyi yok sanılıyordu yoksulun. Adı Beda olduğundan, ad gününü bile katlayamıyordu, çünkü Almanak'ta Beda adındaki bir azizin günü yoktu. Ailesinden herhangi birisinin ad gününü de kutlayamıyordu, çünkü sevdiceklerinden her biri mezarlıkta dinlenmeye çekilmişlerdi. Oldukça yaşlı olduğundan, altında uyuduğu yorgan da epey eskiceydi. Hayran olduğu bir kediciği vardı yalnızca. Yalan değil, kedisi de kendisiyle birlikte kahve içerdi, ama bir/ kedi için toplantı düzenleyebilmek oldukça güçtü.

Düşündü, taşındı, almanağını birkaç kez baştan sona karıştırdı. En sonunda sorununu çözecek çareyi bulabileceğini umuyordu.

Krallık Sarayı" ndan başladı, 'Burçlar ve Yorumları" na geçti, "Pazar Yerleri ve 1912 Posta Tarifesi» ni okuduğu halde hiçbir şey bulamadı.

Kitabı yedinci kez okurken, gözleri "Güneş tutulmaları" na takıldı. Okuduğuna göre, o yıl yani bin dokuz yüz on iki yılının, nisan ayının on yedisinde bir güneş tutulması olacaktı. Güneş tutulması tam öğleyin, saat on ikiyi yirmi dakika geçe başlayacak ve saat 14:40 ta sona erecek, güneş yuvarlağının onda dokuzu görünmez olacaktı.

Bunu daha önce de birkaç kez okuduğu halde önemine hiç dikkat etmemişti ama şimdi, bu olay birdenbire gözünde büyümüştü.

"Günümü buldum artık!» diye haykırdı.

Ne var ki. rahatlığı bir iki saniye sürdü sürmedi, yine kara düşüncelere daldı; acaba öteki kadınlar bu buluşuna gülerler miydi?

Sonraki günler, almanağını karıştırmaya devam ederken, buluşu yine usunu kurcalamaya başladı Yok, yok, bundan daha iyi bir fırsat olamazdı. Düşündüğü gibi, bu dünyada Güneş'ten daha çok sevdiği kimi kimsesi var mıydı hiç? Kulübesinin bulunduğu yerde, güneş ışınları tüm kış boyunca penceresinden içeriye bile giremezdi. İlkbaharda Güneş'in geri döneceği günleriyse saya saya bitiremezdi.

Güneş ona her zaman dostça ve cömertçe davranan, onu yeterince göremediği tek şeydi.

Geçmiş yıllarını düşündü, onları ta içinde duydu. Sonsuz bir serinlikteymiş gibi elleri titriyordu. Aynaya bakıp, solgun yüzünü yıkanmış gibi akpak görünce, kendisini teneşire uzanmış sandı. Dimdik ve sımsıcak olduğu zamanlar, tepeden aşağı dökülen güneş ışınlarını bir insan olarak duyduğu zamanlardı, canlı cenaze olduğu zamanlar değil.

Düşündü, taşındı, koca bir yıl içinde kutlayacağı günün, dostu Güneş'in karanlıkla savaştığı, utku dolu bir başarıdan sonra yepyeni ve pırıl pırıl geldiği gün olabileceğinde karar kıldı.

Nisanın on yedinci günü pek uzak değildi, bir toplantıya hazırlanmak için bol bol zamanı vardı. Güneşin tutulacağı gün, Stina, Lina, Kajsa, Maja ve öteki kadınlar FinKaranlıklı Beda'nın evinde oturmuş, kahvelerini içiyorlardı. İkinci, üçüncü kahvelerini içmişler, tasavvur edilebilecek her şey üstüne gevezelik etmişlerdi. Tek şey, anlayamadıkları tek şey, Beda'nın" o gün neyin uğruna bir toplantı düzenlediğiydi.

Güneş tutulmak üzereydi. Ama onların buna aldırış ettikleri yoktu. Bir an, gökyüzü karanlıkça bir griliğe dönüştüğü zaman, tüm doğa kurşundan bir örtünün altına bürünürken, Kıyamet Gününün davullarının, Hüküm Gününün ağlayışlarının sesine benzeyen gürültüyle bir yel esti İşte tam o sırada durup, biraz korkar gibi oldular. Ama yine de bir fincan kahve almaktan geri kalmadılar ve duydukları korku gelip geçti.

Güneş tutulması sona erince, gökyüzünde öylesine pırıl pırıl ve mutlu duran Güneş, tüm bir yıl hiç böylesine parlamamış gibi geldi onlara. Tam o sırada, yaşlı Beda pencereye yaklaşarak durdu, ellerini kavuşturdu. Güneş ışınlarıyla aydınlanan doğaya bakarak titrek bir sesle türkü söylemeye başladı:

"Yükseliyor yine parlak güneşin, Teşekkürler sana, Tanrım! Umutla, mertlikle, taze güçle, Söylüyorum bir sevinç türküsü.»

Zayıf ve saydam, yaşlı Beda, pencerenin ışığında durarak türküsünü söylerken, güneş ışınları —sanki ona canını, gücünü, renklerini vermek istercesine— çevresinde oynaşıyordu.

Türküsünü söyleyip bitirince, dönüp konuklarına özür dilermiş gibi baktı.

'Görüyorsunuz,» dedi, "Güneş'ten daha iyi bir dostum yok. Toplantımı güneşin tutulduğu gün yapmak istedim. Bir araya gelip, karanlıktan kurtulduğumuz an onu kutsamayı diledim.»

Konukları Beda'nın niye böyle bir günde toplantı düzenlediğini anlıyorlardı artık. Yürekler, burkulmuştu. Hemen Güneş üstüne konuşmaya başladılar. »Zengine de yoksula da eli açıktır güneşin. Bir kış günü pencereden sızıp içeriye girince, ocakta yanan ateşler değin rahatlatır kişiyi. Onun gülümseyen yüzü yaşamı yaşanmaya değer kılar, dertleri, sıkıntıları unutturur.»

Toplantıdan sonra kadınlar evlerine mutlu ve memnun döndüler. Güneş gibi iyi, sadık bir dostları olduğundan öylesine gönlü yüce, öylesine kıvançlıydılar ki...

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült