Hikaye

 

 

Erdemin Öyküsü

Henry James


I

Hava daha da kötüleştiğinden, günün geri kalan saatleri belli ki bir işe yaramayacaktı. Rüzgar sertleşmiş, yağmur şiddetini artırmıştı; ikisi birleşip arada bir sağlam pencereleri dövüyor, azgın yağmur suları verandanın koruduğu pencerelerin camlarına bile saldırıyordu. Çimlerin, kıyıda yükselen dik kayalıkların ötesinde gökyüzü, ıslak koca fırçasını denizin derinlerine daldırıyordu. Ama mayısın fırça dokunuşlarıyla canlanan çimler, sulanmış yeşilin parlak rengine bürünmüştü bile; filiz sürmüş çalı ve ağaç kümeleri fırtınada savruldukça, aynı rengi yankılıyor; evin güzel salonuna dolan soğuk, tedirgin ışık, bu bahar gününde ikindi vaktinin daha başlarında olduğunu gösteriyordu. Burada iki kadın oturmuş sessizce, güçlük çekmeden ve anlaşılan rahatsız da edilmeden ayrı ayrı kendi işlerine bakabiliyordu; masada mektup yazan Bayan Dyott’un kaleminden çıkan ve rüzgarın gürültüsü izin verdikçe işitilen sert cızırtı, bu konuda duydukları güvenin ifadesiydi.

Konuğu Maud Blessingbourne, yanan hafif odun ateşinin yakınında, bir şömine siperi, palmiye ağacı, ayak iskemlesi, yüksek bir sehpa, bir vazo çiçek ve gümüş çerçeveler içinde üç fotoğrafla seçkin bir “köşe” olarak hazırlanan bölmedeki küçük bir kanepeye yerleşmiş, limon rengi karton kapaklı bir kitabın daha gıcır gıcır sayfalarını uzun, düzensiz aralıklarla ve işitilir bir sesle çeviriyordu. En yeni okuyucusunun tutumuna bakılırsa aynı zamanda “iyi” Fransız romanı olduğu anlaşılan bu kitabın dış görünüşünün yarattığı etki, tutarlı bir seçim ve gelişmiş, ince bir güzellik anlayışıyla döşenmiş bulunan salonun özel havasıyla mutlu bir uyum içindeydi. Bayan Dyott eski Fransız eşyalarına düşkünse ve bu konuda kesinlikle güç beğenen biriyse, konukları da, düşük narin omuzlar üstünde örgülü siyah saçların süslediği güzel başlarını arada bir eleştirel tavırlarla geriye savurur, çağdaş Fransız yazarlarına düşkün olabilirlerdi elbette. Yarım saat aralarında hiçbir şey geçmemişti kesin konuşmak gerekirse, arkadaşlardan birinin ara sıra, başını çevirmeden, ötekinin işine ne ölçüde daldığını gizli gizli anlamak için kendi işine ara vermesinin dışında hiçbir şey. Bu yüzden odadaki sessizlik, yalnızca dışarıdaki havanın durumuyla değil, aynı zamanda bu sessizliğin taşıdığı anlamın bilinciyle doluydu sanki. Maud Blessingbourne kitabını kucağına koyunca, sabır içinde beklediğini açıkça söylermişçesine gözlerini kapadı; gene de sonunda, aralarındaki gerginliği dağıtan hareket ondan geldi. Ayağa kalktı, şöminenin yanında durdu ve birkaç saniye ateşe baktı; sonra, dışarıda olup bitenleri anlamak istermiş gibi, dolanıp pencereye yaklaştı. Bunun üzerine, Bayan Dyott daha bir canla başla yazmaya koyuldu. Önündeki mektup yığını yükselmişti; kararlı görünmek o hoş ama biraz solmuş güzelliğiyle bağdaşsaydı, başını önündeki işten kaldırmamak alışkanlığı, aklının başka yerlerde dolaştığını belli etmeyebilirdi. Gene de ilk konuşan o oldu:

“Kitap ilgini çekmişe benziyor.”

“Fena sayılmaz; biraz yavan.”

Fırtınanın artan gürültüsü yüzünden sözcükler güç seçilir olmuştu. “Biraz yaban mı dedin?” “Hayır, hayır; uysal ve çekingen; yargı yeteneğimi yitirmedimse eğer.”

Bayan Dyott sakin bir tavırla, “Yitirmişsindir belki” dedi, “bu kadar çok okuyunca.”

Arkadaşı yalandan üzülmüş gibi bir hareket yaptı. “Tam odama çıkıp bir yenisini almayı düşündüğüm sırada cesaretimi kırıyorsun.”

“O da mı Fransızca?”

“Korkarım öyle.”

“Yanında on-on beşini birden mi taşıyorsun?”

“Masum İngiliz evlerine mi?” Maud anımsamaya çalıştı. “Üç tane getirdim sanıyorum Şehirden geçerken bir kitapçının vitrininde gördüm Tek bir roman arıyordum, kaç tane buldum! Ama ikisini okuyup bitirdim bile.”

“Yalnız bunları mı okuyorsun?”

“Fransız romanlarını mı?” Maud düşündü. “Aa, hayır. D’Annunzio’yu da okurum”

Bayan Dyott zarfa pul yapıştırırken, “O da ne?” diye sordu.

“Ah, güzelim benim!” Maud’un hoşuna gitmişti, ama gene de neredeyse arkadaşına acıdığını belli eden bir sesle, “Biliyorum, senin bir şey okuduğun yok” dedi ve ekledi: “Ama neden okuyasın ki? Yaşıyorsun sen!”

Bayan Dyott bir yandan mektuplarını toplarken, “Eh, düşe kalka işte” diye karşılık verdi. Elinde bir avuç başarı belgesi gibi tuttuğu bu mektuplarla yerinden kalktı, ateşin başına geldi. O sırada Bayan Blessingbourne yeniden pencereye dönmüş, bir kez daha fırtınanın saldırısıyla karşılaşmıştı. Sanki sırf doğa güçlerinin etkisiyle konuşuyormuş gibi, “Bu havada gelir mi sence?” diye sordu. Bayan Dyott susup bekledi; onun susuşu, sanki o ana kadar geçen her şey, anlatılması olanaksız bir biçimde, hep bu soruyu hazırlamak içinmiş gibi bir etki yarattı. Arkasından, “Kimden söz ediyorsun?” deyişindeki tavır, bu etkiyi daha da güçlendirdi.

“Öğle yemeğinde Albay Voyt’un uğrayacağından söz etmiştin ya. Ama bu havada gelemez elbette.”

Bayan Dyott sordu:

“Senin için çok mu önemli?”

Arkadaşı durakladı:

“‘Çok’ dediğin nedir, ona bağlı. Onu görmekten memnun olacak mısın, demek istiyorsan, elbette olurum”

“Söyleyeyim sana şekerim, sanırım senin burada olduğunu biliyor.”

Maud, “Gelmeyeceği anlaşıldığına göre, ne gurur okşayıcı bir durum!” diye güldü. Albay’ın geleceğinden bir kez daha umudunu keserek, “Daha doğrusu, gelseydi, bence olağanüstü gurur verici bir şey olurdu bu” dedi, sonra ekledi: “Ancak şu da var ki, biraz da senin için geliyordur belki.” Bayan Dyott, “Çok hoş bu ‘biraz da senin için’ sözü. ‘Biraz da’ için teşekkürler” dedi. “Yukarı çıkıyorsan, geçerken şunları kutuya atar mısın, lütfen?”

Kadınlardan daha genç olanı, aldığı küçük mektup yığınına kıskanarak baktı:

“Dokuz tane! Ne kadar iyisin sen. İnsan sana bakınca hep kendinden utanıyor!”

Bayan Dyott iç geçirdi. “İyilik diye yapıyor değilim bunu” dedi. Sonra, önceki soruya geri dönerek ekledi: “Şu da var ki, bu öğleden sonra şehirden dönmemiş olabilirler.”

“Ve sen dönüp dönmediklerini bilmiyorsun.”

Bayan Dyott, “Hayır, bilmiyorum” dedi. Ancak daha sözlerini bitirmeden, kulağına kapı tokmağının tak tak takları çalındı; bunu bir işaret olarak aldı. “Aa, geldi işte!” dedi.

Maud, “Öyleyse ben gidiyorum” diyerek hızla odadan çıktı.

Yalnız kalan Bayan Dyott özenle pencereye yürüdü ve anlaşılan ayakkabılarını silmek, sırılsıklam ıslanan yağmurluğu ile şapkasını bırakmak için gelişi geciken konuğu, onu sonunda işte burada, dışarıdaki çılgın havaya bakar durumda buldu. İçeri girerken uşağın “Albay Voyt” diye takdim ettiği kişi, şöyle bakıldığında, adının başındaki “albay” sözcüğünü destekleyecek pek bir yanı bulunmayan, ince uzun, sıska bir adamdı. Ama ordudan ayrıldığı için yiğitlik ünü şimdi daha çok, Avam Kamarası’nda liberalizme karşı yürüttüğü savaşımdan kaynaklanıyordu. Ancak, bu gerçekler bile dış görünüşüyle fazla uyumlu değildi; kuşkusuz bunun nedeni, insanların çoğu zaman belirttikleri gibi, biraz da Albay’ın İngiliz’e benzememesiydi. Kısa kestirdiği siyah saçları, hafiften gümüş tozu serpiştirilmiş gibiydi; sivil yaşamın gereklerine göre bıraktığı, bir Arap emiri ya da halifesinin sakalını andıran parlak, gür sakalı, saçının güzel rengini ve yabancıya kaçan havasını tekrarlıyordu. Burnu belirgin ve yakışıklı bir biçimde kemerliydi; gözlerinin koyu kurşuni rengi maviye çalıyordu. Bu göstergelere bakarak bir zamanlar onun için, eğer burnuna rağmen İrlandalılara bu kadar benzemese, kendisini Yahudi sanırdınız, diyenler olmuştu. Aslında ne İrlandalılık ne de Yahudilik yakıştırılabilirdi ona; en azından şu anda kendisi, dışarıdaki havayla seve seve giriştiği anlaşılan bir savaşım sonrasında odaya, temizlenmeden kalmış biraz çamur ve son derecede rahat bir tavırla giren, yağmurda sırılsıklam kesilmiş, fırtınada dayak yemişe dönmüş, sevimli bir İngiliz’di, o kadar. Uşağın dışarı çıkmasıyla kapının kapanmasının ardından gelen sessizlik, Albay ile ev sahibesi arasındaki bu rahatlığın boyutlarını gösteriyordu. Karşılaşmaları iki kez oldu sanki: İlki, uşak oradayken; ikincisi, o gider gitmez. Bu iki karşılaşma arasındaki fark büyüktü; ama ikincinin hakkını vermek bakımından eklememiz gerekir ki, ilk başta göstergeler genelde olumsuzdu. Buluşma, bir an için olabildiğince yani ellerinin kenetlenmesi dışında herhangi bir yardım almaksızın olabildiğince birbirlerine yaklaşmak biçiminde gerçekleşti, o kadar. Karşılıklı öyle durdular; aralarında tehlikeleri göze alan bir yakınlık vardı ama, tehlikeyi kısa bir süre konuşmaktan kaçınarak göze alan bir yakınlıktı bu. Biraz sonra sessizlik bozulduğunda, ateşin başında durmuş konuşuyorlardı; kadın zili çalıp çay istemiş, bu arada Albay da ona, kahvaltıdan sonra gönderdiği notun eline güven içinde ulaşıp ulaşmadığını sormuştu.

“Evet, öğle yemeğinden önce geldi. Ama sen olağanüstü bir durum dışında bu tür şeyleri elden gönderince, ben çok tedirgin oluyorum. Notu almasam da döndüğünü biliyordum. Sezgim hiç yanıltmaz beni. Ne zaman oradasın, ne zaman değilsin, kesinlikle bilirim”

Albay aynanın önünde ıslak bıyıklarını kuruluyordu:

“Anlıyorum. Ama bu sabah içimden öyle geldi işte.”

“Çok güzel bir nottu. Ama senin bu içinden geliveren şeyler, kimi zaman sanki hesaplı davranışlarmış gibi huzursuz ediyor beni; ileride başına neler gelecek, meraklanıyorum.”

“Küçük çocuklar melekler kadar iyilerse ölürler de ondan mı? Doğru, senin yanında küçük bir çocuk kalırım ben, ama daha ölmedim. Yaşama dört elle sarılıyorum.”

Gülümseyerek kadına bakıyordu, ama o ciddi tavrını bozmadı:

“Kötü davrandığın zamanlar hiçbir korku duymuyorum.”

“Teşekkürler! Öyleyse ne yaptın gönderdiğim notu?”

“Açıp tuvalet masamın üstüne koymalı ya da daha iyisi, Maud Blessingbourne’un odasında bırakmalıydım; bunu hak ediyorsun sen.”

Albay gülerek sordu:

“Peki, ya o ne hak ediyor?”

Kadının verdiği karşılık gene ciddi bir tavırla oldu:

“Evet, belki de öldürürdü bu onu.”

“Sana çok güvendiği için mi?”

“Sana çok güvendiği için. Bu yüzden aşırı nazik davranma ona.”

Albay şöminenin üstündeki aynada hala sakalının durumuna bakıyor, mendiliyle rüzgar ve yağmurdan kalan izleri siliyordu. “Eğer o da benim kötü halimi tercih ediyorsa, isteğini karşılamam gerekirmiş gibi geliyor bana. Her neyse, şimdi görecek miyim onu?”

“Seni görebileceği düşüncesiyle içi içine öylesine sığmıyor ki, şu anda kendini toparlamaya çalışıyor.”

“Yeniden dağılmasını önlemeye çalışmalıyız öyleyse. Ama bunca zarif, içli, aynı zamanda güzel ya da epeyce güzel bir kadın neden yeniden evlenmez ki?”

Bayan Dyott bunun nedenini sanki ilk kez arıyormuş gibiydi. “Çünkü beğendiği erkeklerin sayısı çok fazla” dedi.

Bu karşılık Albay’ın neşesini kaçırmadı:

“Bir kadın kaç erkeği beğenmeli ki?”

“Bunlardan hiçbirini çok fazla beğenmemek için mi? Biliyorsun, ben bunu asla öğrenemedim işte; şimdi ise artık çok geç.” Arkasından sordu: “Onu en son ne zaman gördün?”

Albay’ın gerçekten düşünmesi gerekiyordu. “Geçen kasımda falan olabilir mi acaba? Üç gün kaldığı bir yerdeydi.”

“Surredge’de mi? Oradakini biliyorum. Daha sonra da karşılaştığınızı sanıyordum.”

Albay’ın belleğini gene zorlaması gerekti. “Elbette karşılaştık! Noel sırasında bir yerlerde olmalı, değil mi? Ama önceden ayarlanmış bir buluşma değildi!” diyerek güldü ve işaretparmağıyla ev sahibesinin çenesine tatlı tatlı şöyle bir dokundu. Sonra, onun bu sevgiye karşılık veriş biçimi, biraz önceki sorusunu hatırlatmış gibi, “Gönderdiğim notu sakladın mı?” diye sordu.

Kadın güzel gözleriyle baktı:

“Geri mi istiyorsun?”

“Sanki ben verdiğini geri alan biriymişim gibi konuşma!”

Kadın bakışlarını ateşe çevirdi. “Hayır, almazsın sen; gerçekten cömert yaradılışlı bir kimsenin çoğu zaman geri almak isteyebileceği, güç verilen şeyleri bile geri almazsın sen.” Ancak, sanki bunu unutmak istercesine, şömineden uzaklaştı. “İşte oraya attım!” dedi.

“Yaktın demek, ha? İyi!” İçi biraz rahatlamıştı, ama arkasından gözleri masanın üstünde Bayan Blessingbourne’un bıraktığı limon sarısı kitaba takıldı; bakmak için almasıyla geri bırakması bir oldu. “Elin değmişken bunu da yaksaydın.”

“Okumuş muydun?”

“Aa, evet. Ya sen?”

Bayan Dyott, “Hayır, ben okumadım” dedi. “Maud bana getirmedi.”

Konuğu birden dikkat kesilmişti:

“Bunu Bayan Blessingbourne mu getirdi?”

“Böyle bir günde okumak için.” Ama şaşırmıştı. “Nasıl bakıyorsun öyle! Çok mu kötü?”

“Evet, yazarın öteki kitapları gibi.” Birden aklına bir şey gelmiş, düşünceleri kitaptan uzaklaşıp gitmişti. “Biliyor mu?”

“Neyi biliyor mu?”

“Neyi mi? Herhangi bir şey.”

Ama tam o sırada kapı açıldığı için Bayan Dyott ancak, “Dikkatli ol!” diye fısıldayabildi.

III

Gerçekten de gelen Maud Blessingbourn’du; koltuğunun altında, almak için yukarı çıktığı bu kez güzel, parlak mavi kapaklı kitap vardı. Onun hemen arkasından da çayı getiren uşak içeri girdi; çayın içilmesi, iki konuk arasındaki selamlaşma, hal hatır sorma ve benzeri ufak tefek nezaket sözleri bir çeyrek saat aldı. O sırada Bayan Dyott, bu hoş havaya katkıda bulunmak için, Maud’a okuduğu kitaplar yüzünden konuklarının kendisini paylamak istediğini söyledi; bunun üzerine söz konusu arkadaşları, önce kitapların neler olduğunu görmesi gerektiğini bildirdi. Ama yeni kitabı mavi olanı eline almasıyla açıkça, “Aman Tanrım!” diye haykırması bir oldu.

Bayan Dyott Albay’a sordu: “Bunu da okumuş muydunuz? Birlikte konuşacağınız ne çok şey olacak!” Sonra, “Maud ötekinin son derece zararsız, akıllı uslu bir kitap olduğunu söylüyor” diye bir açıklamada bulundu.

Albay Voyt, “Bakın bu noktayı onunla tartışmam gerekecek!” dedi; sonra Bayan Blessingbourne’a dönerek, “Adamdaki olağanüstü etkileme gücünü hissetmiyor musunuz?” diye sordu.

Ateşin başında oturmuş ayak parmaklarını ısıtırlarken, konuşuyorlardı; çok geçmeden konuşmaları öyle ilginç ve heyecanlı olmaya başladı ki, dışarıdan bakan biri onların bunu, evde kapalı kalınca bulunabilecek sessiz sakin eğlenme yollarından herhangi biri kadar güzel bir fırsat saydıklarını düşünürdü. Bu arada Bayan Blessingbourne’un adamdaki etkileme gücünü gerçekten hissettiği, ama Albay Voyt’un çok ilgisini çeken birtakım çekinceleri, itirazları olduğu anlaşıldı. Bayan Dyott onlardan biraz uzak duruyor, arkasına yaslanmış, daha çok ateşe bakıyordu; gene de, Maud’da sürekli kendisini dinliyormuş gibi bir duygu uyandırmamak için, ara sıra söze karıştığı da oluyordu. Bu duygu, Maud Blessingbourne’da çoğu zaman kolayca, dinleyenlerin kendisine budala gözüyle baktıkları izlenimini yaratırdı. Okuma alışkanlığına ilişkin bir soruya karşılık olarak Albay Voyt’a, “Evet, roman okuyunca, genellikle Fransız romanları okurum; çünkü onlarda daha çok gerçeklik buluyor, paramın karşılığında daha çok ‘hayat’ alıyorum Ama Fransız romanı aşığı da değilim; öyle ki bazen aylarca hiç roman okumadığım olur” dedi.

Şimdi iki kitap da bir arada yanlarındaydı. “Sonra yeniden başlayınca bir sürü romanı birden mi okursunuz?”

“Hayır, hayır. Yalnızca üç dört yazarı izlerim ben, o kadar.”

Albay izin alıp yaktığı sigarasını içerken gülüyordu. “Şu ‘izleme’ sözü pek hoşuma gitti; özellikle de ‘yazarları izleme’ sözü.”

Bayan Dyott araya girerek, “İnsanın izlediği biri olmalı elbette” dedi.

Maud Blessingbourne onun söylediğine aldırmadan, “Size gülünç geliyor olabilirim” diye eleştiriyi kabullendi, “ama bizim oralarda böyle bir ifade kullanırız biz.”

Voyt, “Ben sadece siz kadınlardaki müthiş görev duygusuna işaret etmek istemiştim Benin görev duygum bir şey izlemeye yeterli değil pek. Sizler her zahmete katlanıyorsunuz. Ama İngiliz ve Amerikan romanlarını okuyamıyorsanız, Tanrı bilir o konuda ben de sizler gibiyim Bu romanlara bakarsanız, bizdeki hayat anlayışı aslında kedi ve köpek yavrularının anlayışlarından farksız sanki.”

Maud daha bir hoşgörüyle, “Şimdi bizde de bir sürü insanın harika şeyler yazdıklarını işitiyorum, ama ben bir şekilde bunların dışında kalıyorum” dedi.

“Bakın asıl dışlanan onlar; şu bizim çene ustası zavallılar. Yazar olarak sokaklardan çöpleniyorlar. Kim ister ki onları evine sokmayı?”

Bayan Blessingbourne, “bilemem” der gibiydi; ama sanki gene de bilen bir hali vardı. Anlaşılan bunun, içinden kolay kolay çıkılamayacak bir konu olduğunu açıkça görüyordu. “Tanıdıklarım birtakım kitaplar veriyor, ben de okumaya çalışıyorum, ama elli sayfa sonra...”

“Buyurun işte! Evet, Tanrı yardımcımız olsun!”

Maud, “Ama okuyup durduğum o Fransız romanları da insanı bıktırıyor bence” diye devam etti. “Onların hayat anlayışı nedir ki?”

Bayan Dyott yumuşak bir sesle, “Hadi bakalım, voila![29]” dedi.

Voyt hemen atıldı:

“Ama bakın, Fransızların anlayabildiğimiz bir görüşleri var. Onlar içlerinde hissettiklerini yazıyor ve bizlerden daha fazla şey hissediyorlar. Çok değişik dokunuşlarla, daha çok telden, daha çok sayıda sesler çıkarıyorlar. Bir ilişki anlatmak söz konusu olunca, örneğin bir erkekle kadın arasında geçen bir ilişki gizli, uygunsuz ya da edebe aykırı bir ilişki demek istiyorum böyle bir durumu anlatmaya gelince, onlar nerede biz neredeyiz? Kuşkusuz Fransızlar da işi sonuna kadar götürmüyorlar; ama bizim bu konulara değindiğimiz, yüzeyinde gezindiğimiz bile yok. Böyle bir şeyin varlığını inkar ediyor, böyle bir şey olamaz diyoruz sanki. Ama eminim şimdi bana, tüm bu tür ilişkilerin en karmaşığının bile bizlere çok daha yalın geldiğini, bu yüzden genel olarak elbette haklarında anlatacak daha az şeyimiz olabileceğini söyleyeceksiniz siz.”

Bu yakıştırma Maud Blessingbourne’u pek eğlendirmişti; hemen, “Özür dilerim ama, size böyle bir şey diyecek değilim” diye atıldı. “Hatta bu yargınızın dayandığı temel ilkeye katıldığımı bile söyleyemem”

“Bu tür ilişkiler konusundaki yargımın mı?” Albay Voyt tatlı bir şaşkınlığa kapılmış gibiydi. “Biz ilişkileri büyütüyor ya da olduklarından daha ince bir niteliğe büründürüyoruz, siz böyle mi düşünüyorsunuz?”

Maud Blessingbourne arkasına yaslandı; Bayan Dyott gibi ateşe değil de, tavana bakıyordu. “Ne düşündüğümü bilemiyorum” dedi.

Bayan Dyott atıldı:

“Bilmediğinden değil, sadece söylemiyor.”

Ama Voyt bu kez evin hanımına pek aldırmadı. Gözlerini bir an Maud’a dikti:

“Biliyor musunuz, her halinizden belli, siz kendiniz de bir şeyler yazmışsınız. Öyle değil mi? Yayımladınız mı? Bana öyle geliyor ki, sizi okuyabilirim”

Maud hiç kımıldamadan, “Yayımlarsam, haber vereceğim son kişi siz olursunuz” dedi ve devam etti: “Elimde çok hoş bir konu var, ama işlenmesi uzun iş!”

“Hiç değilse ne olduğunu söyleyin bize.”

Bu söz üzerine Maud yeniden Albay’ın gözlerine baktı. “Ama ne olduğunu söylemek, anlatmak olur; işte bunu yapamam” dedi. “Biraz önce söylemek istediğim şuydu” diye ekledi. “Benim anladığım kadarıyla Fransızlar bize durmadan hep aynı kadın-erkek çiftini sunuyorlar. Kanıksadık artık, ama işte şu sarı kitapta, bir kez daha aynı çift var; eminim ki mavide de karşıma gene onlar çıkacak.”

Bayan Dyott, “Öyleyse neden okuyup duruyorsun?” diye sordu.

Maud düşündü. “Okumuyorum!” diye iç geçirdi. “En azından, artık okumayacağım. Bırakıyorum” Albay Voyt, “Bence siz, büyük bir olasılıkla bulamayacağınız bir şeyin peşindesiniz. Öyle bir şey yok hayatta” dedi.

Bayan Dyott öğrenmek istedi:

“Olmayan nedir?”

Maud, “İlgilenecek bir şey dışında hiçbir şey aramıyorum ben” dedi.

Albay, “Elbette. Ama sizin gözünüz hayattan ayrı bir şeyde” diye karşılık verdi.

“Hiç de değil! Hayatı severim ben ama sanatta olursa; sanat dışında nerede olursa olsun, nefret ederim. Bu yazarlar bize hep hayatın kısırlığını gösteriyor, bayağı erkekleri, bayağı kadınları canlandırıyorlar.”

Albay Voyt güldü:

“İşte şimdi yakalandınız! Bence her şeye rağmen onlar sanatın erişebileceği ölçüde gerçeğe erişmiş gibi görünüyorlar. Hayat ne verirse, sanat ancak onu alabilir; hayatın daha iyiyi veremeyişi elbette üzülecek bir şey. Fransız yazarların tekdüzeliğine ilişkin yakınmanız, onların dışındaki koşullara ilişkin bir yakınmadır. Durmadan hep aynı erkek-kadın çiftini sunuyorlar dediğinizde, bize hep aynı tutkuyu gösteriyorlar, demekten başka bir anlama gelebilir mi bu? Elbette aynı tutkuyu gösteriyorlar! Sizin aradığınız başka bir tutkuysa eğer, hiçbir yerde bulamayacağınız bir tutku peşindesiniz demektir.”

Maud Blessingbourne bir süre sesini çıkarmadı; Bayan Dyott da bekliyor gibiydi. Maud, “Sanırım ben, her şeyden çok, dürüst bir kadın arıyorum” dedi.

“Öyleyse, dürüst kadını büyük aşklar anlatan romanlarda aramayın; onun yeri yurdu bu kitaplar değildir.”

Bayan Blessingbourne bu itirazı zihninde tarttı:

“Büyük aşkla ne demek istediğinize bağlı değil mi bu?”

“Sanırın ancak tek bir şey demek isteyebilirim: Büyük aşk dürüst davranışın düşmanıdır.”

“Ama tam tersine, dürüstlük dostu tutkular da düşleyebiliyorum ben.”

Albay düşündü:

“Bu belki de, dürüstlükle ne demek istediğinize bağlı değil mi?”

“Hayır, hayır. Dürüstlük, dürüst davranmaktır, o kadar; dünyada bundan daha kesin bir şey olamaz.”

“Öyleyse az önce sözünü ettiğiniz ‘ilgilenecek bir şey’le ne demek istiyorsunuz? Romanlarda, dünyanın şu en kesin şeyinin anlatılmasını mı?”

“Evet, öyle diyebilirsiniz. Kadınlar her zaman kötü değildirler, şey olduklarında bile...”

Voyt, “Ne olduklarında?” diye atıldı.

“Mutsuz olduklarında bile. Kadınlar mutsuzken de iyi olabilirler.”

“Bundan kimsenin en ufak kuşkusu yok. Ama hem ‘iyi’, hem ilginç olabilirler mi?”

Bayan Dyott araya girdi:

“Maud’un elindeki konu bu olmalı!” dedi ve ekledi: “İyi ve ilginç bir kadın diye sen yalnızca kendini gösterebilirsin şekerim.”

Voyt, Maud’a dönerek, “O zaman, akla gelebilecek en güzel örneği göstermiş olursunuz” dedi. “Ancak bu, sizin savunduğunuz görüşün tersine, hayatın sanattan daha ilginç olduğunu kanıtlamaz mı? Siz varlığınızla hayatı süslüyor, yüceltiyorsunuz; ama sanat sizi ele alacak olsa, ne yapacağını bilemez ve eli kolu böylesine güç koşullarla bağlanınca, bozup atardı.”

Maud’un bilincindeki hafif pembeleşme, bakışlarına güzellik kattı:

“Beni ‘bozar’ mıydı?”

Bayan Dyott gene açıklamada bulundu:

“Sen ‘sanatı’ bozardın demek istiyor.”

Voyt anlaşılan bu açıklamaya katılıyordu:

“Hem de, hakkınızda tutarlı bir izlenim yaratamadan.”

Bayan Dyott, “Maud gönül serüvenini ucuza çıkarmak istiyor!” dedi.

“Hayır, hayır, bedelini seve seve öderdim. Ama, senin gönül serüveni dediğin şey, Fransızların sürekli yaptığı gibi neden yalnız kötü kadınlara özgü olsun, anlamıyorum.”

Bayan Dyott, “Aa, bak onlar bedelini ödüyorlar!” dedi.

“Gerçekten ödüyorlar mı?”

Bayan Dyott, “Anladığıma göre (biliyorsun ki ben senin okuduğun kitapları okumuyorum), en azından romanlarda çoğu zaman ödedikleri gösteriliyormuş” diyerek sözlerini biraz düzeltti.

Maud acaba, diye düşündü, ama Albay’a bakarak, “Kuşkusuz kötülüklerinin bedelini ödedikleri sık sık gösteriliyor. Ama yaşadıkları serüvenin bedelini ödedikleri gösteriliyor mu?” diye sordu.

Albay Voyt, “Sevgili bayan” dedi. “Onların kötülüğü, yaşadıkları serüvenin ta kendisi. Ortada başka bir kötülük yok ki. Katı ve garip bir yasa deyiniz isterseniz siz buna, ama iyiler gönül serüveni yaşamak lüksünden yoksun kalmak zorundalar. Aslında iyi olmak, bu tür serüvenlerden uzak durmak değil midir?” Bunları Maud’a, gerçeğin böylesine hazin olması karşısında üzülür ve hayıflanırmışçasına, sevecen bir tavırla ve açık açık anlattı. Güzel gözleri genç kadına sanki şöyle sesleniyordu: Bu işleri düzenleyen sizle ben ikimiz olsaydık, durumu düzeltirdik. “Sorunuz yeni değil ki; en azından ben daha önce sorulduğunu kaç kez işittim” diye devam etti. “Ama aklı başında kime sorulsa, hep aynı kaçınılmaz cevap gelmiştir. ‘Sevgili mösyö, neden bize erdemin dramını yazmıyorsunuz?’ ‘Çünkü, sevgili madam, erdemin yüksek ayrıcalığı, kesinlikle dramlardan kaçınmaktır.’ Dürüst bir kadının serüvenleri mi dediniz? Dürüst bir kadının serüvenleri olamaz ki, mümkün değil bu.”

Bayan Blessingbourne önce, gülümseyerek Albay’ın gözlerine bakmakla yetindi; sonra, “Bu, biraz da serüven dediğiniz şeyin ne olduğuna bağlı değil mi?” diye sordu.

Bayan Dyott böyle bir yanıltmaca karşısında arkadaşına acırcasına, “Zavallı Maud’cuğum benim” dedi, “serüven serüvendir, o kadar. Başka ne olabilir ki?”

Maud, onu işitmemiş gibi, sözlerini Voyt’a yöneltti:

“Bu, büyük ölçüde, dram dediğiniz şeyin ne olduğuna bağlı değil mi?” Konuyu önceden enine boyuna düşünmüş bir kimse olarak konuşuyordu. “Gönül serüveni dediğiniz şeyin ne olduğuna bağlı değil mi bu?”

Albay Voyt bu soruları zihninde büyük bir dikkatle tarttı. “Her şeye dilediğiniz adı verebilirsiniz elbette; bir şey der, ama bambaşka bir şey demek istiyor olabilirsiniz. Ama bu, neden başka bir şeye bağlı olsun ki? Kullandığımız şu serüven, roman, dram, aşk masalı gibi sözlerin kısaca, en kapsamlı anlamda ‘durum’ adını verdiğimiz kelimenin gerisinde, bunların her birinin değişik yollardan dile getirdikleri hep aynı çarpıcı olgu yatar.”

Bayan Dyott yürekten destekliyordu. “Kesinlikle” dedi.

Ama Muad aydınlanmış değildi:

“Hangi büyük olgu?”

“İlişki olgusu. Serüven bir ilişkidir, ilişki de bir serüven. Romanlar, aşk masalları, tiyatro oyunları hep bir ilişki gösterirler. Romancının konusu, bir ilişkinin doğuşu, kuruluşu, gelişmesi, doruğa ulaşması ve genellikle bitme yoluna girmesidir. Dürüst bir kadının bu taraklarda bezi olabilir mi?”

Bayan Dyott daha açık söyledi:

“Dürüst kadın ilişki kurmaya kalkışmaz bile.”

Ama Maud direndi:

“Bu gene, ilişki dediğiniz şeyin ne olduğuna bağlı değil mi?”

Bayan Dyott, “Aa, bak. Bir erkek, kadının düşürdüğü mendili yerden alırsa...”

Arkadaşları Albay gülerek, “Evet, kadın mendili erkek için atmışsa, bu bile bir ilişkidir” dedi. “Biz ancak gerçekten ilişki içeren durumları konuşuyoruz.”

Maud, “Elbette” diye karşılık verdi. “Ama ilişki ya masumsa?”

Bayan Dyott sordu:

“Bu, büyük ölçüde, masum dediğin şeyin ne olduğuna bağlı değil mi?”

Albay Voyt, “Masum kadınların serüvenleri romanlara sık sık konu olmuştur mu demek istiyorsunuz? Evet, doğru; işte sıkıntıdan patlayan okurlar da zaten bundan şikayetçiler ya. Ekmek isteyen okura, yazar tutup taş sunuyor. Açıkçası, ilginç olup olmama sorunu ya da halkın diliyle söylersek, öykü sorunu değil de nedir bu? Geliştirilmeden bırakılmış bir durum, yitirilmiş bir konu değil midir? Bir ilişki ilerlemezse, bunun neresi öykü olabilir? İlerlerse, masumluk nerede kalır? Bence bir seçim yapmamız gerekiyor. Gerekmese ne iyi olurdu, ama işte böyle bata çıka yaşayıp gidiyoruz. Sanat, bizim su içindeki bu çırpınışlarımızın aynasıdır” dedi.

Bayan Blessingbourne bu kabataslak tanıma belki de hak etmediği bir saygıyla derin gözlerinin önünden ayırmadan, “Ama kimi zaman sudan çıkıp kurtuluyoruz” diye karşılık verdi.

Albay’ın içinde sevecen alaycı bir tele dokunmuştu birden bu sözler. “Sizin tam o aşamada kendinizi sudan dışarı atacağınızı beklerdim ben de zaten. O aşamanın geleceği anı her zaman görebiliyor insan.”

Bayan Dyott araya girerek, Maud’a “Albay bu duruma pek sık tanık olmuş, görüyorsun” dedi, “hep aynı sonucu beklemiş ve dediği de çıkmış.”

“Hem de kaç defa, sevgili hanımefendi! Hep aynı eski hikaye, Bayan Blessingbourne. Kadın kahramanın terk ettiği ilişki masumdur. Bu terk edişin öyküsünü anlatan roman masumdur. Tamam da, masumluk adına söyler misiniz bana, masum bir kadın daha baştan böyle bir ilişkiye neden girer?” Bayan Dyott atılarak soruyu yanıtladı:

“Çıkmak için girer; biliyorsunuz, çıkmak için önce girmek gerekir. Girince, ilişkinin içindesin; bu ise erdemin sonu demektir.”

“Ve de oyunun başlangıcı!” dedi Voyt.

Bayan Dyott devam etti:

“Aslına bakılırsa, bütün kadınların, en kötülerinin bile, içinde bulundukları ilişkiden er geç sıyrılmaları beklenmez mi? Ama bu arada, kısa da olsa, ilişki bir öyküyü süslemeye yetecek kadar sürmüşse...”

“Bir ahlak dersi çıkacak kadar sürmüştür. Bizlerin alacağı bir ders!” Albay Voyt, bu sözlerin ve sanki birden parlayan daha ılık bir ışık dalgasının etkisiyle canlarmışçasına ayağa kalktı. Yağmurun örtüsü aralanmış, ortaya görkemli, kızıl bir gurup çıkmıştı.

Bayan Dyott da ayaktaydı. Voyt’la birlikte durup, gözleri yerde, yüzünde donukça bir gülümsemeyle kımıldamadan oturan sevimli hasımlarının önüne dikildi. İçini çekerek, “Maud’un konusunu bozduk, berbat ettik!” dedi.

Albay Voyt, “Ama sanatçının konusunu bozmak, ününe zarar vermekten iyidir” dedi ve hoşgörülü bir tavırla Maud’a açıkladı: “Sanatçının özgüvenine bir zarar gelmesin, demek istiyorum; çünkü son kertede onun mutluluğu özgüveninden gelir.”

Bu söz üzerine Maud ağır ağır yerinden kalktı, yumuşaklılıkta ondan geri kalmayan güzel bir yüzle, “Benim mutluluğumu bozamazsınız siz” dedi.

Vedalaşırlarken Albay bir an Maud’un elini tuttu. “Keşke bu mutluluğa bir katkım olabilse” dedi.

Voyt ayrılınca Bayan Dyott arkadaşına açıkça, Albay Voyt’u kaba ve çiğ mi bulduğunu sordu. Maud Blessingbourne karşılık vermek için hemen atılmadı, ama, tersine, onu çekici bulduğunu ve duygularını aşırı biçimde göstermekten korktuğunu söyledi. Bayan Dyott arkadaşına sesini çıkarmadıysa, sözlerinin anlamını düşünmek içindi bu. “Aşırı biçimde nasıl gösterebilirdin ki?” Maud, “Çünkü ben sanki her şeyi hep ancak böyle gösteriyormuşum gibi bir duyguya kapılıyorum” dedi. “Saçmalık, de istersen, ama böyle gergin tartışmalar sırasında ne garip izlenimler uyandırabileceğimi hiç kestiremiyorum”

Arkadaşı eğlenmişe benziyordu. “Tartışma gergin miydi?”

Maud açıkça itiraf etti:

“Ben kendim gergindim.”

“Öyleyse yazık olmuş, çünkü büyük bir yanılgı içindeydin. Biliyorsun, Albay Vıyt haklı.” Bu söz üzerine Maud Blessingbourne sessiz kalıp, başını yumuşak bir biçimde hafifçe salladı; çoğu zaman yüzünde neşeli bir pırıltıyla sık sık yaptığı bu harekette, gülümsemesinin gerisinden beliren bir parça inatçılığa karşın, kendine özgü bir incelik vardı. Tepeden tırnağa kendisini süzen arkadaşı bir an bu incelikten etkilenmiş gibi göründü; ama çok fazla olmamalı ki, arkasından bir karara ulaştı:

“Ah, şekerim, senin kadar güzel birinden farklı düşündüğüm için üzgünüm Bu akşam gerçekten çok güzelsin; elbisen de üstünde gördüklerimin en zarifi. Ama Albay Voyt kesinlikle haklı.”

Maud başıyla aynı hareketi yaptı. “Aslında, düşündüğü kadar haklı değil” dedi; bir an durdu, sonra, “Ya da diyebilirim ki, ben o kadar çok yanılmıyorum. Ne söylediğimi bir parça bilerek konuşuyorum ben.”

Bayan Dyott’un süzen bakışları hala arkadaşının üzerindeydi. “Sinirlenmişsin sen. Böyle bir yıkıma uğramak hoşuna gitmiyor elbette.”

“Yıkım mı dedin?”

“Evet, boş hayallerinin yıkımı.”

“Boş hayal değil ki benimkisi. Ayrıca, boş olsaydı bile yıkıma uğramazdı. İçimde bir parça ahlak duygusu var benim.”

Bayan Dyott gözlerini dikip uzun uzun arkadaşına baktı:

“Peki, diyelim ki var. Ne olmuş yani?”

“Aynı zamanda küçük bir serüven de yaşıyorum.”

“Bir gönül ilişkisi mi?”

“Gönül ilişkisi.”

“Olmaması gereken bir ilişki mi?”

“Evet, olmaması gereken.”

“Bir aşk mı?”

“Evet, aşk.”

“Karşılıklı mı?”

“Hayır! Şükürler olsun ki değil.”

Bayan Dyott arkadaşını süzüyordu:

“Sevdiğin kimse... Bilmiyor mu?”

“Hayır, hiç.”

Bayan Dyott düşündü:

“Emin misin?”

“Elbette.”

Bayan Dyott, “Var dediğin ahlak duygusu bu mu?” diye sordu. “Bu daha çok, sevdiğin adamın ahlak duygusu değil mi?”

“Hayır, hayır. Onunki şanslı olmaktan öte bir şey değil.”

Bayan Dyott güldü:

“Ya seninki, şekerim, senin şanslı oluşun bunun neresinde?”

“Neresinde mi? Sağladığı serüven duygusunda.”

“Neyin serüveni? Adamın bilmemesinin serüveni mi?”

“Hayır, benim onun bilmemesini istememin” dedi. Maud içe dokunan bir biçimde durumu iyice düşünmüştü. “Bilmesini isteseydim, o zaman dürüstlüğüm kalır mıydı?”

Arkadaşı bu soru karşısında, sanki neredeyse kendisini eğlendiren bir şaşkınlık içinde bir an durdu.

“Dilediğinde istemek, dilediğinde istememek olabilir mi? İstemiyorsan nerede kalır senin serüven?”

Maud Blessingbourne hala gülümsüyordu; yüzündeki ifadeye yakışan küçük bir hareketle kalbinin oraya dokundu. “Burada işte!” dedi.

Arkadaşı hayranlık dolu bir şaşkınlıkla, “Serüven için çok hoş bir yer kuşkusuz! Ama görebildiğim kadarıyla, bu duyguyu ilişkiye dönüştürecek bir yer değil pek.”

“Neden olmasın? Bir ilişkide bana daha ne gerekebilir ki?”

“Aa, bir sürü şey bence! Ve sözünü ettiğin kişi için de ilişki olacaksa, bunlara eklenecek pek çok başka şey gerekli.”

“Onun için de ilişki olmuş olmamış, beni ilgilendirmez. Ben ancak kendi adıma konuşuyorum.” Maud’un bunu söyleyiş biçimi, yüzünde birtakım karışık ifadeler beliren Bayan Dyott’un birden dönüp uzaklaşmasına neden oldu. Bir şeyler ararmış gibi, belirsiz bir iki hareket yaptı; sonra kendini yeniden arkadaşının yanında buldu ve gene aynı çabukluk, hatta garip bir sertlikle onu öptü; bu öpücük, yüce bir tutarlılığa karşı gösterdiği takdir duygusunun ifadesi olabilirdi ya da tartışmayı nazik bir biçimde kapamak için düşündüğü bir şey. “Senin adına bir başkası konuşmalı. Buna hak kazanmışsın sen!” dedi.

Arkadaşı neşeli görünüyor ve anlaşılan kendini güvende hissediyordu. “Kim olduğunu bilmeden nasıl konuşabilirsin ki?”

“Tahminde bulunarak! Söyleyeyim sana kim ol...”

Ancak Bayan Dyott sözünü bitiremeden Maud, “Senin hiç görmediğin biri” dedi.

“Öyleyse senden ümidi kesiyorum ben!”

Maud Blessingbourne’un ziyaretinin geri kalan günlerinde Bayan Dyott bu sözünün anlamına uygun biçimde davrandı. Konuşma bir cumartesi gecesi geçmişti; Maud ertesi çarşambaya kadar kaldı; bu arada, pazar günü havanın yeniden açmasıyla, iki arkadaş daha değişik şeyler yapabilme olanağı buldular. Arabayla gezintiler yapıldı, ziyaretlere gidildi; uzaktan ilginç yerlere baktılar, aralarında rahatça konuştular ve daha büyük bir rahatlıkla sessizce durdular. Pazar günü Albay Voyt’un dönme olasılığından söz edilmişti, ama bütün gün ondan bir ses çıkmadı; Bayan Dyott açıklama olarak yalnız, Albay’ın sık sık aniden Londra’ya çağrıldığını, bu kez de aynı şekilde çağrılmış olması gerektiğini söylemekle yetindi. Perşembe günü öğleden sonra geç vakit Albay Voyt gelip de, olanları evde tek başına bulduğu Bayan Dyott’a anlatınca, durumun gerçekten böyle olduğu anlaşıldı. Pazar günkü mektuplarında belirttiği gibi, o gün 4.15 treniyle gelmişti. Karısı perşembe günü gene Londra’ya dönünce, kendisi de evle ilgili başladığı bir işi her zamanki hafta sonu konuklarından önce ve yerinde bitirmek için şimdi birkaç saatliğine acele eve koşmuştu. Son trenle yeniden Londra’ya dönecekti; şimdiki mutlu dakikalarını bir parça değerlendirmek istemişti Bayan Dyott’un artık alıştığı ve acı bir uysallıkla kabullendiği bir olguydu bu. Ancak, dakikalar sayılı da olsa, Albay Voyt doğrudan doğruya kendi durumlarıyla ilgisi bulunmayan bir iki şey soracak vakti buldu. İlkin bir önceki cumartesi günü Bayan Blessingbourne’un içeri girmesiyle karşılığını alamadığı soruyu anımsattı: Bu hanım aralarında bir şeyler olduğunu düşünmüş müydü?

Bayan Dyott, “Hayır, kesinlikle” dedi ve ekledi: “Onun aklında bir düşünce var ama bu bambaşka bir düşünce ve öyle harika bir yanı da yok.”

“Nedir peki?”

IV

“Aşık olduğunu düşünüyor.”

Voyt’un ilgilendiği belliydi:

“Sana söyledi mi yani?”

“Ben ağzından aldım.”

Voyt’un eğlendiği belliydi:

“Zavallıcık! Kime aşık?”

“Sana.”

İkisi arasında bir ayrım yapılabilse, Albay Voyt’un duyduğu şaşkınlığın, hayretinin yanında zayıf kaldığı söylenebilirdi:

“Bunu da mı ağzından aldın?”

“Hayır, onun ağzından böyle bir şey çıkmadı. Kendisi için en iyisi de bu zaten. Senin öğrenmen, bu işin sonu olurdu.”

Albay Voyt neşeliydi ama kafası karışmış gibiydi:

“Onun için mi bana söylüyorsun?”

“Senin bildiğini bilirse, diyorum. Dolayısıyla, bildiğini ona belli etmezsen, senin çıkarına olur.” Voyt biraz durdu; sonra, “Anlıyorum” dedi. “Senin asıl hesabına göre, çıkarım, gururumun okşanması uğruna feda edilecek. Şöyle ki, eğer senin öteki düşüncen doğruysa, arkadaşın benim pek sevindiğimi görünce, korkuya kapılacak ve o hastalığa varan dürüstlük duygusu yüzünden, içindeki aşk alevi sönecek. Ama sana söz veriyorum, bildiğimi belli etmeyeceğim İşte bu kadar!” Bayan Dyott’un gözleri Albay Voyt’daydı; biraz sonra durumun “işte bu kadar” olduğunu anlaşılan o da kabullenmek zorunda kalmıştı. Ancak, izleyeceği yolu açıkça belirttiği halde Albay’ın içi rahat değildi:

“Sevdiği adamın ben olduğumdan neden bu kadar eminsin?”

“Sen olmadığını söyleyiş biçiminden.”

“Bunu kendisine mi sordun?”

“Açık açık. Sen olmasaydın eğer, gerçek sevgilisini benden gizlemek için senin adını söylerdi.” Zavallı Albay Voyt yeniden kahkahayı bastı:

“Ah, siz kadınlar!”

Arkadaşı, “Ayrıca” diye devam etti, “bunun dışında başka kanıtlar da vardı elimde.”

“Nedir onlar?”

Bayan Dyott, “Sen gelmeden önceki tedirgin hali... Sana daha önce onu ne kadar sık gördüğünü bunun için sordum” dedi. “Ayrıca sen gittikten sonraki hali” diye ekledi ve sözlerini, “Bir de senin burada olduğun sıradaki hali” diye bağladı.

“Ama ben buradayken çok hoş bir hali vardı.”

“İşte ben de bu hoş halini söylüyorum”

Bayan Dyott bu sözleri, duruma iyice ışık tutan bir edayla söylemişti, bu ışık altında Albay’la ikisi, sevecen ve son derece duygulu bir biçimde durup, Maud’un güzel başını kendisine pek büyük gelen bir kuramın ağırlığıyla öne eğerek, boşluğa doğru yürüyüp gidişini izlediler. Ancak, son söz olarak Albay Voyt, bu kuramda Maud’un sağduyudan büsbütün yoksun olmadığını kabul etmelerini gerektirecek kadar bir doğruluk payının bulunduğunu belirtti. Kendileri ilişmezlerse bundan böyle acıyıp ilişmemeleri gerekirdi elbette aslında Maud’un içten içe yaşadığı da utangaç, çekingen bir tür serüvendi. Kendi aralarındaki gibi, işinin ustası bir yazarı gerekli düş gücüne ya da cesarete sahip bir yazarı ihya edecek bir serüven değildi onunki; kendine zarar vermeyecek, başkalarına da hiçbir yararı dokunmayacak, küçük, ürkek, aç bırakılmış, kişisel bir doyumdu, o kadar. Böyle bir ilişkide Albay görüşünde direniyordu budala bir yazardan başka hiç kimse, en ufak bir “öykü” kırıntısı görebilir miydi?


 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült