Hikaye

 

 

Genel Kirlilik

Ferhan Şensoy


- Nasılsınız, iyi misiniz? diyeceğim.

- Hiç iyi değilim!

Diye gireceksiniz konuya! Bilmiyor muyum! Gözünüzden belli. Sor da, şöyle bir uzun uzun dertlerimi sıralayayım gibi bakıyor gözünüzün bebeği, insanın hal hatır sorası kalmadı. Sözün güzergahı olarak, her gün rastladığınız birine, yanından geçerayak, yani yanından geçmek gafletinde bulunduğunuz an, merhaba mahiyetinde;

- N'aber?

Demek bile, çok tehlikeli.

- Sorma ağbicim!

Diye, birinci ciltten başlıyor anlatmaya!

- Daha daha, nasılsınız?

Çok gereksiz sorusunu, hiç gündeme getirmemek gerekli. Genel muhabbet bu yani. Sürekli mutsuzluk ve koyu gri şikayet edebiyatı! Konumumuzdan ve bulunduğumuz yerden huzursuzuz. Bu genel karamsarlığın ruhumuzda fink atarak beynimizi dürtüklemesi sonucu, sürekli birine ya da bir şeylere isyan halindeyiz.

- Ne biçim bir millet bu!

- Bizimki de hayat mı!

- Bugün hava amma soğuk!

- Amma sıcak yahu!

Biçimindeki şikayetlerimiz bitmez. Yazı çok sıcak, kışı gayet soğuk buluruz. Dört mevsim bahar olsa, yazı ve kışı özleriz. Dört mevsimin bahar olması zaten Vivaldi’ye ayıp olur! Hangi koşul ve konuma koyulursa koyulsun bitmiyor insan denen garip hayvanın şikayetleri. Yaratılıştan beri içimizde var olan doğal endişelerden mi kaynaklanıyor bu? Belki de kendimizi çok fazla sevmemizden. Olamadığımız yerde olduğumuz zaman mutlu olacağımıza inandırmışız kendimizi. Ya da birileri bizi bu konuda çok fena dolduruşa getirmiş. Bir de tepeden tabana dik inen açıortayın her iki açısından bakmak gerekiyor olaya; kendimizi, bizi çevreleyen her şeyden ve herkesten daha değerli ve önemli buluyoruz.

- Ben kimim ulan? cümlesi;

- Sen kimsin ulan? cümlesi kadar kullanılmaz.

- Kim lan bu herif? cümlesiyse en çok kullanılanlardan!

- Ben bu hallere düşecek insan mıyım?

Rakı içirici cümlesi de, bizde en kullanılan deyişlerden...

Bozmayın moralinizi. Azmetmek ve kararlı olmak, gerekiyor! Azimle sıvazlayan mermeri deler! Azim, sıvazlamaya katılmaz da, siz kendi başınıza sıvazlamak zorunda kalırsanız, mermerin delinme olasılığı çok zayıf elbette. Azim yokluğunda, asit borik ve değişik asitler dökmek de bir çözüm yolu. Ancak bu durumda sıvazlamamak gerek; çünkü asit hiçbir organımıza iyi gelmez ve sıvazlayan organı eritebilir.

Genelde toplumumuz boş konuşuyor ve konuşmayı çok seviyor. Kimse kimseyi dinlemiyor. Dinlememe konusunda çok gelişmiş bir milletiz;

- Sen sus bi dakka, ben konuşuyorum!

Tavrı egemen. Biri öbürüne bir şey anlatırken, öbürü aynı anda başka birinin kafasını ütülüyor. O başka biri de hıyar değil ya kafasını ütü tahtasına vurup dövünecek, o da aynı anda bir başka öbürüne, kimbilir neler neler anlatıyor. Herkes aynı anda anlattığı için, anlatılanı algılamak söz konusu değil, üstelik kimsenin böyle bir algılama endişesi yok. Herkesin konuşacak şeyi birikmiş, herkes bunalımın zirvesini zorluyor, herkes kendini çok haklı, bütün dünyayı haksız ve yanlış buluyor. Kimse alçakgönüllü değil, zaman zaman epik boyun bükmelerle, gerdan kırmalarla sanki karşı tarafa bir saygı gösteriliyormuş gibi sırıtılıyor. Olay sadece gösterişten ibaret. Bu gösterişin uzun sürmemesine özen gösteriliyor, çünkü hıyarın birine;

- Çok haklısınız efendim!

Dediğiniz sahne filme çekiliyor. Bir film seti gibi yaşam. Çekimin uzaması sinir dingildetici elbette. Ayrıca, kimse uysal değil, kimse doğal davranmıyor. Kimse iyi niyetli değil. Kimse iyi görmüyor, iyi duymuyor. Hiç kimse gerçeği söylemiyor ve acılı ve sosisli gerçeğin kendisine söylenmesini istemiyor. Boş konuşma yeğ tutuluyor ve boyalı tarafından tutulduğu için el salakça yağlıboya oluyor; çünkü boş konuşma da, bizim konuşmamız sırasında;

- Yağlıboya, değmesin!

Diye bağırarak dolaşmıyor esasen boş olan konuşmanın ortasında. Üstelik söylenen yeni bir şey yok, yeni düşünceler üretilmiyor.

- Dedem her zaman söylemiştir... ya da;

- Babam çok haklıymış!

Mantığına sıkı sıkı sarılmış bir konumdayız. Her gün aynı şeyleri konuşuyoruz. Neye, ne yanıt vereceğimizi biliyoruz. Zaten ne sorulursa sorulsun, yanıtımız hazır. Birine bir şey söylemeye kalksan;

- Biliyorum!

diye, sözü ağzına tıkıyor adamın. Herkes her şeyi biliyor. Başınızdan geçmiş özgün bir öyküyü bile anlatsanız, dinleyen sanki olayı sizinle yaşamışçasına yıldız tornavida girişler yapıyor sizin monoloğunuzun içine. Herkes uzman doktor! Programa ilaveten, herkes sinirli. Herkes yorgun ve bezgin. Herkes elektrikli. Ayrıca elektrikçi! Hiç yoktan çıkabiliyor kavga.

- Pis baktın!

- Yok ağbi temiz baktım, sizin görüş açısı biraz kirlenmiş!

Demeye kalmadan bıçaklıyor biri öbürünü.

Daha fenası, başkasının moralini bozarak kendine moral veren, böylece huzura eren tipler var. Örneğin avukat Pislik Ayhan. On beş yıldır görmedim. Görüşüp ettiğimiz yok. Ayağım kırıldı ya! İş edinmiş, aramış taramış, ev telefonumu bulmuş, telaşla beni arıyor;

- Yahu geçmiş olsun, ayağını kırmışsın. Çok pis iştir, beş yıl önce ben de kırmıştım, yıllarca çektim yahu... Çok zor iş... Öyle kolay kolay yürüyemezsin,,, Rutubetli havalarda korkunç bir sızlama yapar... Fizik tedavisi falan altı ay sürer... Altı ayda tam düzelmeyen de var... Bizim bir arkadaş var, topal kaldı! Neyse canım, sen artık topal adam hikayeleri yazar, onları oynarsın... Timurlenk müzikali yapabilirsin... Topal Osman'ı oynayabilirsin... Çok geçmiş olsun, canım topal kardeşim!

Diye, acayip moralimi bozarak kapatıyor telefonu.

Niye ediyor şimdi bu tip, o telefonu? Bana geçmiş olsun, demek için değil. O şimdi topal ve ben artık değilim, diye düşünerek mutlu olmak için. Mutlu olacak hiçbir şeyi kalmamış, korkunç tehlikeli bir tip bu. Telefonu kapatır kapatmaz, bir sigara yakıp arkasına yaslanıyor ve huzura eriyor Pislik Ayhan. Başkasının moralini bozarak huzura erme psikomanyak renkli Türkçe yöntemini, yaşam biçimi edinmiş... Herhalde avukat olarak da müvekkiline;

- Çok zor bir dava... Senin bu davadan yırtma durumun yok... Müebbetle kurtarırsak iyi!.. Aslında idamlık bir durum bu... Neyse ben gene de gireyim bari ilk celseye, yargıca ayıp olmasın!

Diyordur... Müvekkilin mütevekkil durumu, bilmem gözünüzün Önüne geliyor mu! Hadi gelmedi diyelim, ben size tanımlayayım biraz; müvekkil gayet salak bir tip olup avukatına boş bakmakta, öyle olmasa niçin avukat olarak Pislik Ayhan'ı bulsun, ona ücreti vekalet olarak ödeyeceği parayı nasıl ve kaç taksitte denkleştirebileceğini beyin jimnastiklerken, az önce yaktığı sigarayı içmeyi unutmuş olarak, kendine mezar yeri düşünmektedir. Gene de can çıkmadan umut çıkmaz mantıksızlığı içinde, son bir ürpermeyle hayata sarılmayı isteyip sigarasından bir nefes çeken müvekkile, Pislik Ayhan son darbeyi indirir:

- Bitmişsin sen! Miras işlerinle ilgilen. Cenazeyle ben ilgilenirim!

Başkasının moralini bozarak elin adrenaliniyle gerdeğe girme yöntemi de Pislik Ayhan'ı çok mutlu edemiyor elbette; o da giderek müvekkil bulmakta zorlanıyordur mutlaka. Müvekkillerini ipe gönderen avukatın kapısında kuyruk olmaz.

Mutlu olmayı bilmediğimiz için başkasının mutsuzluğundan medet umup, oradan kendimize bir mutluluk kırıntısı çıkarmaya uğraşıyoruz. Bu Pislik Ayhan’a özgü değil, genel bir kirlilik.


 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült