Hikaye

 

 

Giz

Nezihe Meriç


Beni aydıran bugenviller oldu.

Öte gün, sabah açmadan uyanıp dama çıktığımda, bir iki gündür anlayamadığım duygular içindeydim. Gün, evin arkasındaki zeytinlerin üzerinde, giderek koyulaşacağını belli eden imlerle, yanından yöresinden ışıklar alarak; yaprakların arasından dumanımsı koyu pembeler salarak, soluk pembe bir renk veriyordu daha. Böyle yukarıdan, dam başından bakarken, beyaz evleriyle, narenciye bahçelerinin yeşilleriyle denize inen kent, alakırçıl bir uykunun içindeydi. Deniz de öyle. Renk tutmaya çalışıyordu. Gece renginde, su renginde yayılıyordu. Karanlık iyice dağılınca bulacaktı kendini. Ben damda, oturmuş, bakınıp duruyordum. Şen esen bir delikanlı geçiyordu damarlarımdan. Bu kentin doğasını sevdiğimi duyuyordum tüm varlığımla. Denize bakıyordum, bir boydan bir boya, ufuk çizgisine dek. Ortada, denizin kenarında bir giz dağı gibi yükselen Kale'ye bakıyordum. Işığın yıldızlanıp, orada burada çizgi çizgi çakması, çakıp çakıp geçmesi miydi, horozları, yusufçukları durma çığırttıran? Uzak bahçelerden bizim zeytinliklere, görünmeyen uzak bir adadan denize doğru, kenti orta yerinden bölerek geçen büyük yoldan, pembe zakkumların çok olduğu uç mahallelere dek horozlar karşılıklı birbirlerine sesleniyorlardı. Gün doğumunu haber veriyorlardı. Onlar susunca hemen yusufçuklar. (Küçük bir kız, İstanbul Boğazı'na yükseklerden, büyük Yıldız Parkı'nın tepelerinden bakan, bir eski zaman kagir evinin, geniş taş penceresinin içine konan işlemeli beyaz bir minderde oturuyor. Küçücük elinin işaret parmağını, esintiye karşı konmuş testinin terleyen toprak yüzünde gezdirerek soruyordu: "Anneanne, bu kuşlar ne diyordu?" Anneanne, kıstığı gözleriyle Boğaz'a, geçen gemilere bakıp içini çektikten sonra, beyaz başörtüsünü düzeltip yanıtlıyordu: "Irınafe terınarike, irınafe terınarike." Bir garip ezgisi var söyleyişinin, küçük kız bayılıyor. Bir kız çocuğunun en güzel kıkırdamasıyla gülünce, anneannesi uzanıp onu öpüyordu. "Seni maymun seni!" diyordu.) Bir ya da iki eşek anırıyordu. İlle! Bu öyle uzun sürüyordu ki, A! diyor insan elinde olmadan. Tüm bunlardan gelen miydi o duygu? Ya da gecenin geç vaktinde uykuya dalarken, içini, keskin, bıçak sıyırması bir ürpertiyle titretmiş olan muratçık ötüşünden...

Böyle bir şeydi.

Sırtımı kaşıyıp, esneyip, oturuyordum damda öylece.

Yanaklarımdan mı geçmişti, içimde bir yerde sızlatıcı bir aydınlanma, bir uyarılma mı olmuştu, çözememiştim. Üzerinde pek durduğum da söylenemez.

Sonra, sabah alışverişine çıktığımda, sokağın köşesine yığılmış bugenvilleri görünce,

sonra saptığım ikinci (bu ötekinden de dar bir sokaktır) sokağın karşılıklı iki köşesinde, sonra denize inen tüm dar beyaz sokaklarda, paslı demir kapının dibinde, iki basamaklı taş merdivenin orada mor bugenvil yığınları.

"Bu, o!" dedim.

Ne olduğunu bilemediğimdi. Ama geldiğini sezdim.

Ne demiştim, denize inen dar sokaklar! İşte kentin tanıtımının ilk tümcesi. Beyaz, dar sokaklar. Duvarların hem içini, hem dışını, iç avluyla dışardaki dar sokağı renklendiren, insanları sevinç içinde bırakan çılgın mor bugenviller. Yerli yabana her yaz gezgini, onları görünce, durur, bakar, güler, sevinir. Hemen kendi dilinde ünlemler üretir. Ah! O ya! O la la! Şunu demek isterler: "Aaa aa aa! Şunlara bakın. Ay ne güzel! Tanrım bu doğa ne şaşırtıcı! Bu kente has işte bu beyaz duvarlar, bu mor çiçekler. Akdeniz bu, Akdeniz!"

Yaz olanca hızıyla sürüyor. Mahkemeler, iş izlemeleri, yatırımlar, badana boya işleri, bir iki ay sonra gelecek olan kış için yapılması gereken (hele kış, hele o! Gelmesine çok uzun yıllar var sanki) hazırlıklar, günlük yaşamdan tümüyle çıkarılmıştır. Başka çare de yoktur bu kızmış beyaz sıcağın içinde.

Yazı sürüklemek gerekir, tatil sonuna dek.

Açıkça belli olmasa bile, tatilden yorulunmuştur.

Yaz olanca hızıyla nasıl sürer?

Her zamanki gibi. Öyleye doğru sokakları dolduran kapkara olmuş yerli yabancı gezginler, gezi motorları, yeni gelen bavullar, tatili bitirip dönen bavullar, armağan incik boncuk, takı, öteberi sergileyen tezgahlar, meydandaki açık hava lokantalarında çığırtkan, kışkırtıcı pide, sarmısak, yoğurt, mantı, döner kokulan.

Akşamları ara sokaklarda kurulan, kentin seçkinlerinin, paralı gezginlerin gittiği pahalı içki evleri, lokantalar, hepsi birden çalan, birbirine karışan çeşitli müzik parçaları, kalabalık kalabalık.

Kalabalık.

"Bakiym kimler ayırdında bu işin" diyerek, deniz kenarından meydana doğru, sallana sallana bir yürüme, bir günaydınlaşma, çocukları severek, içimden şarkılar söyleyerek, tasasız bir gezi tutturuyorum. (Güneş, sıcak, duyguları tek renkte, kendi beyaz ışığında topluyor. Tasa soluyor).

Bakıyorum, kimsede bir değişiklik yok.

Gün, yaz günü olarak sürüp gidiyor.

Beyaz küçük keten şapkalarını giymiş, askılı bluzları, kocaman kalçaları, karınlarıyla sabah yürüyüşüne çıkmış emekli öğretmen (yaz gezgini elbette) hanımlar, gün boyu sürdürdükleri eleştirilerine başlamış olarak, söylene söylene geçiyorlar. Gerektiği zaman bakkalları, pazarcıları bir güzel haşlıyorlar. Uygarlık üzerine küçük söylevleri var. İlle fiş alıyorlar. Fişlerini dizi dizi cüzdanlarına yerleştiriyorlar.

Kendilerini, ince vücutlarım, sevgilerini, sevdalarını, beklentilerini, bunalımlarını, şakalaşarak, gülüşerek yaşayan gençler geçiyor her zamanki gibi.

Öğretmenlerin arkalarından bakan, büzülmüş dudaklar, kısılmış gözlerle ateş saçan 'nazar'larını görmüyorlar bile. Görseler anlamazlar zaten. Şaşarlar, 'bir olay mı var acaba' diye. Zaman değişiyor.

Gezi motorları.

Denize çağrı, yemeğe çağrı, sıcak, gene sıcak, çok sıcak.

Bir yaz günü olarak gün, bir tatil kentinde nasıl olursa öyle sürüp gidiyor.

Ama ya bugenviller?

Hızla dökülmeye, köşelerde birikmeye başlayan bugenviller?

Bilge bir gülüşle sessizce gülüyorum çarşının orta yerinde. Aydım.

"Yaz bitiyor akıllılar" diyorum. "Bu daha ilk im. Bakın daha neler olacak."


 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült