Hikaye

 

 

Gülerek Ölmek

Haldun Taner


Yürekli dost Muvaffak Şeref'e

"Karadeniz'in dalgalan başka olur Sekban Bey" demişti. "N'olur fazla açılmayın denizde."

Evet, böyle demişti İncilâ hanım, onun Akçakoca'ya gideceğini duyduğu an. Nazlı siluetine bir kat daha dişilik katan yün örgüsü elinde ve altmış ilmik atıp başladığı kol ağzının üstüne, iki ters iki düz lastiğe başlarken, iki boğulma olayı anlatıvermişti. Biri, kendinin tanık olduğu, öbürü apartman komşularından duyduğu. İşin tuhafı, komşulardan duyduğunu daha da bir canlı ve ayrıntılı anlatmıştı.

Elli yaşını aşmış hangi yalnız erkek, evhamlı bir dulun ağzından bile çıksa, böylesine şefkatli bir benimsenişten bir an için olsun hoşlanmaz. Sekban gibi hiç aldırmaz görünmesine rağmen.

O Sekban ki, bakmayın beş yıldır Ankara'da bir şirkette Baş Mühendislik ettiğineevet o Sekban ki, doğma büyüme İstinyeli, halis muhlis bir Boğaz çocuğudur. Ve yine o Sekban ki, Galatasaray Denizcilik şubesinin bir zamanki namağlup dört çiftesinin eski hamlacı başıdır. Böyle bir Sekban ne yapar? İncilâ hanımın kuşkusundan içi bir an ısınsa da, bu öğüdü, çarpık bir gülümseme ile sol kulağının arkasına söyle bir atıp, daha o gün unutur.

O da böyle yaptı. Ertesi sabah da, gün ağarırken, Amsterdam'dan aldığı domuz derisi bavuluna, gümüş tokalı gri kemerli vişne çürüğü bermuda şortunu, san havlu gömleğini, siyah güneşlikli golf kepisini, Sonnenbraun güneş yağını, hasırını, sandallarını, Agatha Christie'nin son polisiye romanını, Gandhi'nin Hayatı adlı bir kitabı, kısaca, deniz kenarında geçirilecek bir hafta sonuna gerekli aksesuan, özenle yerleştirdi.

Bir gün önce revizyondan geçirttiği benzinini doldurttuğu 67 model Peugeot'sunun volanına geçti. Piposunu yaktı. Arabası eski modeldi ama, inadına, yeni modellerle değiştirmiyordu. Köklü sevgilerin ve alışkanlıkların adamı olduğunu herkese, ama özellikle kendine, belgelemek ister gibi.

Radyonun düğmesini çevirdi. Bir iki istasyonu kurcaladı. Büyük kentten Ankara ne de büyük kent yakırlara çıkışa yakışacak bir müzik aradı. Bükreş radyosunun hafif müzik konseri ile yetindi.

Hava somurtuktu. Gökyüzü raporu da ilerisi için pek iyimser görünmüyor. Çoğunluğu kurşuni, ama birkaçı da bayağı yüklü siyah bulutlar, bir yere geç kalmışlar gibi, telâşlı telâşlı güneye doğru uçuşuyorlar. Sekban gaza bastı. Saat on ikide Akçakoca'da olmalı idi. Orada kalacağı üç gün boyunca, en azından altı banyo yapmayı kuruyordu. Önündeki yol bomboştu. Arabanın sağından ve solundan san, sapsarı tarlalar arkaya doğru kayıyordu. Bu dekor ve fon müziği içinde, ceketini askıya asmış, ağzında piposu, sırtında kısa kollu spor gömleği ile yüz kilometre hızla arabasını süren Sekban, Nouvelle Vague bir Fransız filminin bir sekansını yaşar gibiydi. Her günkü aleladeliklerin şiirini dile getirmek isteyen bir film. Bu kopuk kopuk, küçük yaşantıların ekseni, tek bağlanağı da kendisi. Filmin kahramanı, büyük kentin olduğu gibi, tabiatın, kırların, gerektiğinde yalnızlığın da tadını çıkarabilen olgun bir bekâr... Kendine yetmesini becerebilen, kültürlü, çok yanlı, içe dönük, esrarlı, duygu evreni ile pozitif düşünceyi kaynaştırmasını bilmiş bir yüksek mühendis.

Kızılcahamam'da yolu bir koyun sürüsü kapamıştı. Koyunların geçişini beklemek onu birden sinirlendirdi. İnceden inceye minüte ettiği planı bozan her şeye sinirlenirdi. Klaksona dokundu. Ama koyunlar oralı olmadılar. Salına salına bir iki adım gidip duruyor, birbirlerine bakışıyorlardı. Acemi sığırtmaç, sağa doğru seğirtip onları kovaladıkça, soldakiler, gerisin geri gidip işi büsbütün karıştırıyorlardı. Sekban radyoda istasyon değiştirdi. Ankara Radyosu Vivaldi'nin Dört Mevsim'ini çalıyordu. Hava sonunda kararını vermiş gibiydi. Ön cama, ilkin, birkaç iri yağmur tanesi düştü. Sonra, daha ince ve sık damlalar...

Yol açılınca Sekban yine gaza bastı. Akçakoca'ya yağmur erişmeden önce varmak istercesine. On dakika sonra yağmur dinmiş ya da yağmurlu bölge arkada kalmıştı. Bir ara güneş de çıktı. Hem de, ikinci Mouvement'in Presto bölümünde. Şimdi rüzgârlı, ama güneşli bir yolda kayıyordu araba. Beş dakika sonra yine kapalı, ama yağışsız bir bölgeden geçti. Bazen bahar, bazen yaz, bazen de güz hissi veren bu yolculuğa Vivaldi'nin müziği ne de güzel uyuyordu.

Düzce'den sonra iniş başladı. Yol kıvrıla kıvrıla ağaçlıklı vadiler arasından geçiyordu. Akçakoca'ya yaklaşınca ilk gördüğü, dalgalı ve köpüklü deniz oldu. Sonra kasabanın eski soluk evleri. İçlerinde tek tuk yenileri de yok değildi. Denizin uğultusu ta buralara kadar geliyordu. Yüce, hiddetli, görkemli. Deniz olmak boru mu?

Yol, yamaca kadar indikten sonra artık denizi bırakmadan uzanıp gidiyordu. Sekban, evlerin önünde, küçük alanda Ankara ve İstanbul plakalı, beş altı hususi araba görmüştü. Bu içini biraz rahatlattı. Demek, bu havada buraya gelen tek akıllı kendisi değilmiş. Otel, tarife göre, şu iki katlı, hanımsı yapı olacaktı. Onun önünde park etti.

Gökyüzüne baktı. Boğaz çocuğu değil mi, "yağmur yağmaz, bu sert rüzgâr yağmur bulutlarını sürüp götürür" diye düşündü. Bunları düşünürken güneş de yüzünü göstermesin mi? Böylece Sekban'ın elinde bavulu, boynunda fuları, bir Anadolu sahil kasabasına gelen Avrupalı turist misali, içeri girişi, pek de aykırı kaçmadı. Güneş, ona bu rahat girişi sağladıktan sonra, yeniden bulutların arkasında, istirahate çekildi.

Uzun boylu, gırtlağı fırlak bir garson, öğle yemeği için masalan hazırlıyordu. Pencerenin önündeki kösede iki genç kadınla, biri genç, biri orta yaşlı iki adam oturuyorlar. Kadınlardan biri kestane rengi saçlarını otuzların Billy Döv modasına göre yaptırmış, kıvrak bedenini vurgulayan siyah bir yün süveterle siyah bir pantolon giymiş, roman okuyordu. Öbürü, balıketinde olan sarışın ise, saçlarını mavi bir rubanla bağlamış, kocasının sigarillolarından birini tüttürerek pasyans açıyordu. Erkekler işe dair bir şey konuşuyor olmalılar. Orta yaşlı olanı, daha efendice görünüşlüsü, Sekban'a selam verdi. Sekban da nereden tanıdığını birden çıkaramadığı adamı selamladı. Hem onu, hem de Avrupalı değil mi ya, grubundaki arkadaşlarını... Israrsız, meraksız, doygun, efendice bir selamdı. Bunlar denize girmiş olabilirler mi, hiç sanmam, diye düşündü. Burda can sıkıntısından patladıkları belli. Şimdi ben yukarı çıkınca, üçü birden, beni tanıyıp selam veren ve benim de, hay aksi şeytan, nereden tanıdığımı bir türlü çıkaramadığım bu adama, beni soracaklardır. Her geçkin bekâr gibi, Sekban da, her yerde genel ilginin ekseni olduğu kuruntusunda idi. Odanın öbür köşesindeki uydurma barın yanına yürüdü. Barın kösesinde, küçük boyutta bir gemi dümeni asılı idi. İki yanındaki raflarda da istridye kabukları, kurutulmuş kırlangıç kanatları, deniz yıldızları sıralamışlar.

Garson, işini yanda bırakmamış, ancak dördüncü sofrayı kurduktan sonradır ki, yeni gelenin yanma seğirtmişti.

"Yer ayırtmış mı idiniz?" diye sordu, yer ayırtmadı ise yer bulmanın güçlüğünü belirtmeye hazırlanan bir yüzle.

"Bir hafta önce Ankara'dan bir kart atmıştım."

"Haa... Necmi Beyin arkadaşı olacaksınız galiba," dedi. "Kartınızı bu sabah aldık. Rıza Bey odanızı ayırttı."

Bavulu aldı. Yürüdü. Sekban da onun arkasından dar merdivene tırmandı. Dostu Necmi, buranın hatırlı müşterisi olmalı ki, baksana, denize karşı en iyi odayı ona ayırmışlar.

"İlk defa mı geliyorsunuz?"diye sordu garson, laf olsun diye.

"Evet," dedi Sekban kısaca.

"Necmi beyler her yaz gelir, dört hafta kalırlar."

"Bu yaz da gelecekler," dedi Sekban, "Daha mevsim erken" diye ekleyecekti, birden bu kadar izahatı kendine yakıştıramadı.

"Ayakyolu sağdan ikinci kapı..." dedi garson, kapıyı açarak.

Bunu, zaten, bizzat ayakyolunun kokusu, daha iyi belli ediyordu. Garson gidince Sekban pencereyi açtı. Denizin uğultusu büyüyerek içeri doldu. Sekban kumsala baktı. Kumsalda, sahile çekilmiş bir teknenin yanında üç kişi, daha ötede plaj şemsiyelerinin kümelendiği yerde kumlara oturmuş beşli bir grup, denizde, sağda üç çocuk ve açıklarda bir... iki... üç... dur bakayım... dört... evet dört baş görünüyor. Sığdaki çocuklar birbirlerine su atıp bağrışıyorlardı. Uzun iç donuyla denize girmiş bir adam da, bir otomobil dış lastiğini yüzdürmeye çalışıyor.

Sekban bavulunu açıp hemen, bermuda şortunu, sarı havlu gömleğini, hasırını, sandallarını, güneş yağını, siyah güneşlikli golf kepisini çıkardı. Sonra bu son ikisini gülümseyerek yerine bıraktı. Güneş varmış da sanki. Acele soyunup şortunu, üstüne de san havlu gömleğini giydi. Ayağına sandallarını taktı.

Havlusunu, hasırını aldı, aşağı indi. Plan gereğince yemekten önce bir banyo yapmış olmalı idi.

Evin denize bakan arka cephesinde, yabancı olduğu ilk bakışta belli, şişman bir kadın, sehpasını kurmuş, fırçasını paletini almış, Karadeniz'in dalgalarına renk beğeniyordu.

Sekban ilerledi. Soldan önüne bir deniz topu yuvarlandı. Sekban, sol ayağını topun üstünden aşırıp, arkada kalan sağ ayağının içi ile topa dokundu. Ne var ki, topun sahibi onun bu eski üslup akrobatik futbol numarasını değerlendirecek yaşta değildi. Yedi yaşlannda kadar, çilli, mavi, çipil gözlü, kırmızı saçlı, bir oğlan çocuktu. Eğildi, topunu aldı ve uzaklaşan Sekban'ın arkasından uzun uzun baktı.

Sekban, kendini kuş gibi hafif hissediyordu. İki kolunu olanca hızıyla yukarı doğru açtı. Parmaklarını havaya fırlatmak istercesine. Sonra öne büküldü. Ellerini ayak parmak uçlanna değdirdi. Bu hareketi birkaç kere tekrarladı. Oh, ne iyi etmiş de gelmiş. Sonra dizini göğsüne değecek kadar kaldırdı. Tabii önce birini, sonra öbürünü. Durduğu yerde yaylanıp uzun atladı. Bu arada, bir çocuğun, belki de deminki çillinin, yapıp bıraktığı, kumdan bir şatonun yan duvarını yıktığının farkına vardı. Kuma takılıp kalan sandalını yine ayağına geçirdi. Denize doğru ilerledi. Demin, pencereden gördüğü üçlü grubun yakınlarına gelmişti. Bunlardan biri, kısa boylu, çıplak başlı, bedeni kalın da, kolları şaşılacak kadar zayıf, bir adamdı. Sekban adamı hemen tanıdı. İstanbul'da deri üzerine iş yapan Yahudi bir tüccardı.

"Bonjur beyim," dedi Sekban'a.

"Bonjur bay Moris."

Adam, geride dertop olmuş, bornozuna büzülmüş genç irisi bir kadını gösterip:

"Kızım Judith," dedi. Ve daha ötede, kumlara rasgele figürler çizen genç bir adamı işaret edip:

"O da damadım Nişim," diye tanıttı.

Bay Moris'in damadı, halter dergisi kapaklarındaki gibi, adaleli vücutlu, orta boylu, bir delikanlı idi. Boynunda bakır bir madalyon, kolunda da zincir bir bilezik vardı. Oturduğu yerden hafifçe doğrularak selam verdi.

"Siz de bir kaçamak yaptınız?" dedi, deri üstüne iş gören bay Moris.

"Evet!" dedi Sekban. "İlk defa geliyorum. Ankara'ya en yakın plaj burası..."

"Bizim için böyle bir problem yok. Adaya yidiyoruz yazları nasıl olsa. Ama Judith de yermemiş Akçakoca'yı. Nişim bir değişiklik olsun diye yetirdi bizi. Burada bir Weekend geçirelim dedik."

Judith de söze karıştı.

"Şansımıza yuneş de yok," dedi.

"Ama deniz soğuk değil!" dedi Nişim.

İçlerinde Türkçeyi en güzel o konuşuyordu. Kırmızı saçlı, genç irisi karısı, aynı fikirde değildi. Bunu, sararmış yüzünden, diken diken olmuş teninden anlamak kolaydı. Öyle olduğu halde:

"Bilâkis çok soğuk!" diye, sözle de vurguladı. Ve bunu söylerken biraz daha üşüdü.

"Denizin çorba gibisi de pek çekilmez," dedi, bizim Buğaz çocuğu.

"Leş grouts et leş couleurs ne se discutent pas." dedi Judith. 

Gülüştüler. .

Bay Moris briç için bir dördüncü bulduğuna sevinmiş olacaktı.

"Siestten sonra bir briç partisine varsınız?" diye sordu.

"Hay hay."

"Hayda öyle ise size, yuzel banyolar," dedi deri tüccarı.

Nişim:

"Dikkat edin, beş metre sonra denizde uçurum var," diye uyardı.

Sekban Şile'ye gitmişti üç dört kere. Genelledi hemen: Karadeniz sahillerinin jeomorfolojik strüktürü, demek ki, falez şeklinde sahil ve birden derinleşen deniz. Kırmızı saçlı, genç irisi kadın ayağa kalkmıştı. Boynunu kısmış, dondum der gibi mimiklerle omuzlarını büzüyor, kollarını kavuşturuyor ve bunun kendine pek yakıştığını sanıyordu. Bay Moris'in grubu, hasırlarını, havlularını toplayıp eve doğru uzaklaştı. Sekban, hasırını serdi, sandallarını çıkardı. Havlusunu, sarı havlu gömleğini, hasırın üstüne serdi. Üstüne de, uçmasın diye bir taş koydu. Suya doğru ilerledi. Denizde, diz boyuna kadar yürüdükten sonra, Halim Paşa Yalısından kalma bir stille, balıklama daldı. İlkin soğuğun etkisi ile hızlı hızlı, ama hemen sonra da, ahenkli bir tempoyla kravl yüzmeye başladı. İnip çıkan dalgalarda, yükselip alçalmadan, onları delip geçerek, hiç şaşmadan, rota değiştirmeden, motor gibi arkasında köpükler bırakarak yüzüyordu. Soğuk suyun, hareketin ve ritmin keyfini çıkara çıkara, hayli yüzdü. Sonra dönüp sert ve afili bir baş hareketi ile saçlarının suyunu silkeledi. Uzaklarda kalan sahile baktı. Aslında daha da açılabilirdi. Ama ilk gün için bu kadarla yetinmeyi uygun buluyordu. Prensip adamıdır demiştik ya, saunaya girerken, tenis oyarken, golfe çıkarken, kendine, önceden belli bir süre kor ve bunu saniyesi saniyesine tutmayı bir disiplin temrini sayardı. Aynı ritmi ve tempoyu muhafaza ederek, muhtazam kulaçlarla geri döndü. Sahile yaklaşmaya başladı. Denizdeki üç kişi ona bakıyorlardı. Ona el ettiler. Sekban'ı, yüzüşünün üslubundan ve belki de böyle korkusuz açılışından, yabancı turist sanmış olacaklardı. Üçü de kardeş gibi birbirlerine benziyorlardı. Üçünün de saçları üç numara kesilmişti. Balıkçı kulacı ile denizi kepçeleyişlerine bakılırsa, buranın yerlisi olacaklardı. Sekban da, eli ile, onları selamladı. Hızını ve istifini bozmadan sahile çıktı. Soğuk su, soğuk sudan da çok, dalgaların sert masajı, vücuduna çok iyi gelmişti. Tek bacağının üzerinde zıplayarak kulağına kaçan suyu çıkardı. Hasıra oturdu. Boynunu, omuzlarını, sırtını kuruladı. Sonra doğruldu. Sarı havlu gömleğini giydi. Hasırını topladı. Havlu boynunda, ağır ağır, otele doğru yürümeye başladı. Resim meraklısı şişman madam, dalgalan siklamene, köpükleri de açık krem rengine boyamış, koyu gri gökyüzünü solda daha da koyultup, sağda küçük bir düzeyde açık gri ile delmişti. Resim, bütünü ile çok canlı ve hareketli sayılabilirdi. Dalgaların serpintisi nerdeyse tuvalden dışarı sıçrayacak. Bu madam, yetenekli amatörle, orta halli profesyonel arası, bir ressam olmalı idi.

"Felicitations, bravo," dedi Sekban.

Kadın anlamayınca:

"Very well sehr gut," dedi.

Kadın gülümsedi. Sehr gutu anladığı belliydi de, ne çare ki, Çekoslovak olduğundan ve de ana dilini konuştuğundan. Sekban, onun dediklerini pek çıkaramadı. Ancak turistlere gösterilen bir hoşgörü ve güleryüzlülükle, el, kol hareketlerinin, mimiklerin de bol bol katıldığı, Almanca, İngilizce karması bir dille, kadına, üslubunun Ayvazovski'ye benzediğini, havanın denizi çok şahsiyetli bir hale getirdiğini, yağmur yağsa Karadeniz'e neden "Kara" adının takıldığının kolay anlaşılabileceğini, ama yağmur ihtimalinin az olduğunu, sert rüzgârın yağmur bulutlarını sürüp götüreceğini, denizin soğuk ama very gut olduğunu, aklınca, anlattı. Kadın da paleti fırçayı bırakmadan, yine kendi dilinde, içinde, İstanbul, Kariye Moshee, Hethitisches Museum, sehr gut, grossartig laflan geçen bir şeyler anlattı. Küçük çilli çocuk da yanlarına gelmişti. Elleri ıslak kumlara bulanmıştı. Kumsalda rastlanan bilcümle evlerin, şatolann mimarının kim olduğu, şimdi anlaşılıyordu.

"Mordohay, Mordohay, hayda yemek yiyeceğiz."

Kırmızı saçlı, genç irisi kadın, pencereden sarkmış sesleniyordu.

Çocuk, topunu, sakladığı kumların içinden çıkarıp eline aldı, koşarak uzaklaştı.

Sekban salona girdiğinde, Bay Moris ve ailesi, masalarına yerleşmiş, beraberlerinde getirdikleri termostan aperetiflerini alıyorlardı.

Ankaralı iki hanım bir anda başlarını kaldırıp Sekban'a baktılar, sonra yine çorbalanna daldılar.

"E bravo, ne kadar yuzel yüzüyorsunuz," dedi Judith.

Halterci güzeli Nişim de:

"Bana adadan adaya yüz deyin yüzerim. Ama burada neme lâzım!" diye sevimli sevimli güldü.

Mordohay, tenis maçı seyreder gibi bir o yana bir bu yana, kim konuşursa hep ona bakıyordu.

"Bir aperetif almazsınız?" diye sordu bay Moris.

"Mersi. Ama önce gidip giyineyim."

Merdivene seğirtti. Üst koridor yine hela kokuyordu. Odasına girdi. O denizde iken, domuz derisi bavulunun kokusu, odaya, iyi kötü, Avrupai bir hava yaymış, sindirmişti. Soyundu. İki cepli haki gömleğini giydi. Altına keten bir pantolon geçirdi. Kartal başlı, gümüş tokalı gri kemerini bermuda şortundan çıkarıp pantolonuna taktı. Bu kovboy kemerini, bir arkadaşı Dallas'tan hediye getirmişti. Sekban onu tatil günlerinde üstünden eksik etmiyordu. Bir çeşit maskot. Lavabonun kırık aynasında saçlannı fırçaladı. Sezon başı olmasına rağmen, yine de iyi yanmış sayılabilecek yüzü, gür ve san kaşları, beyaz favorileri ile Hindistan ordusundan, doğu hizmeti yapan bir İngiliz albayını andırıyordu.

Aşağı indi. Garson ona tek bir masa hazırlamıştı. Böyle kalabalıkta yalnız olmak ne hoştur. Vagonsuz lokomotif gibi rahat manevra yapabilirsin. Üstelik de herkes seni merak eder.

Ona biraz önce aperetif ikram edecek olan bay Moris, o sıra, kızıyla konuşmaya daldığından ikramını yenilemedi.

Herkes püreli rostoda iken, ona domatesli çorba geldi. Sekban iki kaşık aldı. Tuzluğa uzandı. Çorbayı tuzladı. Yanına, küçücük gözlü, sivri çeneli bir adam sokulmuştu.

"Hoş gelmişsiniz bey!" dedi.

Rıza bey bu olmalıydı.

"Hoş bulduk," dedi Sekban.

Adamın peruka hissi veren saçlan vardı. Arkadan almış da ön tarafı kapamış. Niye öyle yapmış. Apaçık kellik bile bundan iyi değil mi?

"Talihinize hava da sertleniyor. Aksama doğru, gündoğrüsuna çevireceğe benzer."

Siyah süveterli, siyah pantolonlu alımlı taze:

"Buranın (Haute Saison)u temmuz ortasından ağustos sonuna kadarmış zaten," dedi, güya masa dostlarına, ama daha çok ortaya duyurarak.

"O zaman da yer bulmak zordur," dedi Rıza bey. "Bütün Ankara buraya akın eder."

"Aman mübarek olsun," dedi sarışın, mavi rübanlı, sinirli görünüşlü öbür hanım. "Darılmayın ama sevmedim ben Akçakoca'nızı."

"Çok gürültülü beyefendi," diye orta yaşlı adam, konuşmayı kamulaştırdı birden. "Ne hikmetse, bu kasabanın insanları radyoyu ardına kadar açmadan dinleyemiyorlar."

"Hakkınız var," dedi Sekban, adamı cevapsız bırakmamak için. Ve o anda hatırladı. Bu adamı Golf Klüp'ten tanıyor. Sadece, bir göz aşin^ığı. Dur bakayım, galiba takdim de etmişti Hüsrev bey. Shell'in mi, Mobil'in mi, BritiskPetrol'ün mü, böyle bir şeyin müdürü olacak.

Uzun boylu zayıf garson, set üstündeki lokantadan, içeri dışarı yemek taşımaktan terlemişti. Ekşi ekşi kokuyordu. Güya bir de çopur yardımcısı var ama, adam büsbütün acemi. Garson ona da ayn nefes tüketiyor.

"Dün hava güzeldi. Ama yine denize giremedim," dedi siyah süveterli, siyah pantolonlu Ankaralı hanım. "Mandalar banyo yapıyorlardı plajda. Bir koku bir koku."

Rıza bey onlarla baş edemeyeceğini anlayınca, gitti köşedeki masaya oturdu. Gözlüğünü taktı, zaten o masada serili duran makbuzlan yine o masadaki bir deftere geçirmeye başladı.

Sekban, Çekoslovak madam da gelip yandaki boş masaya oturacak diye bekledi. Ama kadın gelmedi. Çek madam, yan pansiyonlardan birinde kalıyor herhalde. Garson bu masayı bugün cuma yaçıkagelebilecek haftasonu müşterileri için ihtiyaten hazırlamış olacak. Allah akıl versin.

Sekban'a püreli dana rosto geldiğinde, herkes elma kompostosunu kaşıklıyordu.

San saçlı, mavi rübanlı balık etindeki Ankaralı hanım, ikide bir, göz altından, Sekban'ı süzüyor, yüzük parmağına, çatal bıçak tutuşuna, kılık kıyafetine bakıp kendine göre ahkam çıkarmaya çalışıyor. Onun kocası olması gereken, orta yaşlı, Golf Klüp'ten tanıyıp selâmlaşıp da konuşmadığı petrol müdürü ise, karısının bu huyuna tutuluyor, iki kaşının orta yerini kaldırmış, handiyse:

"İlâhi Sevim, Aylin, Ayşin, yahut neyse kadının adıbari bağda bayırda olsun, bırak şu âdetini, bari burada dinlendir şu kuruyası tecessüs huyunu," diyecekken, son dakikada vazgeçiyor, kansının bu çocukluk kalıntılarına ilişmemeyi, "yaraşır haspaya" diyip hoş görmeyi tercih ediyor. O yaştaki her koca gibi.

Yemekten sonra herkes daha bir kaynaştı. Bay Moris'in damadı kalktı. Sekban'a Pall Mall uzattı. Golf Klüp'ten tanıdığı petrol müdürü, öğleyin geçen konuşmayı da bilmediği için (nerden bilecek, o orada değildi ki.):

"Bir briç partisine ne buyurulur?" dedi.

Bay Moris:

"Olmaz," dedi. "Sekban bey bize angajedirler."

Çilli çocuğunun ağzını sabunlu bezle silip kurulayan Judith:

"Priorite bizde," dedi. R'leri G' olarak telafuz ettiğinden bu kelime onun ağzından pyiyoyite şeklini almıştı ve daha bir Fransızca etkisi bırakıyordu.

Ankaralı grubun öbür erkeği, hani güler yüzlü, favorili olanı:

"Öyleyse akşam yemeğinden sonrayı da, lütfen bize rezerve edin beyefendi" dedi.

Yine gülüşüldü.

Sizin anlayacağınız, Sekban'ı paylaşamıyorlardı.

Bay Moris'in damadı, gözleri iyice ufalan ve huysuzlanmaya başlayan çocuğu aldı, yukarı, yatırmaya götürdü. Judith, tersine çevirip soğuttuğu fincanı ile, sansın, mavi rübanlı hanımın yanına süzüldü. Anlaşılan, onun kahve falı otelde ün yapmıştı. Üç kadın şimdi birbirlerine sokulmuşlardı. Gözünü telveden ayırmadan, alçak sesle, gaibden haber veren büyücüyü, ciddi ciddi dinliyorlardı. Ama bazen de yine fiskos, gülüşüyorlardı.

Briç dörtlüsünün bir an için dağılmasından faydalanan Sekban, bay Moris'e, usulca:

"Ben ufak bir siest yapıp geliyorum..." dedi, kalktı.

Her öğle yemeğinden sonra biraz kestirmeyi, hiç değilse yirmi dakika uzanıp yatmayı âdet edinmişti. Bunu yapamadığı zaman, günün onca en güzel saatleri olan altı ile sekiz arası, üzerine bir ağırlık çöküyordu. Sırtüstü yatağına uzandı. Ellerini başının altında kavuşturup gözlerini kapadı.

Denizin gürültüsü daha da çoğalmıştı. Dolayda bir radyo, fakir fukara da dinlesin diye, hoparlörünü sonuna kadar açmış, Küme Fasıl Heyetinin konserini veriyordu. Söyledikleri de Uşşak bir şarkı idi:

Dağlar dayanmaz enine ruhu mahzunumun

Bulunmadı gitti çaresi derdi derunumun.

Sekban uzandı, bavulundan iki kitabı çekti. Üstteki, Gandhi'nin anıları idi. (Hayat Yolundaki Tecrübelerimin Hikâyesi) adını taşıyordu. Onu aldı. Rasgele bir sahifesini açtı. Okumaya başladı: "Kendimi zeki bulmam. Bazı şeyleri başkalarından daha geç kavranm. Ama buna aldırmam. İnsan zekâsının gelişmesinde bir sınır vardır. Kalbin gelişmesinde ise hiçbir sınır yoktur."

Uyku ile uyanıklık arası, çıplak ayaklı liderin bu alçakgönüllülüğünden hoşlandı. • Kendini zeki bulmadığını açıklayacak kadar yürekli olabilmek için insanın, ille güvendiği başkaca meziyetleri olmalı. Mahatma Gandhi'nin en güçlü yanı son cümlede ağzından kaçırdığı içgüdüsü ve seziş yeteneği mi? Yoksa iradesi mi?

Sahifeleri karıştırdı. Kitabın ortalarında bir de resim vardı: Merdivenimsi bir zemin üzerine Gandhi'nin bütün şahsi eşyasını yaymışlar: İki çift sandal, gözlüğü, cep saati, iki yemek kâsesi, iki tahta kaşık, bir de yarı açık bir kitap. Hepsi o kadar.

Kitabı yine rasgele başka bir yerinden açtı. Bak şu da fena değil: "Hep aynı fikre bağlılığı taassup haline getirmedim. Ben gerçek arayıcısıyım. Bir konu üzerinde, o an ne düşündümse, onu söylemeliyim. Aynı konuda daha önce ne söylemiş olduğumu hiç hesaba katmadan."

Büyük adam şu Gandhi. Kendini vuran katil için son nefesinde söylediği bile, bunu gösteriyor, "ona bir fenalık yapmayın" demiş. Bunu laf olsun diye söylemediği muhakkak. Şiddete karşı olan bir bilgenin kendine uygulanan şiddet karşısında bile, doğrultusundan şaşmaması. Üstelik işine de gelmiştir böyle bir bitiş. Önüne geçilmeyecek bir son'u, üç ay, beş ay, bir yıl sonra nasıl olsa gelecek ve kendini belki de yatakta bulacak ölümünü; çabuklaştıran, ama ülkücü hayatını, ona en yarasan bir şekilde noktalayıp yücelten bu suikast, giderayak hoşuna bile gitmiştir. Sokrates'in, zehiri içerken duyduğu buruk mutluluk gibi.

Bunları düşünürken düşünürken iki bilge el ele kayboldular. Ankara'da, Göreme sokağının başındaki, PTT'nin arsası belirdi. Memurlann öğle tatilinde voleybol oynadıkları filelere bak nerden nereyenaylon yelkenler asılmış, kurusun diye. Mavi, beyaz, kırmızı. Fransız bayrağı gibi. Sonra hiç ilgisi yokken bir köprü göründü. Hecin devesi gibi üç kamburlu bir köprü. Bir top yuvarlanıyor bir ucundan hızlana yavaşlaya. Bir yokuştan inerken onun hızıyla öbür yokuşu aşıyor. Sonra tanıdı ki, o köprü, güya Kumburgaz'a giderkenki Mimar Sinan'ın köprüsü imiş. Koca Sinan (Devri Daim)i bulmuş da söylemeyi unutmuş olacak. Tam bu sırada top suya düştü. Gup.

Ve Sekban, kendi horultusunun son mezürünü duyarak, gözlerini açtı. Ne kadar kestirmiş olabilir. Belki üç, belki dört dakika. Belki daha da az. Ama bir an içi geçmişti ya, yeter. Bu kadarı bile, kafasını yerine oturtmaya yetiyordu.

Gerindi. Yan döndü. Sol dirseği üzerine yaslandı. Bir süre boş boş bakındı. Sonra öbür kitabı, Agatha Christie'nin polisiye romanını, çekti. Romanın adı "Hercules Poirot'un Tatili" idi. Olay bir plaj kasabasında geçiyordu. Otel müşterilerinden Miss Webster'e göre, bu göl kadar sakin deniz, bu pınl pırıl güneş, huzurlu manzara, herkesin sere serpe tatilde olduğu bu ağustos ayı, bir cinayet için hiç de uygun ortam değildi. Aynı sahil kasabasında dinlenmekte olan Hercules Poirot ise: "Faraziyenize çok yanlış ön yargılara oturturyorsunuz sayın Miss Websters" diyordu. "Sakin bir deniz, sadece şairane bir imgedir. Aslında deniz durmadan huzursuzluk içindedir. Her an bir fırtına patlayabilir. Hem de en umulmadık zamanda." Ve tecrübeli detektif söyle devam ediyordu: "Unutmayın ki, kötülük güneşin altında daima pusudadır.

Alfred ve Vigny ne demiş: Tabiat çoğu zaman insanların acılarını umursamaz, demiş. Ayrıca insanlar da çoğu zaman tabiatın güzelliklerini göremeyecek kadar kendileri ile doludurlar. Ben size katılmıyorum Miss Websters. Tam tersine, bence, asıl bu ortam, tam cinayete uygun ortamdır. Hem tutalım ki, siz bir düşmanınızı ortadan kaldırmak istiyorsunuz. Onun evine, bürosuna gitseniz, bunu fark etmemesine ihtimal var mı? Oysa bir ağustos ayında, bir plaj kasabasında onun indiği pansiyona inseniz, kim sizden şüphelenir?"

Beş sahife içinde, bir fırtına öncesinin gerilimli atmosferini bir rütbe yoğun yansıtıveren yazara, hayranlık duydu.

Hercules Poirot'ya nerde, ne zaman, ne konuşsa, hak vermemeye imkân mı var? Bundan sonra gelecek bölümler çok soluk kesici olacağa benzer, diye düşündü. Ve kaldığı yere tarağı koyup kitabı kapadı.

Detektif romanlarını, bir de science fiction romanlarını, teknoloji çağımızın kaçınılmaz ürünü, birer faydalı tür sayıyordu. İnsanı her günkü uğraşılarından koparışları, kavrayıp götürüşleri de caba. Entelektüel bir insan için on sahife detektif romanından daha dinlendirici ne tasavvur edilebilir? Satranç müstesna tabii.

Saatine baktı. Hazmin üstünden bir saat geçmişti. İkinci banyoyu hava daha sertleşmeden alıp bir çay içerim, diye düşündü. Pencereyi açtı. Kurusun diye dışarı sarkıttığı havlusunu ve bermuda şortunu alırken kumsala baktı. Ortada tek yaratık görünmüyordu. Denizin üstü, Çek madamın tablosundaki siklamenden de koyu bir morluğa dönüşmüştü. Deniz kırlangıçları sahilde bir şey kaybetmişler gibi savruk ve şaşkın uçuşuyordu. Sekban, kartal başlı, gümüş tokalı gri kemeri pantolondan çıkarıp şortuna geçirdi, şortunu giydi. Havlusunu aldı. Sandalları ayağına taktı, aşağı indi.

Bay Moris, siyah bluz ve pantolonlu Ankaralı hanım, orta yaşlı petrol müdürü hani Golf Kulüp'ten tandığıve Judith, kare kurmuş oynuyorlardı. Sarı saçlı, demin fal bakan hanımla öbür Ankaralı genç, hani akşam yemeğinden sonrası için Sekban'ı rezerve edeni ise, tavlanın başına geçmiş, birbirlerini kızdırmaya çalışarak zar sallıyorlardı.

Hepsi birden dönüp Sekban'a baktılar. Bakışlann kiminde hayret, kiminde hayranlık, bazısında da alay vardı.

"Yine denize mi?"

Bunu Nişim sormuştu.

"Çocuk olmayın Sekban Bey," dedi bay Moris'in dost sesi.

Rıza Bey, pencereden tarafa bakıp:

"Deniz dağlara çıkıyor," dedi. "Gündoğrusu patladı."

Tavla oynayan sarı saçlı, mavi rübanlı hanım:

"Sahile kadar giderler, kendilerine güvenemezlerse dönerler," dedi, başını hiç çevirmeden ve karşısındakinin kapısını kırıp iki pulunu alarak.

Sekban duralar gibi oldu. Sonra:

"İzam ediyorsunuz," diye gülümsedi.

Judith, sabahki korkaklığını telâfi etmek ister gibi:

"Eç merak etmeyin," dedi. "Çok eyi yüzüyor. Alişik dalgalara."

Sonra, nasıl, iyi söylemedim mi, der gibi, Sekban'a baktı. Garson, elinde tepsisi, altı fincan tavşan kanı çay getirmişti. Herkes çayını aldı.

"Şans atout," dedi orta yaşlı petrol müdürü.

"Pik!" dedi siyahlı hanım, gözlerini bir an kaldırıp Sekban'a bakarak.

Sekban yürüdü. Rüzgâra karşı, derin bir nefes aldı ve tuzlu deniz kokusunu ta genzinde duydu.

Setin üstündeki lokantaların tentesi, havalanmak ister gibi çırpınıyordu. Bir masada dört kişi oturmuş gürültülü gürültülü konuşuyorlar. Ötede yaşlı bir adam, Önünde bir nargile. Garsondan ateş istedi. Ama sözleri garsona'yaramadan rüzgârda dağıldı gitti.

Sekban, bu sefer çok kalmam, diye düşündü. Bir girip bir çıkarım. Hiç girmemeyi hem onuruna, hem de programcılık duygusuna yaraştıramıyordu. Bacağının dibinde bir patırdı duydu. Baktı. Mordohay. Kaşlarını çatmış, ona hissettirmeden arkasından geliyor. Kovboy filmlerindeki gibi, iki elini iki yana açmış, her adım atışta ağırlığını o tarafa vererek, kovboy yürüyüşünü taklit ediyor. Anası bunu sık sık sinemaya götürüyor olmalı. Sekban birden dönünce, Mordohay suçüstü yakalanmış gibi durdu. İki elindeki iki muhayyel tabancayı ateşleyip ateşlememek arasında bir duraksama geçirdi. Sonra, onu öldürmekten şimdilik vazgeçip yine öyle kabadayıca, silahlarını muhayyel kılıflarına soktu, uzaklaştı.

Sekban, bayırdan kumsala indi. Gömleği yamalı genç bir adam, şemsiyeleri toplamış içeri götürüyordu.

Sahil, hışırtı ve köpük içinde idi. Dalgaların getirip attığı lif lif yosunlar, bir parlayıp bir matlaşarak, orda duruyorlardı. Güneş, bir ara, bulutlan deldi. Ve Akçakoca'ya yazda olduğunu hatırlattı.

Sekbanın keyfi gelmişti. Kararlı kararlı suya daldı. Sabahki gibi kravle geçti. Ama daha ilk anda an, ladı ki, altındaki deniz, bu sabahki deniz değildir. Başka tarz bir dalga düzeni bu, diye düşündü. Daha iri ve yaygın. Onları sabahki gibi delip geçemeyeceğini anladı. Kendini bırakıp tıpa gibi inip çıkmalı. Bunun da, kendine göre, ayrı bir keyfi olabilir. Dalgaların iriliği değil de, sahilde patlayıştan insana bir ürküntü veriyordu.

Kendini iniş çıkışa alıştırmak üzere idi ki, birden üç dört metre karşıdan, iri, kurşuni, duvar gibi acayip bir dalga gördü. Dalganın tepesinde, dökülmeye hazır beyaz köpükler vardı. Kendi, o sıra iniş halinde olduğu için, belki bu dalgayı olduğundan da büyük gördü. Ve korktu. İncilâ hanımın sözleri, sol kulağının arkasındaki yerinden işte o anda çıkıp beyninde çınladı: "Karadeniz'in dalgalan başka olur Sekban bey." O, "Başka Dalga"lardan biri bu olsa gerek, diye geçti içinden. Ve bütün bunlar olup biterken gerisin geri dönüp sahile doğru yüzdüğünü fark etti. Kaçıyordu. Kendine belli etmeden, resmen kaçıyordu. Ama kurtulamadı. İki kulaç atmış atmamıştı ki, bir dağ indi sanki üstüne. Kendini bulanık mavi suyun derinlerinde buldu. Toparlanıp su yüzüne çıktı. Nefes aldı. Onu ezen deminki dalga sahilde büyük bir hışımla patlıyordu. Geçti işte, dedi, yine dalgalarda inip çıkarak, rahatlar gibi oldu. Sahile baktı. Sahil yakındı. Çok yakındı. İstersem dönerim dedi. Tam bunu düşünürken, bu sefer arkası da dönük olduğu için, ense köküne kurşun gibi ikinci bir dalga indi. Deminki gibi ağır, sert, acımasız. Üstelik onu yan devirip derinlere yollayarak. Bu dalışlar, onu biraz olsun kendini toparladığı, ona biraz olsun soluk aldırtan, anlardı. Denizin dibinde soluk alınır mı, ne saçlamalıyorsun sen, diye düşündü. Su yüzüne çıkar çıkmaz yine sahile baktı. Bir fındık kamyonu beyaz yolda uzaklaşıyordu. Lokantadakiler uzakta, çok uzakta idiler. Bağırsam kimse beni duymaz, el sallasam kimse görmez, diye düşündü. Ve içine daha büyük korku girdi. Güneş de şimdi inadına tepede parlıyordu. Deniz kırlangıçlarını gördü. İster misin, burada bir haziran ikindisi, pisi pisine tek başıma gümbürdeyip gideyim, diye düşündü. Kırlangıçlar, biraz sonra, belki cesedinin üzerinde uçacaklardı.

Birjden kendine acıdı. Ama toparlandı. "Sök geçirdim," dedi kendi kendine. "Paniğe kapılma oğlum, işte sahil, şurada, bu dalgaların üç tanesi beni oraya atar." Var gücü ile sahile yüzmeye çalıştı. Yüzüyorum sandığı bir sırada, sanki omuzlanndan itilip, yine dipte buldu kendini. Dipte iken, artık nefesinin son stokunu tükettiğini anladı. Kalbi duracak gibi atıyordu. Bir ara ayaklarının çakıllara değdiğini hissetti. Ama büyük bir hoşurtu ile gerisin geri çekilen dalga ile beraber bu çakıllar da korkunç bir takırtı ile denize doğru kayıyor, onu desteksiz bırakıyorlardı. Daha .sonra bir iki dalga daha, onu umutlandırarak sahile attı, ama her seferinde de, bir vantuz gibi geri çekip bir önceki aldığı yerden daha gerilere savurdu.

"Şaka maka, Dimyat'a giderken, taavtatiküpati," gibi birbirini tutmaz şeyler geçti kafasından. "Ölüyoruz galiba," dedi. Kollan, omuz başları onun olmaktan çıkmıştı. Midesinde tuhaf bir kesiklik. Kısmet bu kadarmış, dedi içinden. Bak şu işe. Bir başıma, Allahın denizinde. Olacak iş mi. Yazık yahu bana, diye bağırası geldi. Sonra utanır gibi oldu kedine açındığına. Ölsem bile rezilce ölmeyim. Kurdun ölümü, diye bir şey geçti aklından. Aklının, dalgalardan henüz sinmemiş çok dipte bir yanından. Köpekleşip ölmek yerine kurt gibi ölmek. Bir başına, vakur, insan bakışlarından ve acınmalardan uzak. Gülerek ölmek. Onörünle çekip gitmek, hiç değilse. Bundan sonrasını ayıklıkla baygınlık arası hatırlıyor. Yine iri, kurşuni bir dalga geliyordu karşıdan. Ona baktı galiba. Gözlerini kırpmadan. Katilim bu olacak, biliyorum, diye. Ve güldü, yahut sadece gülmeyi, gülümsemeyi denedi. Beyninin uyanık kalabilmiş bir köşesi ile bu komutu vermişti ağız adalelerine. Ama onlar, buna uyabildiler, uyamadılar, orasını pek bilemiyor. Güldüğünü, giderayak gülümsediğini sanıyor. Gülümsemiştir de belki gerçekten.

Dalgalar, denizde buldukları bu tek insanla, bir otomobil dış lastiği ile oynar gibi, onu ordan oraya çalkalayıp, umutlandırıp afallatarak, yeterince eğlenmiş olacaklar ki sonunda bezdiler. İçlerinden biri Sekban'ı aldı, hayli yukarlara çıkarıp, posa gibi boş kumsala, yosun liflerinin şiltesine fırlattı.

Sekban kendinde değildi. İçgüdüsü deminki gibi her ileri fırlatışılın bir de vantuz gibi geri çekilişi olduğunu anımsar gibiydi. Dalgalar çekildiler. Ama onu almadan. Orada bırakarak. Gözlerini bile açamıyordu. Bekledi ki, ikinci bir dalga gelsin, birincisinin yapamadığını muhakkak bu ikinci yapacaktır. Bu acımasız ve alaycı dalgalara karşı umutlanmanın yine boşa çıkacağını, yine o içindeki bitkisel içgüdüsü, her şey tükendi gibi göründüğü zaman, o en dipte kalan son hayat tortusu, ona hatırlatıyordu. İki üç dalga geldi, gitti. Onu almadılar. Yarı beline kadar ıslatıp çekilerek. Bu tehlikeli bölgeden kendini iki üç metre öteye atabilse, orada günlerce, bitkin, yatabilirdi. Ama kolunu kıpırdatacak halde değildi. Yalnız, içinde küçücük yanıp sönen bir pırıltı: Yaşıyorum duygusu.

Böyle ne kadar kaldığını bilmiyor. Bir ara gözlerini araladı. Toparla kendini, diye komut verdi, ta içinde, dipsiz bir yere, hep öyle rüya âleminde. Yüz üstü döndü. Dizleri üstünde doğruldu. İki eliyle ıslak kumlara abana abana, yeni emekleyen bir çocuk gibi, kendini biraz.sürükledi. Sonra yine ıslak kumlara yayıldı.

Kalbi kaburgalarından çıkacakmış gibi atıyordu. Bir süre, böyle durup dinlendi. Yeniden bir gayretlenip sürüne sürüne, iki üç adım öteye, artık dalgaların hiç erişemeyeceği bir yere ulaştı. Sırt üstü yattı, gözlerini kapadı, kendinden geçti. Kim bilir ne kadar zaman.

Kafası aydınlanıyor gibi olunca birden doğruldu. Ama doğrulmak iyi gelmedi. Tıkanacak gibi oldu. Kulakları vınlıyordu. Eliyle midesinin sağını kavradı. Ve kustu. Boğulur gibi kustu. Vınlama azalmıştı. Gözlerini açtı. Öyle iki büklüm soluk soluğa oturdu. Uyuz bir köpek kuyruğunu sallayarak dolaşıyordu. Geldi, çıkardıklarını kokladı, uzaklaştı. Sekban, yine arka üstü uzandı. Ama sırtından dürtülmüş gibi yeniden doğruldu. Bir daha, bu sefer çok daha sesli bir böğürtü ile, ama daha az çıkararak, kustu. Ağzından yeşil bir su geliyordu. Rahatlar gibi oldu. İçinden, bir konyak olsa, diye geçirdi. İçinden bunu geçirebilmesini iyiye yordu.

Tam bunları düşünürken baş ucunda Mordohay'ı gördü.

Mordohay, Sekban'a bakıyordu.

Belki çocuk hep başucunda idi de, o şimdi uyanan bilinci ile onu yeni keşfediyordu. Buna canı sıkıldı. Ama niye sıkıldığını yorumlayacak gücü yoktu. Üşendi. Üzerinde durmadı.

Mordohay, Sekban'a bakıyordu.

"Ne bakıyorsun, ne var?" diye soramadı. Buna niyetlense, belki ağzından çocuğu korkutan acayip hırıltılar çıkacaktı.

Mordohay, koşa koşa uzaklaştı.

Sekban kendinde yürüme gücü buluncaya kadar, yattığı yerden kalkmadı. Sonra yavaş yavaş doğruldu. Sarı havlu gömleğini, havlusunu, hasırını, sandallarını bıraktığı yerde unutup, sarsak adımlarla yürüdü. Şu anda bir bastona bin altın verebilirdi. Genç işi kartal başlı gümüş tokalı, gri kemerli, bermuda şortu, şimdi elli yaşının olanca yorgunluğunu taşıyan bedenine, hiç mi hiç yaraşmıyordu.

Otele girmeden önce merdivenlerde oturdu. Yeniden soluk aldı. Bahçedeki muslukta ağzını çalkaladı. Yine kusarım diye korktu, su içmedi. Elini yüzünü, ayaklarını yıkadı. Sandallarını kumsalda unuttuğunu o zaman fark etti. Boş verdi. Sonra merdiveni yavaş yavaş çıkıp, içeriye daha hızlı adımlarla girdi.

. İçerdekiler oyuna dalmışlardı. Oyuna dalıp zamanaşımını unutmuşlardı. Yahut da, arada açan güneşle, denizi de sanki durulduğunu farzedip korkulu bir ihtimali akıllarına nedense pek yaklaştırmamışlardı. Onun içeri girişini bile görmediler. Üstelik, yalın ayak oluşu da. ona sessiz bir giriş sağlamıştı. Usulca merdivene yürüdü. İşte o ara başını kaldıran Nişim onu gördü:

"E bravo yani!" dedi. "İyice hevesinizi aldınız."

Herkes o yana döndü.

Siyah süveteri!, siyah pantolonlu hanım, oyunun heyecanı içinde bile, kadınca, yahut annece burda yaş hiç rol oynamazbir içgüdüyle, Sekban'ın gecikmesinden kuşkulanmış olmalı ki, şimdi birden rahatladı. Gasona çay ısmarladı.

Rıza Bey:

"Değme denizci yüzemez bu havada beyim!" dedi. "Yüzme şampiyonu yüzemez. Allah nazardan saklasın."

Sekban, merdivenin tepesinden, eliyle, boş ver, der gibi her anlama çekilebilecek bir hareket yaptı. Canlı olmaya çalışan ölgün adımlarla kapağı odasına attı. Islak bermudasını çıkarmaya üşenerek kendini yatağa bıraktı.

Ömründe bu kadar derin uyuduğunu hatırlamıyor.

Kalktığında kafasını toparlayamadı, nerede olduğunu hatırlayamadı.

"Konyak!" dedi. Bavuluna konyak koymadığı halde, kalktı, konyak aradı. Zile bastı. Gelen garsona:

"Konyak getir bana!" dedi. "Konyakla çay, biraz da kızarmış ekmek, beyaz peynir."

Koridorda elektrik yanıyordu. Saatine baktı: Yedi buçuk olmuş. Garson gittikten sonra, "Demek dört saat ölü gibi uyumuşum" dedi.

Elini yüzünü yıkadı. Yatağına bağdaş kurdu. Olanları hatırlamaya çalıştı. Resmen' ölümden kurtul' muştu. Burası muhakkaktı. Gülerek ölmek kararını hatırladı. Ve gülümseyişini, son dalgaya karşı. Sonra bitik yatışı. Emekliye emekliye, kumsalda sürünüşü. İyi ki, kimse yoktu kumsalda. Rezalet Birden aklına Mordohay geldi. Mordohay görmüş mü idi acaba olanları?

Garson geldi. Konyak şişesini, çaydanlığı, fincanı, kızarmış ekmeği, beyaz peyniri bir tepsi içinde getirdi. Sol elini bağlı gibi arkasına yapıştırıp çayı boşaltırken:

"Konyakla mı içeceksiniz?" dedi.

"Ben kendim korum."

"Deniz yordu galiba" dedi garson.

"Uyumadım ki, sadece kitap okudum," diyecekti; ama hatırladı ki, bu kadar ağır uyuduğu zaman müthiş de horlar. Ya çocuk, gidip gelirken duydu ise.

"Dalmışım biraz..." dedi. "Dünden de uykusuzdum da."

Garson gidince, beyaz peyniri kızarmış ekmeğin üzerine tereyağ gibi yaydı. Karnı çok acıkmıştı. Garsonun doldurduğu çayın yansını döktü. Konyak boca etti. Dikti. Birden içi ısındı.

Resmen ölümden kurtulmuştu. Peyniri de ekmeği de bitirdi. Yeniden çay koydu. İçti. Kafası yerine oturur gibi olmuştu, ama, vücudu hâlâ ezikti. Kalktı giyindi. Dallas hediyesi, gümüş tokalı kovboy kemeri şorttan çıkarıp pantolona geçirdi. Saçlannı fırçaladı. Piposunu yaktı. Aşağı indi.

Salonda, yalnız petrolcü ile öbür Ankaralı genç adam vardı.

"Ağır sanayiden önce kimya sanayii lâzım," diyordu genci. "Bizde eksik olan kimya sanayii. Belcika'da bin metrekare araziye tam 600 kg. suni gübre harcanıyor. Beğenmediğimiz Yunanistan'da 60 kg., bizde ise, sadece beş buçuk. Varın kıyas edin, daha kaç fırın ekmek yememiz gerektiğini."

"Kütahya'daki gibi bir suni gübre fabrikası daha ister."

"Kaç bir, iki deyin, üç, dört deyin."

Siyahlı kadının okuduğu roman masanın üstüne atılmış duruyordu. Sekban yan gözle baktı: Ve Durgun Akardı, Don. Oysa o Amber okuyor sanmıştı. Yahut Rüzgâr Gibi Geçti.

Orta yaşlı petrolcü sordu:

"Denizin keyfini çıkardınız. Fırtınada kim bilir nasıl oluyor?"

"Pek zevkil değil" dedi Sekban, kısaca.

"Biz dün sabah girebildik biraz. Bu gidişle görüp göreceğimiz nimet bu olacak," dedi genci.

Bay Moris ve kabilesi, yemekten önce yürüyüşe çıkmışlar. Döndüler.

"Deniz kükrüyor" dedi Judith. Açık renk 'mavi bir kazak giymiş, altına lâcivert pantolon geçirmiş.

"Siz bunda nasıl yüzdünüz kuzum?" dedi, kendine özgü ve sempatik sesiyle Bay Moris.

Mordohay, Sekban'a baktı.

Bu piç kurusu onlara her şeyi anlatmış olamaz.

Sekban da Mordohay'a.

Hayır, çocuk görse koşar, bunlara anlatır, onlar da kumsala gelirlerdi. Kurtarmaya. Hiç değilse bir şeyler yapmış olmaya. Mordohay'ı, Sekban, sahile çıktıktan sonra, baş ucunda görmüştü.

İki Ankaralı kadın, akşam yemeği için kılık değiştirmiş, odalanndan iniyorlardı. Sabahleyin siyahlar giyinenin sırtında yine kendine çok iyi giden eflâtun bir döpiyes vardı. Sarı saçlı, sinirli olanı, hani kahve falına bakan ise, yün örgüsü, hipimsi bir uzun ceketle, yine yün örgüsü bol paçalı bir pantolon giymişti.

"... Üniforma hakisi de, astarı kırmızı, düşünebiliyor musun?" diye, ihtimal, odada başladığı bir cümleyi merdivende tamamlıyordu. Salona inince, önce eski ahbaplara, yani bay Moris ve ailesine selâm vediler.

"Bonsuvar."

"Bonsuvar."

SonıuSekban'a hafifçe bir baş eğdiler.

"Bonsuvar."

"Yorgun görünüyorsunuz..." dedi Nişim, Sekban'a.

"Kolay mı, dalgalara karşı yüzmek," diye sarı saçlı haşarı hanım atıldı. Sekban bu cümlede bir alay tonu aradı. İster misin kadın penceresinden onun debelenişini izlemiş olsun. Sonra, birden, hatırlayıverdi ki, o denizden süngüsü düşmüş gelirken, bunlar daha odalanna çıkmamışlardı. Burada, hiçbir şeyden habersiz, tavla oynuyorlardı. Rahat bir nefes aldı.

Bay Moris termosundan yine ailesinin üyelerine whisky koyuyordu.

"Bir whisky'ye ne buyrulur Mr. Weissmuller?" dedi sakayla.

"Maalmemnuniye," dedi müşterilerin Weissmuller'i.

"Şerefe."

"Bugünkü cesaretinizin şerefine," dedi Judith. "Prozit."

"Cidden..." dedi Ankaralı genç adam öteden.

Mordohay, Sekban'a, gözlerini dikmiş, bakıyordu.

Sekban kadehi ağzına götürdü.

"Sizlerin sıhhatinize" dedi.

Bütün bu övücü sözleri ve hayran bakışları, sözümona bir alçakgönüllülük susuşu ile geçiştirip daha da ilginçleştirerek bu oyunu sürdürebilirdi pekâlâ.

Mordohay Sekban'a bakıyordu.

Yukardan aşağı tarıyor âdeta bakışıyla. Bu çok bilmiş suskunluk, boşboğazlığından daha da korkunç.

Ortalığı telâşa vermemişti, sahilde olup bitenin tek görgü tanığı, bu sırra kimseyi ortak etmemişti. Belli bir şey işte.

Mordohay Sekban'a bakıyordu.

Sekban esnedi. Üstüne giydirilen bu yürekli yüzücü, hayatını hor gören gözüpek kahraman rolü, nedense birden canını sıktı.

Mordohay Sekban'a bakıyordu.

Her şeyi olduğu gibi anlatsam mı şunlara, dedi. Bu fikir birden içini ısıttı. Ne kaybeder. Küçüklüğünü kabullenmek, aslında yalancı bir büyüklüğü sürdürmekten daha mı az yüreklilik ister? Evet hepini anlatmak. Olduğu gibi. Olmadığı bir şeyi oynama*, onu iğreti ve üstüne bol gelen bir elbise gibi taşımak yerine. Bir kere de olduğu gibi görünmek. Hem de bütün o gülünç ayrıntılarıyla. Gülerek ölmek özentisine kadar, bir Ispartalı gibi. Hepsini, her şeyi, bir bir. Dalgalarla boğuşurken aklından geçenleri. O rezilce zebunluğunu. Kumlara sürüne sürüne nasıl tatlı canını kurtarmak için çabaladığını. Kendini alabildiğine harcayarak. Korkudan panikten sözümona bir stoisizme, oradan da yine sürüngen bir zavallılığa, inip çıkışını.

Mordohay Sekban'a bakıyordu.

Onu yukardan aşağı tarayıp sonra kamı hizasında duran gözleri, Sekban'a, her seferinde, ölür gibi kusuşunu hatırlatıyordu. Ama artık buna da alışmıştı. Karnından yukarı demir bir yumruk gibi gelen o ağrı ve nefesini kesen o böğürtü yuttuğu suları atmak için değildi belki de. Bu kuşusun asıl kökeni, belki de kendinden iğrenişi idi. Olamaz mı?

Mordohay Sekban'a bakıyordu.

Mordohay'dan korkmasa bile. Onu çillerle çevrili, mavi gözleri sanki içinde hiç bozulmamış, aynı kalmış, saf, temiz, gıllıgışsız kalmış bir küçük merkezi tahrik ediyordu. İnsanın ölürken ne kadar küçüldüğünü burada, bu sigara dumanlı rahat masa başında, kendini hâlâ kahraman sananların ortasından ilan etmek. O sabahki, her zamanki, her günkü sade kedinin mi ya, hepimizin her zamankio hışır çalım balonunu, evet o hışır çalım balonunu delip, işte böyle rüzgârlı ve tatsız bir haziran gecesi. Akçakoca kasabasının handan bozma bir otelinde, hiç de büyük bir yakınlık duymadığı insanlara, ama aslında kendi kendine karşı bir namus borcunu yerine getirmek. Onuruyla hesaplaşarak. "Desinler"ci onurunu boğup öldürüp "Ben buyum"cu kişiliğini hapisten çıkararak.

Mordohay Sekban'a bakıyordu.

Sekban dalmış duruyordu.

"Ne o. Pek uzaklardasınız beyefendi..." dedi sarışın hanım.

Yukarda kurmuş düşünmüş, bu akşam daha atak olup Sekban'ın zıddına gitmek bahasına da olsa, onun ilgisini çekmeyi tasarlamışa benziyordu.

"Evet..." dedi Sekban, usulca. "Kararsızlık içinde bocalıyorum."

Hepsi birden ona baktılar. Bir Nisim'den başka. O, piposunu temizlediğinden, Sekban'ın dediğini duymamıştı.

"Yoksa yemekten önce, bir de geceleyin mi denize girmeyi kuruyorsunuz?" dedi, yine sarışın hanım, yine deminki üstüne üstüne sesiyle.

"Hayır..." dedi Sekban. "Kararsızlığımın sebebi başka. Doğruyu mu söyleyeyim, yoksa yalana mı devam edeyim?"

Sonra, karannı hemen o anda vermiş gibi, damdan düşercesine:

"Ben budalanın tekiyim..." dedi.

Hemen bir iki, "İstağfurullah" yapıştırdılar.

"Yo yo, budalanın tekiyim." dedi Sekban. " 'Karadeniz'in dalgaları başka olur' demişti bir dostum bana. Kös dinledim. Kendime güvendim. O hızla da sabahleyin dalgalara karşı yüzdüm. Bu kadarla yetinsene, aval. Hayır. Öğleden sonra deniz azdı. Kumsalda kimse kalmadı. Ben, Allahım sersemi, kendini beğenmişi, ben sporcu eskisi, ben gözü çöplükte deniz aslanı, sizlerin korkulu bakışlarınızdan bir kat daha şahlanarak kendimi sulara attım. Nah attım, boğuluyordum, beyler boğuluyordum. Sizler burda, bir şeyin farkında olmadan, briç oynar, zar atarken, dalgalar beni hallaç pamuğu gibi ordan oraya savuruyorlardı. Bir ara sahile fırlattılar. Ama sevinmeye vakit kalmadan hortum gibi geri çektiler. Gücüm tükendi. Nefesim bitti. Gittim geldim, paçavra gibi. Orada bir başıma, sonumun geldiğine inandım. Pisi pisine fiyaka uğruna, Meheldi de belki. Giderayak, bari gülümseyeyim dalgalara dedim. Sözümona, erkekçe ölecektim. Son anda bile, bir jest peşinde idim. Bereket, son bir dalga, beni kaldırıp posa gibi sahile attı. • Belki de, beni gülerek ölecek kadar güçlü bulmadı. Sonrası, orada ölü gibi yattım. Kustum. Sürüne sürüne kendimi daha siper bir yere çekmeye çalıştım." Burada Mordohay'a baktı. "Bacaklarımda biraz takat bulunca da kendime çekidüzen verdim. Bir şey olmamış gibi yukarı çıktım. Dört saat leş gibi uyudum. Şimdi de aranıza indim. Ve siz, beni hâlâ o soytarılığa devama zorlamak için şerefime içiyorsunuz. İçelim, ille istiyorsanız. Ama lütfen enayiliğimin şerefine. Ancak bunun için içebilirim sizlerler. Öf be!" dedi. Sustu.

Kadınlar birbirlerine, sonra erkeklerine baktılar. Bir süre tıs oldu. Kimse bir şey söylemiyordu. Dışarda yine çok açılmış bir radyodan. Ajans haberleri duyuluyordu. Sekban bunları bir solukta kendinden geçer gibi söylemişti. Bu susuş sırasında yavaş yavaş kendine geldi. Nerde, kimler arasında olduğunun farkına vardı.

"Çok geçmiş olsun," dedi orta yaşlı petrolcü. Neden sonra. Düşüne düşüne bulmuş gibi.

"Vah vah..." dedi Bay Moris. "Çok üzüldüm."

"Ben hepinizden çok üzüldüm," dedi Sekban. İçini boşalttı ya, rahatlamıştı. "Yaşamak güzel şey, hanımlar beyler..." dedi. "Hele burnunu kırıp, küçüklüğünü bilip yaşamak."

Koyu kestane rengi saçlı, sabahleyin siyahlar, akşamleyin de eflâtunlar giyip kendine çok yakıştırmasını bilen, alımlı Ankaralı hanım:

"Sizin durumunuzda acaba hangimiz böyle yürekli bir itirafa cesaret bulabilirdik?" dedi. Çok roman okuduğu, cümle yapısından belli oluyordu. Ama neme lâzım, sözlerinde sıcak, içten bir şeyler vardı.

Sarışın olanı hayal kırıklığına uğramış gibi idi. Olaylar, galiba, onun şaşmaz sandığı içgüdüsünün tasarladığı doğrultudan uzaklaşmıştı.

"Bazen böyle, kendini aşın harcayışlar da, dalgalan yenip yüzmek kadar ilgi toplayabilir..." dedi. "Bunun da kendine göre hayranları bulunabilir." Öç almak ister gibi konuşuyordu, ama kime taş attığı belli olmuyordu. Belki biraz da kendine. Bu tip kadınlar çünkü, ne istediklerini kendileri de bilmezler ki.

İşi tatlıya bağlayan yine erkekler oldu. Nişim:

"Ben çok iyi anladım nişlerinizi..." dedi. "Uludağ'da bir kere siste yolumu kaybetmiştim. Tam on saat sis kalkmadı. Soğukta bir basıma yeri kazdım. Donmamak için tepindim. Bir ara da ümidi kestim."

"İnsan son anında hayatını bir baştan sona görürmüş..." dedi Rıza bey.

"Laf!..." dedi Ankaralı erkeklerin genç olanı. "Ölümle çekişirken başka şey düşünebilir mi insan?"

"Onu bunu bilem ama" dedi petrolcü, "İnsan tek başına olursa ve ölümü de burnunun dibinde görürse, çevresinde de kimse yoksa, hatta var da olsalar onu kurtarmıyorlarsa, o zaman bağınp çağırmak, direnmek, neye yarayacak. Böyle bir çaresizlik içinde, insan beyefendinin yaptığı gibi, kendini toparlayıp metin olabilirdi pekâlâ, hatta gülebilir de belki."

"Bazı idam mahkûmlarının son andaki metaneti şu halde irade gücünden çok, bu çaresizlikten geliyor sizce," dedi genç Ankaralı.

"Neden olasın?" dedi orta yaşlı petrolcü.

Bir süre bu minval üzere konuşuldu. Sonra yemek geldi, yine dışardaki lokantadan. Yemekten sonra kahveler içildi. Daha da kaynaşıldı. Sekban, ilkin Moris, Judith, orta yaşlı petrolcü ile sonra, genç Ankaralı, Nişim, yine Moris'le, ikinci başka bir kare kurup briç oynadı. Nisim'i tavlada mars etti. Sonra, Judith, iki Ankaralı hanım ve genç Ankaralı adamla konken oynadı. Keyfi iyice yerine geldi.

Yukarı yatmaya çıkarken koridorda, Mordohay'a rastladı. Yatmadan önce anası oğlanı çişe götürüyordu. Mordohay durdu. Ona baktı. Yine yukardan aşağı tarayıp beli hizasında duran bir bakışla. Sonra birden anasından koptu. Nihayet kararını vermiş gibi, Sekban'ın kartal başlı gümüş tokalı gri kemerini kavradı:

"Sen bu şerif kemerini nerden aidin?" dedi.

Sekban Judith'e baktı. Judith Mordohay'a. Hayretle.

Mordohay:

"Mamam bana bulamadi." dedi. "Amerikan pazarında yok."

Sonra kaçtı, anasının arkasına saklandı.

Sekban güldü. Bunun üzerine Judith de güldü. Sekban kemerini çıkarıp Mordohay'a uzattı:

"Al öyleyse, bu senin olsun..." dedi.

Judith:

"Nasin olur ama?" dedi.

"Şerif olmak istiyor madem, olsun," dedi. Sonra Mordohay'a göz kırpıp, "Şerif olunca beni takip edip öldürmeye kalkmazsın artık."

Kemeri, öyle uzatmış, eli havada duruyordu. Sabahki kovboy kovalamasını bilmeyen Judith bu imayı anlamamış, ama tahmin eder gibi olmuştu. Oğluna kanı kaynadı tazenin, eğildi öptü. Sonra:

"Hayda al," dedi. Ve atmaca gibi kemeri kapıp yine anasının arkasına kaçan oğluna:

"Yok öyle yapmak, güzel mersi de müsyöye," dedi. "Gel Mordo. Ne diyorum sana. Güzel mersi nasin yapardin sen?"

Mordohay kemere yapışmış bakıyordu. Anasının zoru ile başını öne eğdi. Ama Sekban'a pek yüz vermeden.

Sekban:

"İyi geceler..." dedi ana oğula.

Judith:

"Bonne nouit monsieur," dedi. "Et merci."

Sonra, çocuğunu elinden tutup odasına yürüdü. Mordohay kemeri beline takmaya çalışıyor, ama tokasını geçiremiyordu. Şimdilik Çerkeş fişenkliği gibi omuzuna attı. Sonra kapıyı siper alıp Sekban'a ateş etti.

Şerif de olsa tabanca düellosundan vazgeçmeyeceği anlaşılıyordu. Zaten, hangi kovboy şerif olmuş da uslanmış.

Sekban önce helaya, sonra odasına girdi. Pencerenin pancuru kopmuş vuruyordu. Camı açıp onarmaya çalıştı. Deniz biraz durulmuş gibi idi. Dışarda yine ardına kadar açık bir radyodan İstiklâl Marşı'nın son notalan duyuluyordu.

Enginden düdük öttürerek bir gemi eçti. Işıklan titriyordu. Tiki varmış da göz kırpar gibi. Herhalde rüzgârın bir oyunu, diye düşündü Sekban. Pancuru onaramayınca büsbütün kapadı, çengelini taktı, yatağına uzandı.

 

 

 

 
 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült