Genç Bir Kralın Anıları

Heinrich Böll


On üç yaşımda Capota kralı ilân edildim. Tam o sırada odamda oturmuş, bir kompozisyon ödevinin altındaki «iyi değil» yazısında «değil» sözcüğünü silmeye uğraşıyordum. Babam Capota kralı Birinci Pig Gi, avlanmak üzere dört hafta için dağlara çıkmıştı, kompozisyon ödevini sarayın posta katarıyla kendisine arkadan yollayacaktım. Avcı kulübelerindeki ışık durumunun yetersizliğine güvenmiş, ha babam silme işine devam ediyordum ki, birden sarayın önünde «Yaşasın İkinci Pig Gi!» diye yüksek perdeden bağrıştıklarını işittim.
Arası çok geçmeden özel uşağım soluk soluğa girdi içeri, kapının eşiğinde yere kapanıp, halinde bir bağlılık ifadesiyle: «Majesteleri!» diye fısıldadı. «Bir vakit sigara içtiklerini Başbakan'a çıtlattığım için ben kulunu af buyurunuz!»
Uşağımın bu bağlılık gösterisi hiç hoşuma gitmedi, çıkıp gitmesini söyledim kendisine ve silme işine devam ettim. Özel öğretmenim, kırmızı mürekkepli kalemle not atardı hep. Sile sile deftere tam bir delik açmıştım ki, yeniden rahatsız edildim. Başbakan içeri girip, kapının yanında dize geldi: «Yaşasın İkinci Pig Gi, üç defa yaşasın!» diye bağırdı. Arkadan: «Majesteleri! Halk sizi görmek istiyor!» diye ekledi.
Ben, bir hayli afallamıştım. Silgiyi bir kenara koydum. Ellerimdeki pisliği temizledim. «Halk ne diye beni görmek istesin?» diye sordum.
«Kralsınız da ondan!» diye cevap verdi Başbakan.
«Ne zamandan beri?»
«Yarım saat oluyor. Pek Sayın Babanız, avlanırken bir Rasac tarafından vurularak öldürüldü. (Rasac, «Rasante Sadisten Capotas sözcüklerinin kısaltılmışıdır.)
«Bu Rasac'ların da illallah elinden!» deyip, Başbakan'ın ardına düştüm. Sarayın balkonundan halka gösterdim kendimi, gülümsedim, elimi kolumu salladım; hayli şaşkınlık içindeydim.
Halkın bu içten gösterisi iki saat sürdü. Akşam üstü havanın kararmasıyla birlikte dağıldılar. Bir iki saat sonra düzenledikleri fener alayıyla yeniden gelerek, sarayın önünden geçtiler.
Ben tekrar odama döndüm; kompozisyonları yazdığım defteri parça parça edip, parçalan saraym iç avlusuna serptim. Sonradan öğrendiğime göre, bu parçalar anı koleksiyoncularınca avludan toplanıp yabancı ülkelere satılmış; şimdi de söz konusu ülkelerde, imlâmın bozukluğunu kanıtlayan ilgili belgeler, cam altında saklı tutulmakta.
Bu olayı yorucu aylar kovaladı. Rasac'lar bir darbe girişiminde bulundularsa da, Misac'lar («Milde Sadisten Capotas» = «Capota'nın Hum Sadistleri») ile ordu tarafından bastırıldılar. Babam toprağa verildi, ben de Capota katedralinde taç giydim. Her ne kadar parlamento toplantılarına katılmam ve yasaları imzalamam gerekiyorduysa da, öğretmenime karşı artık başka yöntemler uygulayabildiğimden, genellikle krallıktan hoşlanıyordum.
Öğretmenim ders sırasında: «Majesteleri lütfedip kesirlerle ilgili kuralları söylerler mi acaba?» diye sormak istese: «Hayır! Lütfetmiyorum!» diye cevaplıyordum, o zaman kalakalıyordu. Öğretmenimin: «Wilhelm Tell'i, Gessler'i öldürmeye sürükleyen nedenleri yaklaşık üç sayfa uzunluğunda yazmalarını Majestelerinden rica etsem, ricamı kabule değer bulurlar mı acaba?» sorusunu ise: «Hayır! Bulmam!» diye cevaplıyor, sonra da kendisini Tell'in nedenlerini sayıp dökmeye davet ediyorum.
Böylelikle, nerdeyse zahmetsiz, bir kültür edindim. Okulla ilgili ne kadar kitabım, defterim varsa yaktım hepsini, kendimi gerçekten tutkularıma verdim, top oynamaya, çakıyla kapıya atışlar yapmaya polis romanları okumaya başladım. Saray sinemasının müdürüyle uzun boylu görüşmelerde bulunarak, en hoşlandığım ne kadar film varsa, saraya getirilmesi için buyruk çıkarttım. Mecliste, okullarda reform yapılması görüşünü savundum.
Meclis oturumlarının bıkkınlık vermesine karşın, geçirdiğim bu zamana hiç diyecek yoktu doğrusu. Dışarıya karşı karasevdalı bir küçük kral kişiliğinde görünmeyi becerebiliyordum. Kendimi tamamen, ölen annemin yeğeni ve aynı zamanda bir baba dostu Başbakan Pelzer'in eline bırakmıştım.
Ne var ki, aradan üç ay geçince Pelzer dünya evine girmemi istedi benden. «Majesteleri!» dedi. «Halka örnek olmanız gerekiyor!» Evlenmeden korktuğum yoktu. İşin kötü yanı, Pelzer'in bana kendi kızını, bahçede sık sık top oynarken gördüğüm on bir yaşlarındaki o çöp gibi, ufacık tefecik Jadwiga'yı vermek istemesiydi. Jadwiga, aptallığıyla tanınmış bir kızdı. Beşte bir yıl çakmıştı. Sarı benizliydi, sinsi bir görünüşü vardı. Pelzer'den düşünmek için zaman istedim. İşte gerçekten hüzne gömülmüştüm şimdi. Odamın penceresine saatler saati öylece yaslanıyor, bahçede top ya da kaydırak oynayan Jadwiga'yı seyrediyordum. Eskisine göre biraz daha şıktı giyinişi; arasıra gözlerini kaldırıp bana bakıyor ve gülümsüyordu, ama ben yapmacık buluyordum gülümsemesini.
Düşünme zamanı sona erer ermez, Pelzer resmi giysisiyle huzuruma çıktı. Sarı yüzlü, kara sakallı, gözleri şimşek şimşek güçlü bir kişiydi. «Kararlarım bildirmek lütfunda bulunurlar mı, Majesteleri?» diye söze başladı. «Acaba Majesteleri, kızımı beğendiler mi?» diye ekledi sonra. Bunun üzerine ben, düpedüz hayır'ı basınca, korkunç bir şey oldu: Pelzer, omuzlarındaki apoletleri, göğsündeki rütbe şeritlerini koparıp attı önüme, cüzdanını -yapay deridendi - ayaklarımın önüne fırlattı, sakalını yolup: «Demek Capota krallarından göreceğim teşekkür buymuş!» diyerek bağırıp çağırmaya başladı.
Kötü bir durumdaydım: Pelzer'siz hapı yuttuğum gündü. Çarçabuk karar verip: «Sizden, Jadwiga ile evlenmeme izninizi rica edebilir miyim?» dedim.
Pelzer, önümde yere kapandı; can ve gönülden ayaklarımın uçlarını öptü, apoletleri, rütbe şeritlerini ve cüzdanı tekrar yerden alıp kaldırdı.
Huldebach katedralinde nikâhımız kıyıldı. Halka bira ve sucuk dağıtıldı, adam başına sekiz sigara ve benim özel isteğim üzerine atlıkarınca için bedavadan ikişer bilet verildi. Sekiz gün bir curcunadır kuşattı sarayı.
Ödevlerini yaparken artık Jadwiga'ya yardım ediyordum. Birlikte top oynuyor, kaydırak oynuyor, ata binip gezmeye çıkıyorduk. Canımız istedikçe saray pastanesinden acıbadem kurabiyesi getirtip yiyor ya da saray sinemasına gidiyorduk. Krallıktan hâlâ hoşlanıyordum; ne var ki ciddi bir olay, kesinlikle son verdi krallığıma.
On dört yaşıma gelince, albay rütbesiyle Sekizinci Süvari Alay Kumandanlığına atandım, Jadwiga da binbaşı oldu. Görevimiz, arasıra at üstünde alay önünden geçmek, alay gazinosunda düzenlenen gecelere katılmak ve önemli bayram günlerinde yararlık göstermiş askerlerin göğüslerine madalyalar takmaktı. Ben kendim de bir araba madalya aldım. Ama derken şu Poskopek olayı patlak verdi.
Poskopek benim alayın dördüncü bölüğünde askerdi.
Bir sirkte çalışan at cambazı bir kadın dolayısıyla bir pazar akşamı bölüğünden firar etmiş, kadının peşine takılıp ülkenin sınırından geçmek isterken enselenerek deliğe tıkılmış, divanı harpte yargılanarak ölüme mahkûm edilmişti. Alayın kumandanı olarak hükmü benim imzalamam gerekiyordu; ama ben: «Ölüm cezası bağışlanmış, on dört gün hapse çevrilmiştir. İkinci Pig Gi», diye yazmış gitmiştim altına.
Ne var ki, bu birkaç sözcük korkunç sonuçlara yol açtı: Alayımda ne kadar subay varsa, omuzlarındaki apoletleri, göğüslerindeki rütbe şeritleriyle madalyaları sökerek, genç bir teğmenin eline tutuşturdular; teğmen de bunları getirip, benim odamdan içeri savurdu. Derken bütün Capota ordusu ayaklananların tarafına geçti. Akşam üzeri odam apoletler, rütbe şeritleri ve madalyalardan geçilmez olmuştu, manzara ürkütücüydü.
Hani halk bana karşı sevgi gösterilerinde bulunmuyor değildi, ama daha aynı gece Pelzer, tüm ordunun Rasaclardan yana geçtiğini bildirdi. Tüfekler patlıyor, silâh sesleri duyuluyor, makinelilerin vahşi takırtısı saray çevresindeki sessizliği delik deşik ediyordu. Gerçi Misac'lar beni korumak üzere bir muhafız yollamıştı; ama geceleyin Pelzer de Rasac'lardan yana geçince, Jadwiga ile ister istemez kaçmak zorunda kaldım; giysilerimizi, kâğıt paralarımızı, mücevherlerimizi çarçabuk toparladık, Misac'ların bulup buluşturduğu bir taksiye binip, komşu ülkenin sınır istasyonuna zar zor attık kapağı. Bitkin bir durumda ikinci mevki bir yataklı kompartımana girip oturduk ve batıya doğru yol almaya başladık.
Capota sınırlarının gerisinden silâh sesleri geliyor, vahşi bağrışmalar, ayaklanmanın yol açtığı bütün o korkunç müzik sesleri işitiliyordu.
Dört gün boyunca yol alıp, Wickelheim adındaki bir kente indik trenden. Coğrafya derslerinden hayal meyal anımsadığıma göre, Wickelheim komşu ülkenin başkenti olacaktı.Bu arada Jadwiga ile trenlerdeki o buruk ve baharatımsı kokuyu tanımış, bize tamamen yabancı istasyonlarda yediğimiz sosislerin lezzeti gibi daha önce bilmediğimiz kimi şeylere aşinalık kazanmış ve bunlara karşı içimizde bir takdir duygusu beslemeye başlamıştık. Sonra ben dişediğim kadar sigara içebiliyordum.Üzerinden okul ödevlerinin yükü kalkan Jadwiga ise, birden gelişip serpilmeye başlamıştı.
Wickelheim'da kalışımızın ikinci günü dört bir yana yapıştırılan ilânlar dikkatimizi çekti: «HUNKE SİRKİ ünlü at cambazı Bayan Hula ile arkadaşı Jürgen Poskopek!» Jadwiga, ilânları görünce adamakıllı heyecanlandı. «Bak, Pig Gi, yarınımız buna bağlı!» dedi. «Poskopek'e git, yardım iste!»
Her saat başı otele Capota'dan bir telgraf geliyor, Misac'lann zaferi, Pelzer'in kurşuna dizilmiş olması, ordunun yeniden örgütlenmesi gibi haberler ulaştırıyordu bize. Misac'ların önderi Schmidt adındaki yeni başbakan, ülkeme dönüp Capota krallarına ait çelik tacı elinden buyurup almamı ve yeniden başıma geçirmemi benden rica ediyordu. Bir iki gün bir kararsızlık dönemi geçirdim, ama sonunda, okul ödevlerine karşı Jadvviga'nın korkusu baskın çıktı; Hinkus sirkine varıp Poskopek'i sordum. Beni sevincinden uçarak kuruladı, Poskopek. Ev olarak kullandığı arabasının kapısından bana şöyle seslendi: «Hayatımı size borçluyum!» dedi. «Buyurun, bir isteğiniz varsa söyleyin.» - «Bana bir iş bulun!» diye cevapladım düpedüz.
Poskopek'in candan davranışı, gidip benim için Bay Hunke'ye ricada bulunuşu, doğrusu dokundu bana. İlkin limonata sattım sirkte, arkadan sigara, sonra da gulaş satmaya başladım. Şahsıma yatıp kalkmak için bir araba ver.diler ve kısa bir süre geçince kasada çalışmaya başladım. Adımı değiştirip Wilhelm Tückes'e çevirdim ve böylelikle Capota'dan gelen telgrafların elinden kurtardım yakamı. Ülkemde bana ölü gözüyle, yitik gözüyle bakıyorlar; oysa ben, Hunke sirkinin verdiği arabanın içinde, yanımda giderek daha bir serpilip gelişen Jadwiga, ülke ülke dolaşıp duruyorum. Yabancı diyarları görüyor, kokularını soluyor, bay Hunke'nin şahsına karşı beslediği büyük güvenin tadını çıkarıyorum. Hani arasıra Poskopek ziyaretime gelip bana Capota'dan söz açmasa ve at cambazı güzel karısı da ikide bir kocasının hayatım bana borçlu olduğunu kesinlikle söylemese, bir vakit krallık yaptığım hiç aklıma gelmeyecek.
Ama bu yakında eski krallık yaşamımla ilgili gerçek bir belge geçti elime. Bir turne sırasında Madrid'de bulunuyorduk. Sabah vakti Jadwiga ile kentte gezmeye çıkmıştık; üzerinde «Ulusal Müze» yazılı kocaman gri bir bina dikkatimizi çekti. «Girelim bakalım!» dedi Jadwiga ve girdik. Kapısının üzerinde «Grafoloji» levhası asılı tenha ve büyük salonlardan bir tanesine daldık.
Hiçbir şeyden habersiz, çeşitli devlet başkanları ve krallarına ilişkin el yazılarını seyrede seyrede bir cam kutunun yanma geldik dar ve beyaz bir etiket yapıştırılmıştı üzerine ve etikette şöyle yazıyordu: «Capota krallığı, iki yıldan beri cumhuriyet.» Derken büyükbabam Wuck'un kendi el yazısıyla kaleme aldığı ünlü Capota bildirisinden bir parça çarptı dikkatime. Babamın av günlüğünden koparılmış bir yaprak gördüm ve sonunda benim okul defterinden yırtılmış bir parça kirli kâğıt üzerindeki yazıyı okudum: «Havada yağmur, toprakta bereket.» Utanarak Jadvviga'ya döndüm, ne var ki Jadwiga gülümseyerek: «Artık geride kaldı bunlar!» dedi. «Temelli geride kaldı!»
Acele müzeden çıktık; çünkü saat bir olmuştu, üçte gösteriler başlıyor ve benim ikide kasayı açmam gerekiyordu.

 

 

 

 

 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Hikaye

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült