Hikaye

 

 

Fallardaki Erkek

Oktay Akbal
 

Başına taç etti kızım, başına taç etti!”

Kağıtlar masanın üzerine savrulur, yanyana dizilir, kupa kızı gider karamaça oğlanının tepesine çıkar. Yorum başlar hemen “Başına taç ediyor seni.” Bir sevinç. Bile bile yanılmanın avuntusu. Kağıtlardan umut beklemek. Bir şeyler ummak.

Öğretmen Meliha sarılır boynuna Hatice hanımın: “Ablacığım bak, bir daha bak, ne olur? Annem güler, ben kağıtlara daha çok sokulurum. Ne var şu sineğin oğlunda, kupanın kızında? Bu kadar çok şeyi nerden bulup çıkarıyorlar? Hatice hanım nazlanır bir süre: “Kız, deli kız” der. “Fal bir kere bakılır.” Sonra, fallarının nasıl çıktığını anlatmaya başlar. Yok, Manastır’da bilmem hangi paşaların gelini kendini asmış, o daha önce iskambil falında görmüş, söyleyememiş. “Kıza sen kendini asacaksın diyemedim, ama bizim beye söyledim o akşam. Bu kızın sonu iyi değil, dedim.” Anlatır geçmiş günleri. Herkes dinler. Ben kağıttan şatolar kurarım: Bir anlığına yaşanan. Üst üste iki kat. Odalar. Ya da kuleler, surlar. İsteğim, biraz geri çekilip üfleyerek yıkmak o şatoları, kuleleri, duvarları. Olmaz bir türlü. Elimi çeker çekmez yıkılıverir. Haydi yenibaştan.

Hatice Hanım, annemi, öğretmen Meliha’yı, annesini, komşu Feride hanımı alır götürür kırk yıl öncesine. Makedonyalarda kaymakamlık eden bir Hüsnü Bey vardır. Bıyıklı, iri yapılı. Bir kez eski fotoğraflar arasında gördüm. Çatık kaşlı, kocaman bıyıklı. Komiteci izleyen zaptiyelerle birlikte at sırtında dağ taş dolaşan, sırasında mavzer omuzlayan, Bulgar çetecilerini tepeleyen bir adam. Hatice Hanım o yılların resimlerinde incecik bir kız, on beş on altı yaşlarında var yok! Kucağında bir çocuk. Sonra ölmüş kaymakam bey, çocuğu büyümüş, uçmuş annesinden uzaklara. Fallarda gördüm onu. Dinerinin oğluydu. Annesi dinerinin kızı olurdu. Hiç yanyana düşmezlerdi. Hep sineğin kızı girerdi aralarına. Kara kuru geliniydi o. Evlendiğinden beri ancak iki bayramda bir annesinin kapısını çalarmış oğlu... Hatice Hanım, Meliha’nın falına baktığını unutur, Makedonya, komiteciler, Hüsnü bey, Balkan Savaşı, oğlu, gelini, torunu derken başlardı bitmez tükenmez yakınmalara, o “körolası” geline bedduaları savurmaya. Ağlamaya, olduğu yerde sallanmaya, “Ah, evlat diye saçımı süpürge ettim, kaç kişi istetti bey öldükten sonra, benim kocam artık oğlum dedim. Şimdi ise...”

Öğretmen Meliha sabırsızlanırdı. Konu değişti,

uzaklaştı kendinden diye. Nasıl etmeli de Hatice hanımı bugüne getirmeli. Radyoyu açardı birden. Bir şarkı duyulurdu: “Gel ey denizin nazlı kızı”. Başlardı söylemeye: “Çık sahile gel, sinede ... Bir alemi ab et”. Şarkı girerdi dünyamıza. Meliha sesini yükseltirdi. Kağıtları alır, karıştırırdı. Yeniden eline tutuştururdu Hatice Hanımın.

“Teyzeciğim, teyzeciğim.”

“A, deli kız, dedik ya herif seni başına taç ediyor.”

Dayanamazdı gene de. Parmaklarını tükrükler, sedirde yeniden açardı falını. Garip bir faldı bu. Belki kendi uydurmuştu. Sözde Manastır’daki İtalyan konsolosunun madamından öğrenmiş. Her renkli kağıt bir insanın yerine geçerdi. Sen, sevgilin, anası, dostu, düşmanı kah yanyana gelirler, kah uzaklara giderlerdi. Bir defasında Meliha öğretmeni temsil eden kağıt yere düşmüştü yanlışlıkla. Hatice hanım ne yapacağını bilemedi. Karardı gözleri. Meliha sapsarı kesildi. Sanki ölmüştü. Yaşam gibi bir şey sayardı falı.

“Başına taç edecek mi bakalım?”

Annem kıs kıs gülerdi. Kağıtlar dizilirdi. Gözleri fallardaki erkeği arardı. Kupanın oğlu, dineri kızının yanına gelse, ya da üst sırada yer alsa. İlle alta düşmemeli. Fallardaki erkek bir kişilik kazanmıştı gerçektekine hiç benzemeyen.

Üsküdar’ın uzak bir köyünde öğretmendi Meliha. Üç yıl önce sınava girip öğretmen olup Pendik’te bir köyde çalışmıştı. Köyün delikanlıları geceleri camını taşlamışlardı, yolunu kesmişlerdi. Dediğine göre, eşraf oğullarından biri gece yarısı eve girmeye kalkmıştı. İş büyümüştü. Sözde Meliha öğretmendi oğlanı ayartan. O köyden alıp Üsküdar’a yakın bir köye vermişlerdi. Komşu köylerden birinde bir başöğretmen vardı, Muhtar bey. İkide bir Meliha’nın köyüne gelirdi. Mektuplar yazardı. Meliha onu kendine tutkun sayıyordu. Hep evlenme teklif etmesini beklerdi. Oysa adam oralı olmaz, İstanbul’da buluşalım derdi. Bir arkadaşının evi varmış, oraya götürecekmiş... Meliha gitmedi, adamı tersledi. Muhtar bey bir daha görünmedi, yolda, otobüste karşılaşınca bakmıyordu bile. Bu kez Meliha bir tuhaflaştı. Uzaktan bakardı adama, sarı bıyıklı, geniş omuzlu, güçlü mü güçlü. Ne olurdu sanki onunla birlikte o eve gitseydi. Oturmuş bunları anneme, annesine anlatmıştı bir gün uzun uzun. Pişman mıydı? Belki. Ama seviyordu bu adamı. Kendisiyle gizlice ilgisini sürdürdüğünü sanıyordu. Başka bir öğretmen arkadaşı Meliha’ya demiş ki: “O seni denedi, nasıl bir kız olduğunu anlamak için. Şimdi evlenme teklifi yapacak.”'Meliha fitili aldı. İşi olup bitmiş saymaya başladı.

O sırada yaz geldi. Okullar kapandı. Meliha eve dönmüştü. Annesiyle bir süredir bizde kalıyorlardı. Bu serüveni o savaş öncesinin yaz ayında yaşadık beraber. Bir mektup almıştı o öğretmen arkadaşından. Muhtar beyin İstanbul’a geleceğini, Meliha’nın annesini ziyaret edeceğini bildiriyordu. Günler haftalar geçti. Meliha her gün şık, her gün boyalı. Her gün saçlar altı aylık. Gelsin iskambil falları, gitsin kahve telveleri. Geceleri uyumak yok. Balkonda yıldızları seyretmeler. Kalın kapaklı bir deftere bir şeyler yazmalar. Bir bana okurdu yazdıklarını. “Huzursuz Geceler” adlı bir romandı.

Kendi romanıymış. Ben ortaokulun ikinci sınıfına geçmiştim. şiir, roman delisi bir çocuk. Dinlerdim Meliha’nın yazdıklarını. “Sen değilsin buradaki” derdim. “A, ben yazıyorum, nasıl ben olmam?” “Değilsin. Ben seni yazsam, o sen olursun, ama sen kendini bir başkası sanıyorsun” “Delisin, sen çocuk.” derdi.

Herkes yatardı. Balkona atardık sandalyeleri. Gece yarısına doğru gelip geçen tramvaylar azalırdı. Alçak sesle tangolar söylerdik. “Tesadüfe tutulup — Çektiğimi unutup — Yeni bir aşka daldım?..” Aşk, aşk!... Neydi bu aşk dedikleri? Şaşırırdım, gülerdim. Anlatırdı, ben anlamadan. Elimi kolumu tutar sıkardı, göğsüne bastırırdı. “Çocuk, anlamıyorsun, anlamıyorsun” derdi. “Biraz büyük olsaydım keşke” derdim. Meliha öğretmeni yalnızlığından kurtarırdım belki. Erkek olarak bir şeyler verebilirdim ona. Fallardaki erkek uzaktaydı. Oysa yanındaki erkek ben olurdum onun için...

Roman bitti. Bir gün oturduk temize çekmeye başladık. Adını da değiştirdik. “Tedirgin Geceler” yaptık. Yarım ay adlı bir dergi çıkardı o yıllarda. Kadın yazarların “hissi” öykülerini okurduk. Öğretmen Meliha ile aldık romanı o dergiye gittik. Genç bir adam karşıladı bizi. Defteri aldı, biraz okudu. Çapkınca baktı sonra, uzun uzun konuşmak gerekirmiş. Yalnız gelmeliymiş bir gün. Çıktık. Yalnız gelmeli ne demekti’ Kızmıştık!

Bir daha romanın sözünü etmedik. Aramadık da. Nasıl olsa kopyası vardı elde, belki bir gün anlayan birinin eline geçerdi, yayınlanırdı. Ama o dergide Tedirgin Geceler hiç bir zaman çıkmadı. Meliha da romancılığı kısa zamanda unuttu zaten. Bir mektup daha almıştı. Öğretmen Muhtar bey İstanbul’a geliyormuş. Evde hazırlık başladı. Temizlik. Yeni eşyalar. Perdeler. Bizim misafir odası daha derli topluydu. Muhtar bey gelince orada kabul edecektik. Fallar bir anlam kazanmıştı. Hatice hanım hep iyi haberler veriyordu kağıtlara baka baka. “Başına taç edecek dedik, kızım.”

Fallardaki erkek bir akşam kapımızı çaldı. Ben açtım. Orta boylu, zayıf bir adam. Gözlüklü. Hiç de kupanın oğluna benzemiyordu. Tedirgin Geceler’deki yakışıklı adam da değil. Her gün sokakta görülen binlerce erkekten biri. Ben aldım misafir odamıza. Bir süre yalnız kaldık. Okulumu, sınıfımı sordu. Bu ev bizim miydi? Meliha öğretmenlerin evi var mıydı? Yoksa burada kiracı mıydılar? Ne zamandan beri bizimle oturuyorlardı? Beş dakika içinde bütün yaşam öykümüzü öğrenmişti. Yüzü ekşidi gibi geldi bana. Her halde tramvay caddesindeki bu evi Meliha öğretmenlerin sanmıştı. Annem girdi o sıra, hoş geldiniz, dedi. Meliha’nın annesi heyecanlanmış, içeri giremedi. Az sonra Meliha geldi. Ne yapacağını bilemiyordu. Hemen bir yastık aldı adama doğru yürüdü. Ne yapacaktı. Adam da şaşarak baktı. Meğer sırtına yerleştirecekmiş, rahat etsin diye!

Karşılıklı oturuldu. Havadan sudan konuşmalar. Meliha’nın gözleri adamın gözbebeklerinde. Adamsa soğuk. Hep annemle konuştu. Meliha’ya pek aldırış etmedi. Bu yıl okulu değişiyormuş. Antalya’ya tayini çıkmış. Allahaısmarladık demeye gelmiş. Buzlu bir hava çöktü birden odaya. Meliha beş on yaş çöküverdi sanki. Bir anda değişiverdi gözümün önünde. Ne ummuştu? Niye gelmişti bu eve Muhtar bey? Niye fallardan çıkmış, karşımıza dikilmişti? Anlamıyordum. Meliha’nın evi olsaydı evlenmeye yanaşacaktı her halde. Gördü ki iş yok, vazgeçti. Bir saat geçti böyle sıkıntılı. Adam kalktı sonunda. Meliha ile ikisini sokak kapısı önünde bir kaç dakika yalnız bıraktık. Kapı sertçe kapandı. Meliha ağlıyordu. Odasına koştu. Ben de ardından. Tedirgin Geceler’in müsveddelerini buldu. Bir de ikisinin okulda çekilmiş resimleri vardı. Yırttı attı hepsini.

Meliha öğretmenle bir daha balkonda oturup düş kuramadık. Birlikte roman okumak, sinemaya gitmek, caddede dolaşmak geçmişte kalmıştı. Okullar açıldı. Annesiyle uzak bir ilçeye gittiler. Bazan bir mektup alırdık. Geçmişteki olayları hiç anmazdı. Arada bir iskambilleri dizerdim mindere. Fallardaki erkeği bulurdum. Bir fal da ben açardım Meliha’nın adına. Ne yapar yapar ikisini bir araya getirirdim. Umutlanırdım. Muhtar bey Antalya’dan çıkacaktı yola. Meliha’nın ilçesine koşarak, uçarak gidecekti. Dizlerine kapanıp bağışla diyecekti. Evleneceklerdi. Bir yıl sonra da kucaklarında çocukları İstanbul’a geleceklerdi. Bu odada yeniden fallar açacaktık. Mutlu ailenin geleceğini okumaya çalışacaktık kağıtlarda.

Olmadı öyle şeyler. Meliha öğretmen yaşlandı, kurudu yıllarla. Fallarda başka şeyler arıyordum artık. Kendimi ilgilendiren şeyler. Kupa kızlarıydı, maça kızlarıydı önemli olan. Gerçektekilere ilgisiz yaratıklardı bunlar. İstedikleri kadar fallarda umut versinler, düş kurdursunlar, boşunaydı. Falların kadınları erkekleri fallarda kalacaktı hep. Hiçbiri gerçekte var olamayacaktı. Bunu şimdi anlıyorum. Gerçek yaşamı tanıdıktan, insanları öğrendikten sonra!

Meliha öğretmeni gördüm geçenlerde. Emekliye ayrılmış. Annesinin gözleri görmüyormuş artık. Atikali’de bir kat almışlar. Gene bir roman yazıyormuş. Bir gün gelmeliymişim. Bana okumalıymış...

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült