Hikaye

 

 

Finney'nin Harika Şurubu

Alan Austin


Benimle ilgili konuşan ve bunlardan birisi bile kadehime içki koyacak kadar beni tanımayan kırk yedi kişiyle birlikte bir odadaydım. Onu, tenekeden bir heykelini yapmamı isteyen sıska kadını iterek geçtim. Boş kadehimi dolu bir şişeyle değiştirirken, "Kurşun daha iyi olurdu" dedim. Tek gerçek dostumu boynundan tutarak odanın ortasında dikildim, odadaki yüzleri övgü, şaşkınlık, korkuyla karışık hayranlık ve tanıştığımıza memnun oldum, gevelemeleriyle yüzerek geçinceye kadar şişedekini birbiri ardına yuvarladım.
Şişe boşalınca menajerime doğru yürüyüp ona uzattım, o beni anlıyordu. Dışarı çıkarken fuayede, burnunu çekip duran güzel bir kız ellerimi görmek istedi. Sevgilisi polaroid bir fotoğraf çekti. Ellerimi ceketimin cebine sokup kapıyı tekmeyle açtım ve ılık gece havasına çıktım.
Yukarı doğru çıktığım yolda dürüst bir cevap alabileceğim üç arkadaşımı kaybetmiştim. Giriş sınavını belki bir düzine kadınla geçmiş, üçüyle kursu başarıyla sürdürmüş ama sonunda onların hepsiyle de sınıfta kalmıştım. Bir şöhreti sürdürme meselesi ise, eh, benim şöhretim değişkenlik eğilimi olan işime dayalıydı. James Dean bir zamanlar kendisinin çok gergin olduğunu, insanların nasıl olup da onunla aynı odada bulunmaya dayanabildiklerini bilmediğini söylemiş. Ben belki onunla aynı klasta olmayabilirdim ama bunun üzerinde çalışıyorum. Ne evimde beni bekleyen kimsem ne de yarma veya öbür güne bir randevum vardı. Ben de o yüzden parlak ışıklan takip ettim. Sonunda kendimi Oxford Caddesi'ndeki bir burger restoranında buldum. Ismarladığım şeyleri tepsiye koydum, bir yer bulup oturdum ve masadakileri okumaya başladım: masanın üstü eski gazetelerdeki reklamların röprodüksiyonlarıyla kaplıydı. Gerçekten eskiydi, yüzyıl kadar. "Şişman beyler için korseler. El baskısı giysiler. Elle sarılmış Türk sigaraları. Pire tozu. Her Derde Deva Finney'nin Harika Şurubu." Yok canım, sahi mi?
Masaları temizleyen adama, kâğıt ve bir zarf bulması -ama çabucak- için yirmi pound verdim.
"Beyler" diye yazdım.
"Finey'nin Harika Şurubu gibi böyle meşhur bir ürünün yararları üstüne kuşku yöneltecek son kişi ben olsam bile, gerçekte her derde deva olamayacağım tevazuyla beyan etmek istiyorum. Ancak, ürününüzden lütfedip numune olarak bir şişe yukarıdaki adresime gönderecek olursanız, sadece tesellüm makbuz bedelini ödemekle kalmayıp onu aynı zamanda testlerin en titizine tabi tutacağım. Bende olanı tedavi edebilirse, HER ŞEYİ tedavi edebilir.
Derin saygılarımla,
Christopher Conway."
Mektubu katlayıp zarfa sokuşturdum ve ağzını yapıştırdım. Gitmek için ayağa kalkınca, temizlikçi adam benim dokunulmamış burgeri çöpe atma girişiminde bulundu. Parmağımı burnunun dibinde azarlama kabilinden sallayarak burgeri yanıma alıp yandaki şık butiğin kapı aralığında horlayan paçavra yığınının yanına bıraktım. Sonra da doğuya doğru yöneldim.
Yıllar önce Londra'ya ilk geldiğim zaman bir kez görmüş olduğum Victoria tarzı posta kutusunun izini bu kadar sarhoşken sürmemde, belli bir mantık olmalıydı. Onun şehrin finans merkezinde olduğuna dair belli belirsiz bir kanıya sahiptim. Amnezi türü sarhoşluğun tersine bilinci tümüyle açılan bir sarhoş olduğum için, o yöne doğru nasıl tuhaf bir şekilde çekilme hissettiğimi hatırlıyorum. Bir metro girişinde, bir sokak çalgıcısının çaldığı, "Positively 4th Street" şarkısı geldi kulağıma; içimdeki vatan hasretini kabartması gerekirdi, ama olmadı. Bir şeyler olmaktaydı.
Yürümek beni birazcık ayılttı ama şu lanet mektubu postalamakla ilgili fikrimi değiştirmedi. Posta kutusunu ya da en azından benzerini, tam da hatırladığım yerde buldum. Flört eden çiftlerin eski zamanlarda, yüz yüze bakan çatı katı pencerelerinden eğilip öpüştükleri o dar sokakların birindeki tarihî görünüşlü bir bankanın duvarına yerleştirilmişti. Bu çılgınca eğik Tudor binalar 1666'daki yangında yok olmuşlardı ama taş ve mermer kanyon hâlâ etkileyiciydi. Kırmızı boyalı demir kutunun mektup atılan dar yarığının altında kabartma harflerle "V. R." vardı: "VICTORIA REGINA". En az yüzyıllık olmalıydı.
Mektubu postaladım. Geceyarısını biraz geçiyordu.

Hemen hemen bir hafta sonra, Chelsea'deki stüdyomda, Hendrich için düzenlenen bir müzayede için onun bir büstü üzerinde çalışırken kapıdan bir kart atıldı. Ödemeli bir paket postanede bekliyordu. Her zamanki gibi Greenwich Village Sanat Mağazası'ndan gelen bazı malzemeler olduğunu zannederek Kings Roads'tan aşağı yürüdüm.
Paket beklediğimden çok küçüktü. Muntazam küçük paket, gayet şirin bir şekilde bağlanmış ve eski bir filmden beri hiç görmemiş olduğum kırmızı mumla mühürlenmişti. Mühürde Kraliçe Victoria'nın portresi vardı. Yıpranmış, biraz yırtılmış ama bütünlüğü bozulmamış kalın kahverengi bir kâğıda sanlıydı. Paketin üzeri hemen hemen on iki kez, el yazısıyla "Bu adreste bulunmuyor" varyasyonlarıyla kaplanmış ve damgalanmıştı. Üzerinde hiçbir iade adresi yoktu.
- Penny red, dedi, camın arkasındaki adam. Penny black kadar değerli değil, yoksa şimdiye kadar birisi üstünden alırdı onu.
- Nasıl yüzyıllık bir pulla bana bir şey gönderilebilir?
- Belki yüzyıl önce gönderilmiştir. İngiliz postanesinin kanalları tam bir labirenttir! Bazen onlarca mektup ve paket kaybolup gider. Milyonda bir olsa da olur işte.
- Peki ama bana hitaben nasıl gönderilebilir?"
- İsabetli bir noktaya parmak bastınız. Elli beşin bir gün bile üzerinde görünmüyorsunuz.
O sırada aslında çok daha gençtim. Tam olarak kırk sekiz. Posta ücretini ödedim ve paketi alıp stüdyoya getirdim. Cebimde bu paketle yürümek bana garip geliyordu, çünkü içinde ne olduğuna ilişkin bir fikrim vardı.

İpi kestim. Kahverengi kâğıdın içinde karton bir kutu vardı. Kutunun içinden çıkan şişenin üzerine bir etiket yapıştırılmıştı. "Her Derde Deva Finney'nin Harika Şurubu. Hazımsızlık, baş ağrısı, sinirsel gerginlik, karaciğer yorgunluğu, uykusuzluk, romatizma vb." Şişedeki mantarın çevresi bir kâğıtla sarılıydı, ama içindeki uçmuş gözüküyordu.
Telefon rehberindeki san sayfalara ve son olarak da Ticaret Odası'na başvurdum. Finney'nin Harika Şurubu'nun imalatçıları Amerika'daki içki yasağından önce iflas etmişti. Bu garip ve inceden inceye hazırlanmış bir şakaydı belki.
Bunu anlamak için burger restoranına geri gittim ama karşılaştığım boş bakışlar doğruyu söylüyordu. O reklamlardan birkaç ayrıntının daha notunu alıp sonra da British Museum'a yürüdüm. Kütüphanede bulduğum birisi, o ilanların hangi tür yayınlarda olduğunu söylemekle kalmadı, aynı zamanda beni bunlarla dolu bir arşive götürdü. Fakat gördüklerimden hiçbirisinin esrarı çözmeye katkısı olmadı.
En az on iki saattir ayık duruyordum. Buna katlanmak güçtü. Bir içki içip menajerimi aradım.
- Philip, irade gücüne inanır mısın?
- Ne yapmak için iradeye?
- Nesneleri zaman içinde yolculuğa çıkarmaya.
- Kimin irade gücü?
- Benimki.
- Hayır. Kesinlikle olmaz. Sarhoşken bile o kadar güçlü değilsin.
- Benim düşündüğüm de bu. Sağ ol Philip.
- Haplarını almaya devam et Chris.
- HİÇBİR ilaç ya da şurup almadım.
Posta kutusunun işi olmalıydı. Müzeye geri döndüm. Arşivci Lionel benim kim olduğumu duyduğu zaman, yayınları taramakta bana yardımcı olmak için aşın bir gayrete girdi. Fakat biraz homurdanınca beni yalnız bıraktı. Birkaç saat dergi karıştırdım ve notlar aldım. Posta siparişiyle alışveriş mikrobu kanıma girmişti. Boynum ağrıyordu. İşi bitirmek üzereydim ki Strand'ın eski bir sayısında bir foto-röportaja rastladım: "Ünlülerin Evleri". Manzarayı birkaç av köpeği ile Lord Doncester'ın tamamladığı, Londra'nın pek uzağında olmayan geniş topraklarıyla Doncester Malikânesi anlatılıyordu. Malikânenin ne içi ne de dışı beni etkiledi. Fakat Annalise Doncester etkiledi. Lord'un tek kızı, karısı ölmüş. Kız otların içindeki çemberden topu geçirmek için kullandığı kocaman bir kroket sopasıyla çim sahada duruyordu. Kahkahayla gülüyordu. Olağanüstü zarif ve seçkin bir güzelliği vardı. O eski sepya fotoğraflarda, bir Pekin köpeğini okşarken ya da bir bisikletle poz verirken gördüğünüz zengin, besili suratlı, sosyeteye ilk kez takdim edilen canı sıkılmış bir genç kız değildi. Yüzü ve tüm bedeni etkileyici bir cinsellikle capcanlıydı. Yüzündeki bir şey ruhumun derinlerine indi ve daha önce onu ya da ona benzer birisini asla görmemiş olmama rağmen, geriye aşinalık yankıları gönderdi.
Ona âşıktım.
Onu arzuluyordum.
On yıllardır ölüydü.
Lionel'a, Lord Doncester ve ailesine ilişkin daha fazla bilgiyi nerede bulacağımı sordum. O devrin sosyete dergileri ile gazetelerini önerdi. Orada hepsi vardı. Lord Doncester'ın faaliyetleri, topraklarının içinde bir demiryolu viyadükü inşaatında, yerel bir av partisinin başında ve malikânedeki mutat balolardan birinin haricinde yayımlanacak kadar parıltılı değildi. Annalise'ın başka bir fotoğrafını buldum. Yüzünde bir Çin yelpazesi tutuyordu. Elleri ilk önce böyle dikkatimi çekti.
Fotoğrafın bir kopyasını alıp iki kat büyüttürdüm ve stüdyoya döndüm. Tam tamına yirmi dört saat çalışıp elimdeki her materyali kullandım. Fakat yüzüne yaklaşabildiysem bile, başka bir boyuta ait olan elleri, yetersiz bir üçüncü boyuta aktarmama engel oluyordu.
Geri çeviremeyeceğim bir sipariş almıştım, çünkü menajerim bu işin alternatifinin başka bir Maddox Caddesi sergisi olacağı tehdidini savurmuştu. Durmadan içtim. Heykelini yaptığım kız Annalise'a benzemiyordu ama heykel benzedi.
Müzeye geri döndüm ve gazetelere giriştim. Annalise reşit oldu. Satır aralarını okumak ve kızma bakış şeklini görmek suretiyle Lord Doncester'ın aşırı koruyucu bir baba olduğunu sezdim. Babası ona iki metre mesafe içinde fotoğrafı çekilen tek erkekti.
Ölümlülük yirmili yaşların sonuna gelmeden önce, çoğu insanı pek rahatsız eden bir şey değildir. Hepimiz yeterince kısa zamanda bunu duymaya başlarız ama çoğumuz çeyrek yüzyıl kadar hayatı ölümsüz gibi yaşarız. Kaçınılmaz son o kadar uzaktadır ki, gerçek bile olmayabilir. Zamanın içinde donmuş, bedeninin her kıvrımı ve hareketinde hayat olan birinin fotoğrafını gördüğünüz zaman, ölümsüzlüğün bu türüne inanmaya başlayabiliyorsunuz. Poz verilmeden çekilmiş fotoğraflar en güzelidir. Savaşın hemen sonrasında, annem ile babamın aceleyle sinemaya koşarlarken bir seyyar fotoğrafçı tarafından çekilmiş bir pozları var bende. Kroket oynayan Annalise'in fotoğrafı da aynı etkiyi yaratıyordu. Ebedî genç.
Ki bu, Times'ın 1895 baskısında bulduğum bir manşetin niçin beni bu kadar şiddetle sarstığını sadece bir parça açıklar.

"LORD DONCASTER'IN KIZI APANDİSİT AMELİYATINDAN
SONRA ÖLDÜ"

Acil ameliyattan sonra enfeksiyon oluşmuş. Verilen hiçbir ilaç durumunu düzeltememiş. Penisilin 1920'lerin sonuna kadar henüz keşfedilmemişti.
Doktor Matheson üçüncü bir kişi için, geniş spektrumlu bir anti biyotik reçetesini bana güvenle verecek kadar, beni iyi tanıyordu Kapsülleri plastik kutudan ve folyolarından çıkarıp Finney'nin surun şişesinin içine koydum. Eski mühür mumunu yeniden kullanmak da dahil olmak üzere hepsini yemden paketledim.
Annalise babasının ısrarıyla operasyondan sonra kırk sekiz saat evde bakılmıştı. Paketteki adresi Annalise'in şahsına hitaben yazdım. Mektubu Doncester Hall'de çekilmiş fotoğraflarda gördüğüm bir züppenin adıyla imzaladım. Mektupta, hapların hastalıktan sonra çabuk iyileşmek için Doğu'ya ait yeni bir 'beni ayağa kaldır' ilacı olduğunu anlattım ve tarifte belirtilen süre içinde HEPSİNİ almasını, ama çok az miktarda afyon içerdiği için bundan hiç kimseye söz etmemesini tembihledim.
Geceyarısından hemen sonra paketi Victoria tarzı posta kutusunda postaya verdim. Bu kez üzerine, bir pul satıcısından aldığım kullanılmamış "penny red'leri yapıştırmıştım.
Haplar ona tam zamanında ulaşacak mıydı? Bilmiyordum ama bunda irade gücünün bir rol oynaması lazımdı ya da o sırada öyle düşünmüştüm. Elimi delikten içeri sokup Annalise'in yüzü ve elleri üzerinde yoğunlaşarak paketi tuttum. Sonra paketi bıraktım.
Paketin dibe çarpma sesini duymadım.
Sadece sabaha kadar beklemem lazımdı, ama bana o gece yüzyıllık bir zaman gibi geldi. Tıraşsız ve tahminimce biraz vahşi gözlerle saat dokuzu bir geçe beni karşısında görmek Lionel'ı şaşırtmışa benziyordu. Beni yeteri kadar çabuk yalnız bıraktı.
Times'ın, o manşeti görmüş olduğum aynı nüshasına başvurdum. Orada değildi. Annalise'dan hiç haber yoktu. Acaba iyileşmiş miydi?
Beş gün sonraki gazetede minik bir başlık buldum:
"Lord Doncaster'ın kızı evde sessizce iyileşiyor." Belkemiğimden yukarı bir ürperme yükseldi.

Birisinin hayatını kurtarmanızdan sonraki gün ne yaparsınız? Annalise'ın ellerinin fotoğrafını bilgisayarımda taradım, sonra üç boyutluymuş gibi görünecek biçimde ortaya çıkışım izledim.
O haftanın sonuna kadar içki âlemine daldım, yıllardan beri en kötüsüne.
Annalise aklımdan çıkmıyordu.
Sonunda ona bir mektup yazıp her şeyi anlattım. O, bu zamana kadar, ilaçların belirtilen kaynaktan gelmemiş olduğunu belki anlamıştır ama umarım ki bir sürü soru sormamıştır. Hapların onun hayatını kurtardığını, benim gelecek zamanda, bir yüzyıl sonrada yaşadığımı, hiç tanışmadığım birisine, ona, âşık olduğumu anlattım. Benim deli olduğumu zannedecekti. Fakat onu ikna etmek için yapabileceğim bir şey vardı. Times'dan, Hyde Park'ta ürkmüş atların ayakları altında ezilip ölen bir kadınla ilgili bir haberin fotokopisini aldım. Mektubu postaya verdim ve antibiyotik tedavisini tam bitirmiş olduğu sırada, kazadan bir hafta önce mektubun ona ulaşmasını diledim. Eğer bana ulaşmak istiyorsa, Londra'daki o belirli posta kutusunu kullanması gerektiğini söyledim.

İki yıldan fazla süren bir yazışmanın başlangıcıydı bu. Annalise ilk önceleri inanmadı, ama ben gelecekle ilgili birkaç haber verme oyunu yapınca ikna oldu. Bir seferinde yazışmada bir mektubu zamandan daha öne almayı denedim ama olmadı. Bu mektup son postaladığımdan tam bir hafta sonra vardı ki, bu da benim şüphemi kanıtlamış oldu. Posta kutusu, her iki ucunda zamanın sabit olduğu, arasında kabaca ama tam değil, yüzyıl olan bir çeşit zaman kapısıydı. Doğanın bir garabeti varsaydım. Fizik yasaları beni ilgilendirmiyordu.
Birbirimize fotoğraf gönderdik. Aşıkların sahip oldukları türden duyguları, korkuları, umutları ve sırlan paylaştık. Bana gelecek zamanla ilgili sorular soruyordu ama ben iki büyük dünya savaşını, soykırımı, Hiroşima'yı düşündüğüm zaman ve Tanrı bilir daha neleri, geleceği belirsiz bırakıp kötü yerine iyinin üzerinde duruyordum. Apollo'nun aya inmesi onu çok etkiledi. Verne'in Aya Seyahatini yeni okumuştu ve bunun mümkün olabileceğini düşünmüyordu. Beni kıskanıyordu. Ben ona geleceğin olaylarını, birer ütopya olarak sunuyordum. Onun anladığı dilde kendimle ilgili kötü şeyleri anlatmaya çalışıyordum ama ben ona göre adeta bir Süpermen’dim. Bazen olayların aldığı biçim ne komiktir.
Annalise'dan kimseye bahsetmedim; bir kez bir barmen dışında. Jack Daniels palavrası gibi beni iyi niyetle dinledi. Ne dediğini anımsıyorum.
- Ne güzel bir hikâye efendim. Pek inanılacak gibi değil, ama güzel. Güzel ama üzücü.
- Neden? diye sordum.
- Eh, ikiniz hiçbir zaman buluşmayacaksınız, öyle değil mi?

Geceyarısı Londra dünya yüzündeki en ıssız yerlerden biridir. Pub'lar kapalıdır, geç vakitlere kalan birkaç kent işçisi de evlerine gitmek üzere yoldadır. Güvenlik kameraları videoya boş sokakların görüntüsünü kaydeder.
Ayak seslerim banka ve işyerlerinin arasındaki çukur boğazda karşıdan karşıya yankılanıyordu. Etrafta hiç kimseyi görmüyordum.
Geceyarısına birkaç dakika vardı. Taştan bir hayvan ağzı biçimindeki oluğun nöbet tuttuğu kapı aralığında bekledim. Uzaktan ayak sesleri duyulup sonra kayboldu. Posta kutusuna yaklaştım. Kendimi tamamen ayık hissediyordum ve bu canımı yakıyordu. Uzandım ve elimi kutunun soğuk metal dudağına koydum. Bir yerlerde bir kilise çanı geceyarısını vurdu. Elimi kutunun içine soktum.
Parmaklarıma bir şey süründü. Isırılmış gibi geri çekildim. Sonra elimi tekrar kutuya soktum; bu kez daha derinlere.
Annalise oradaydı! Benim parmaklarımı aranan parmaklan hissettim. Parmaklar özlem duyulan avuçlara değdi. Elinin arkasına dokundum. Eti tuhaf, gerçekdışıydı. Ellerimiz kavuştu, parmaklarımız kenetlendi ve onu kendime kuvvetle çektim. Benim tutkumdan emin olmayarak birazcık geri çekildi ama ben onu bir daha çekmedim ve bu şekilde belki on beş dakika kaldık.
Parmaklarımı gevşettim ama bırakmadım. Parmak uçlarımı avucuna, sonra parmak uçlarına ve hafif bir kabarıklığın olduğu bileğine doğru götürdüm. Bir parmağımı altına kaydırıp yukarı doğru çektim ama o karşı koydu. Tekrar çektim, bu kez boyun eğdi. Eldivenini parmaklarının yarısına kadar yukarı çekmiştim. Birdenbire geri çekilip eldiveni tümüyle çıkardı.
Tekrar bana geri döndü. Avuç içleri nemliydi. Bu kez onu öncekinden daha sıkı tuttum. Kutunun içini görmeye uğraştım ama kolum ta derinlerdeydi. Çok karanlıktı. Yanıma sokak lambasının gölgesi düşüyordu. Onun hiçbir şeyini göremiyor ama fazlasıyla hissedebiliyordum.
Annalise! Adını haykırmamak için dudağımı ısırdım. Bunu fısıltıyla söyledim. Adımı söyleyecek miydi? Hiç ses çıkmadı. Onunla iletişim kurmak istiyordum ama iki el ne yapabilirdi ki?
Avuçlarımız nemliydi, kaygandı. Parmaklarımı onunkilerden ayırdım ve işaret parmağımla avucunu şefkatle okşadım. Aynı biçimde karşılık verdi. Parmaklarımız araştırıyor, inceliyor ve karanlığın içinde yüzüyordu; tıpkı egzotik balıklar gibi. Sonunda çekildim ama sadece tırnağımla avucunda bir çizik açmak için. Ben etini çizerken o kımıldamadı. Sonra fark ettirmeden aniden bana döndü, niyetimi hissetmiş gibiydi. Tırnaklan etimi çizen ama yaralamayan çılgın bir hareketle avucumu kazırken irkildim; sonra işaretparmağıyla öyle sert kazıdı ki sonunda tırnağıyla elimi kanattı. Ruhum hazla dolarken, acı kolumda hızla yayıldı. Bedenimin geri kalanı var olmayı bıraktı.
Cevap beklercesine tırnağımla avucunu çizdim. Kendisini bana doğru kuvvetle itti. Ondaki ürpertiyi hissedinceye kadar bastırdım. Etler birbirine teslim oldu. Avuçlarımızı karşılıklı bastırdık, parmaklar ne onun ne de benim çekemeyeceğimiz şekilde mengene gibi kenetlendi.
Çok uzaklarda bir yerde çan, saat biri vurdu. Onun eli eridi. Yalnız kaldım. Avucumdaki kanı öptüm.

İki gün sonra Annalise'dan bir mektup aldım. O gece Leandhall Caddesi'ne yürürken bir polis onu durdurmuş, kim olduğunu anlayınca eve kadar refakat etmiş. Eldivenini giyip elini sımsıkı kapatarak yarasını saklamış.
Ayaktakımının yaşadığı, yakın bir geçmişte tehdit oluşturmasından dolayı kötü bir şöhreti olan Whitechapel semtinin yakınlarında olduğunu öğrenen babası, Annalise'ın buna mantıklı bir neden gösterememesi üzerine öfkeden deliye dönmüş, ertesi gün de hemen Amerika'ya gideceklerini söylemiş; babasının mülkleri olan Virginia'ya. Orada yerleşme olasılığı Annalise'ı korkutuyordu. Amerika'ya yerleştikten sonra, hâlâ Doncester Malikânesi'nde çalışan ve mektuplarını postalaması için para verdiği bir hizmetçi sayesinde, çok uzun aralıklarla olsa da bir süre daha yazışmayı sürdürdük.
Ancak kısa zamanda ortaya çıktı ki, benim ona önceden göstermiş olduğum gelecek vaatlerinin bir bölümünü Yeni Dünya ona sunuyordu. Her şey tersine döndü. Bana otomobil, ilk hareketli resim gibi zamanının harikalarından bahsetmeye başladı. Eninde sonunda ona artık kendi deneyimiyle öğrenmeyeceği başka neyi gösterebilirdim ki? Mektupların sıklığı azaldı. Onun hayatımdan geçip gittiğini hissettim, ne kadar harikulade geçmiş olsa da boş, imkânsız bir durumdu. Bana yazdığı son mektupta, benim için yapabileceği bir şey olup olmadığını soruyordu.
Ona iyi ve temiz bir hayat sürmesini söyledim. Hâlâ içiyorum ama çalışıyorum da. Yapıtlarım para ediyor. Hiç kimsenin görmediği birinin dışında. Bir kadının mermere oyulmuş elleri. Avucunun ortasında koyu renkte küçük bir lekenin olduğu, beyaz ipek eldivenli bir el.

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült