Hikaye

 

 

En İyi Tanıdığın Yabancı Ben Olurum

Semih Çalışkan


Büyüdükçe insanın kişisel hüzün takvimindeki “buruk olunacak günler” listesi kabarır da kabarır. Daha önce de anlattığım gibi o günlerin değişik yapıları vardır, nedensiz ve istemsiz buruk yapar insanın kalbini... Bu sefer önümde, yılbaşı ya da 14 Şubat’tan başka bir sınav vardı vermem gereken: “Eski sevgilimin doğum günü.” Genel yaratılış özellikleriyle her ne kadar diğer “Gerilimli Gün ve Haftalar” bölümünde yer alan herhangi bir güne benzese de senin haricinde dünyadaki diğer yalnızların üzülmediğini düşündükçe eski sevgililerin doğum gününün tehlikesine farkına biraz daha fazla varır insan.

Neyse ki hiçbir zaman “Ya sonuçta biraz medeni de olmak lazım. Kötü de ayrılmış olsak sonuçta benim hayatımda önemli bir insandı ya,” gibi yayvan yayvan konuşarak kendini rahatlatma nedenleri bulmaya çalışan ve bunu “Ben öküzdüm abi sıçtım karşımdakinin ağzına ve şimdi ara ara pişman oluyorum” demek yerine medeniyet diye saçma bir şeyin altına saklamaya çalışan insanlardan biri olmamıştım.

Aynı zamanda eski sevgilime “medeni” olacaksın diye

“iyi ki doğdun” yazıp Turkcell’in bile atacağından çok daha samimiyetsiz bir mesaj atacaksın da ne olacak allasen? Haydi attın diyelim sana “Ya ben de seni çok özledim lan. Hata mı yaptık yoksa? Haydi en güzel hediye ol geri gel bana,” demesini mi bekliyorsun dallama, tabii ki senden daha da soğuk bir şekilde “Teşekkür ederim” yazacak cevap olarak.

Bu ikili mega samimiyetsiz mesajlaşmaları her sene iki kere yaşayanları şimdiden tebrik ederim, onların sayesinde milletçe çok medeni insanlar olduk. Ve benim gözümde “iki medeni insanız bizzzzz,” diye naralar atan Murat Boz ve Soner Sarıkabadayı İkilisinden bir farkınız kalmadı. Bunların hepsi fasa fiso, hava civa, bozuk kaporta! İlla ki eski sevgilinin doğum gününü kutlayacaksan eski sevgilinin haberi olmadan en güzel şekilde kutlayacaksın. Asıl işte o zaman adam olursun kardeşim!

Özellikle ülkemizdeki bir türlü olgunlaşmayan ilişki normlarına uymadığım için çok “medeni” insanlar tarafından bazen öküz olarak tasvir edilen ben, her eski sevgilimin doğum gününde geçmiş yıllarda aynı gün neler yaşadığımızı düşünürüm. Hayaller adlı saçma belgeseli geri sardıkça genelde salak salak gülmeye başlarım. Bazen de karşımda biri varmış da onunla konuşuyormuşçasına “Siktir lan,” derim... Onun haberi olmadan, onun da çok hoşuna gidecek güzel bir sürpriz yaparım. En olmadı bir yere gider, küçük bir pasta söylerim yanına da en kısa sürede kafa yapabilecek bir içki... Yalnız başına kutlarım onun doğum gününü! Sonra yine uzun bir mail yazarım ve o mail’ini göndermek yerine taslaklara kaydederim. İşte bu yüzden ben hiçbir zaman “medeni” değilim.

Kahretsin ki, bu yıl da 12 Eylül Şebnem’in doğum gününe tekabül etmişti. Ofiste tarihi farkeder farketmez, işleri bir süreliğine sessize almış kendi kendime anılarım arasında Şeyda Coşkun temposunda yürüyüşe çıkmıştım. Alev’in “Ne gülüyorsun deli deli, n’oldu anlatsana?” demesiyle paralel evrenden şimdiki zamana geçiş yapmak zorunda kaldım. Onun meraklı bakışlarını görünce aklımdan geçenleri anlatmak istedim, içimden geldi lan...

Geçen doğum gününde Şebnem’le sabah kahvaltısı için Sarıyer Börekçisi’ne gitmiştik. O nasıl bir tattır öyle ya! Eğer hala oranın böreklerini yemediysen gidip hemen ye beni deli etme. Bak yıllar, aşklar, sevgililer, dostlar değişiyor; adamların böreklerinin tadı hiç değişmiyor. Neyse, masaya oturduktan bir beş dakika sonra “Ya aşkım, ben cüzdanımı arabada unutmuşum. Sen anahtarını ver de ben bi gidip alayım,” dedim. O da gayet normal bir şekilde “İyi al ama geç kalma bak çabuk çabuk gel,” diyerek anahtarı bana uzattı.

O anda benim için “Ben Bilmem Eşim Bilir”deki süreli oyunlarda yaşanan panik başlamıştı. Koşabildiğim en hızlı şekilde arabaya gittim. Cebimdeki bir paket balonu çıkarıp, hepsini tek tek şişirmeye başladım. Eğer bir gün senin de aklına böyle balonlarla sürpriz yapma fikri gelirse, sakın hava veren makinelerden almayı unutma çünkü güneş görmeyen yerlerindeki balonların patlama riski ile karşı karşıya gelebilirsin, benden uyarması! Balon şişirmekten kafam tam güzel olmaya başlamıştı ki, sonunda arabanın içini tamamen doldurabilecek duruma gelmiştim. Şebnem çakmasın diye, zar zor da olsa kapıyı kapatıp soluğu yine börekçide aldım.

“Nerde kaldın ya? Neden suratın kıpkırmızı?” diye sorduğunda verebileceğim en saçma cevabı vererek “Bilmiyorum ya, bir şeyler olmuştur herhalde,” diyebildim. Bir sürprizin daha sonuna başarıyla gelmenin verdiği haklı gururla kendimi verdim böreğin o sıcacık kıvrımlarına.

Uzun uzun yedim, balonların hıncını porsiyonlardan, çıkardım.

Göbeğimde büyük bir çan eğrisi elde ettikten sonra Şebnemle arabaya doğru yürümeye başladık. Yemeklerden sonra yapılan ve az önce alınan bütün kalorilerin yakıldığına inanılan kısa ama bir o kadar da anlamlı yürüyüşlerden biriydi. Arabanın yanma vardığımızda, Şebnem balonları fark etti. Şu an bile gelip bana “Şebnem’in o andaki robot resmini çizmemize yardımcı olur musun?” diye sorsa polis amcalar, yemin ediyorum ki çok daha fazlasını anlatır, yağlı tablo yaptıracak kadar detaylar verirdim çünkü yüzündeki her kas mutluluktan kolbastı oynuyordu adeta.

Birkaç dakikalık sarılma seansı, birkaç terbiyesiz öpüşme sonrası arabayı normal amacı için kullanmaya çalıştık ama gel gör ki bunun için gerekli minimum boşluk yoktu! Ben o kadar gaza gelmişim ki, balonlardan oturacak yer bırakmamışım. Bir kısmını bagaja, bir kısmını Sarıyer sahillerine emanet edip, düştük yollara...

Belli ki bunları anlatırken başroldeki kadını artık hiç sevmesem de benim de yüzümde “gülen emojiler” yükselmeye başlamıştı çünkü Alev “Oğlum sen ne romantiksin lan, bu yüzden kaybediyorsun zaten,” deyip beni durdurdu. Galiba Alev haklıydı bu yüzden kaybetmiştim ama ne güzel de kaybetmişim be!

O günün hikayesi aynen şöyle devam ediyordu. Arabaya bindikten sonra sürprizin ikinci kısmı için Şebnem’i The Marmara’ya götürmem gerekiyordu. Gün boyunca şehrin belli başlı yerlerinde sürttükten sonra akşam üstü, nihayet bir yolunu bulup onu otele gitmeye ikna etmiştim. Evet bu sefer doğru tahmin ettin, geceyi orada baş başa geçirecektik!

Uzun süren checkin işlemleri de eklenince sidik torbamda artan basınca daha fazla dayanamayıp, odaya gider gitmez Şebnem’e “Canım benim acayip tuvaletim geldi sen televizyon izle ben hemen çişimi yapıp geliyorum,” diyerek kendimi tuvalete attım. İhtiyaç molasından sonra sürprizin son perdesi için hazırlıklara başladım. Dünyanın en güzel hediyesini vermek isteyip de ona yaraşacak bir hediye bulamamaktan kafayı yiyince aklıma dahiyane bir fikir gelmişti.

Düşündüm onun için en güzel hediye ne olabilirdi diye? Tabii ki ben! Yani bana göre öyleydi. E o zaman neden kendimi hediye olarak ona vermiyordum ki! Sonuçta istersem bedenimi bir hediye paketi haline getirebilirdim değil mi?

Tuvalette hızlıca soyunup cebimden, gelinlerin bellerine namuslarının simgesi olarak takılan kalın kırmızı kurdelelerden çıkardım. Özenle çıplak ve arsız bedenimin üzerinde belirli yerlerden geçirerek paket haline getirdim. Paketin açılacak yerini cinsel organımın oraya getirmeyi de unutmadım. Bütün hazırlıkları yaptıktan sonra aynadaki aksime bir kez daha bakıp, kendimi o halde odaya attım!

“Sinan sen gerçekten salaksmrınrınrınrınn amaaaaaaaaa yaa”

“Senin için en güzel hediye benim.”

“Ya tamam da nerden geliyor bunlar aklına ya? Şu anda ne yapacağız peki ben ölüyorum gülmekten.”

“Hediyeni açarak paketin içinde ne olacağına bakacaksın değil mi? Merak etme derinlere indikçe gülmen geçecek ve çok eğleneceksin.”

“Tamam tamam da nerden açıcam?”

“Nereden olacak, oradan işte!”

“Aldığım en ilginç hediye cidden...”

“Biliyorum bu arada değiştirme kartı da yok haberin olsun!”

Bu cümleyle birlikte Şebnem kurdelayı kesmiş ve çoktan yeni yaşının hediyesi olan oyuncağıyla oynamaya başlamıştı.

Hikayenin bu +18’lik kısmını duyunca Alev de Şebnem’le aynı tepkiyi vermişti. Medeni değildim ama galiba gerçekten salaktım. Benim için o güzel gece orada nihayete ermişti. En azından ben öyle planlamıştım. Şebnem’in bana bir sürpriz hazırladığı hiç aklıma gelmemişti. Seviştikten sonra duş alıp yanına uzanmıştım ki, iş mail’ime girip bir şey kontrol etmem gerektiğini hatırladım. Benim bilgisayarım yanımda olmadığı için de, Şebnem’inkisini istedim.

Adres çubuğuna www.gmail.com yazdım. Otomatik olarak bir hesap açıldı ve ben o hesabın kime ait olduğunu bilmiyordum. Şebnem’e çaktırmadan gelen ve giden kutularına bakınca onların düşündüklerinden çok daha salak olduğumu anladım. Meğer Şebnem Hanım eski sevgilisiyle rahat rahat haberleşsin diye benim adresini dahi bilmediğim ayrı bir hesap açmış ve günlerce oradan mesajlaşmış. işte gecenin asıl en büyük sürprizi buydu! Yine her şeyin içine etmiş, yine yakalanmış, yine yakalandığını inkar etmiş, yine yalan atmış, yine beni inandırdığını zannetmiş, yine kavga etmiş, yine küfürler etmiş, yine inanmış gibi yapmış, yine hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalışarak o gecenin sonunu getirmeye çalışmış, yine büyük oranda saçmalamıştık.

Onun yeni yaşını işte bu “aman bunları unutma yeniden pişman olma” tecrübe kitabının yüzüme attığı tokatla yapayalnız gittiğim Galata’daki bir şarap evinde hiç kimse farketmeden kırmızı şarap içerek kutlamıştım.

Hatta saçma bir neden bulup, onun şerefsizliğini saklayarak kadeh bile kaldırmıştım şerefine! Ama onu düşündüğümü düşünmesini istemiyordum. Bu yüzden yine @lBarFilozofu’na girip, “Eski sevgiliye doğum gününde atılabilecek en güzel mesaj gönderilmemiş mesaj” tweet’ini attım. Bu arada hepimiz birilerinin eski sevgilisi olduğumuz için birbirimizden bir şeyi saklamamıza gerek yok. Her eski sevgili, eski sevgilisinin doğum gününü hatırlar ve onu hatırlamadığını düşünmesini sağlamak için en fazla hatırlamamış gibi yapar. Bundan zaten hepimiz eminiz değil mi?

Bu tweet’ten sonra aslında hiçbir gelişme olmadı. Aşık olduğumu düşündüğüm, “Ya aslında olurdu da,” diye kesik cümleler kurduğum kadınların hiçbiriyle artık görüşmüyordum. Doların bile tarihi rekorlar kırmadığı, gündemin ultra sıkıcı olduğu zamanlardı. Hayatımda tek farklı olan şey 16 Eylül günü yapılacak olan daha önce size anlattığım Barış Ahi’min oğullarının Bursa’daki sürınet düğünüydü...

Aslında düğün de gayet normal bir düğündü. Sıradışı bir şey yoktu yani... Uzun zamandır görüşmeyen akrabalar “lan eşek gibi olmuşsun” havasındaki sözleriyle hal hatır sormuş, sürınet düğünü olmasına rağmen büyükler tarafından uygun izdivaç seçenekleri tek tek önüme sunulmuş ve hepsine “Off anne hadi ya,” denilmişti.

Tam kafamız iyi olmuş, sıkıcı olabilecek düğün eğlenceli hale gelmeye başlamıştı ki telefonumu elime aldım. Gelen mail’ler arasında Twitter’ın 01:23’de yolladığı Şebnem’in @lBarFilozofu’nu takip etmeye başladığını haber veren email’i gördüm. “Yok canım, o değildir herhalde,” dedim, uygulamaya girip bir de oradan baktım. Ana hakikatten de oydu! Düşünsene ondan intikam almak için açtığım hesabı takip ediyordu kız! İyi de nerden bulmuştu ki beni? O hesabın benim olduğunu anlayabilmesinin imkanı yoktu. Her hareketimi en ince detayına kadar hesaplayıp kendimi saklamıştım.

Neyse bunları düşünecek zamanım nasılsa olur deyip bir keyif sigarası yaktım. Orgazmın başka bir çeşidiydi o an yaşadığım. Revenge dizisindeki Amanda Clarke gibi gözlerimi kırpa kırpa intikamın ilk bölümüne hazırlanıyordum. Son ayrılışımızdan sonra kendi kişisel hesaplarımı engellediği için, @lBarFilozofu’ndan takip etme isteği gönderdim.

Yok yok benim olduğumu anlamasına imkan yoktu ya, sonuçta sadece birkaç kere kendi hesabımdan @lBarFilozofu’nun tweet’lerini RT etmiştim. Ama zaten artık onun binlerce takipçisi vardı. Yani birçok kişi onu RT ediyordu. Bu benim olduğum anlamına gelmezdi ki ya da @lBarFilozofu’nun Sinan olduğu anlamına... İşte o anda “Abi bazen kendimi şizofren gibi hissediyorum Pucca mıyım Selen mi?” diyen Pucca’nın kulaklarını çınlattım. Gerçekten biri sorsa ne cevap verecektim @lBarFilozofu kim sorusuna? İyi ki o ana kadar kimse sormamıştı!

Ama işte o beklenen an gelmişti!

Şebnem bu arada benim isteğimi kabul etmiş, hatta bir de DM atmıştı...

“Sen kimsin? Tanıyor muyum seni?”

Siktir! Napcam lan ben? Cevap versem ne diyeceğim, vermesem daha kötü. En azından bu şekilde tweet’lerini falan göreceğim de ne diyeceğim? Yemin ederim elim ayağıma dolaşmıştı eğer çaktırırsam Sinan olduğumu, intikamımı da alamayacaktım. @lBarFilozofu hikayesi de başladığı gibi bitecekti. “Hayır,” dedim kendi kendime, “zamanında o gözümün içine baka baka benimle nasıl oynadıysa ben de onunla oynayacağım.” Hem istediğim de ondan intikam almak değil miydi, bu şekilde en iyisini alabilirdim. Üstelik onun gibi oyun oynarken gözlerine de bakmayacaktım yoksa zaten yapamazdım. Geçiştirici bir cevap yazdım ve başladık konuşmaya.

“Senin beni tanıyıp tanımadığını bilemem, onu sadece sen bilebilirsin ama ben seni tanımıyorum.”

“İsmin ne? Bu kadar laf oyunu yaptığına göre tanıyorsun.”

“İsmimi kimseye söylemiyorum, tweet atan bir kahraman @lBarFilozofu.”

“Twitter kahramanı demek... Sormamın sebebi senin kim olduğunu öğrenmek değil aslında 12 Eylül doğum günü olan senin sevgilin mi?”

Sıçtık o tıueet’i de okumuş lan, ne sikime yazdıysam! “Ne alaka? Anlamadım ben bir şey.”

“Tamam yok bir şey. Anlamadıysan sorun yok demektir.” “Benim sevgilim mi ne alaka, ben öyle bir şey mi yazmışım?”

“Yok hayır. Benim doğum günüm 12 Eylül, senin tweet’lerinde bazı şeyler çok onun ağzından yazılmış gibi de... Sen ÇapaMarka’da mı çalışıyorsun?”

“O kim? ÇapaMarka ne? Ben psikologum bir yerde çalışmıyorum.”

Anlamadığım bir şekilde bu mesaj ona beş kere gitmiş. “Neden aynı mesaj beş defa geldi?:) Sen nasıl psikologsun ya hiçbir şeyi anlamıyorsun?:)”

Gecenin ikisinde hiç tanımadığı bir adamla iki mesajlaştı hemen gülücük atmalar falan. Allahım sen bana sabır ver. Bunun sevgilisi nerde lan görmüyor mu bunları? “Ben gayet anlarım da sen anlatamadın bence.”

“Ben anlatamadım öyle mi? Hadi bakalım:)”

“Anladığım tek şey bir şeyden korkuyorsun da, neyden?” “Yooo yanılıyorsun, hiç huyum değildir korkmak. Sen anlamadın, işinde kötüsün:)”

“Aslında bayağı iyiyimdir işimde, hatta çok başarılı bile diyebiliriz.”

“Yok tanıyamamışlar seni...”

Ben döverim bu kızı gerçekten! Bu ne samimiyet lan? “Bayağı iddialı gördüm seni?”

“Sabahtan beri karşılıklı yazdıklarımızı değerlendirirsen yerinde bir iddia olduğunu fark edebilirsin.”

“İddialarını kanıtlayan bir şey yok. Ama benim kanıtım var, diplomam. Bence sen işinde çok kötüsün.”

“A yok artık:)) Diploma aldığın işi yapma bence:) Nerden mezunsun sen?”

“Kendimle ilgili sorulara cevap vermem, zaten bir sürü şeye cevap verdim.”

“Sen kimsin sorusuna cevap vermedin hala?”

“iyi de devamlı sen soruyorsun. Senin işin soru sormak mı?”

“Hah işte tam da bu işi yapıyorum! Sen benim adımı biliyorsun, benim de bilmeye hakkım var:)”

“Ben senin adını bilmiyorum ki belki senin de gerçek adın değil.”

“Nerden çıktı bu? Benim adımı bırak da alayım isminizi:)”

“Senin adın ne?”

“Beni bırak sen demedim mi? Bak anlaşamıyoruz:)” “Önce sen adını söyle o zaman.”

“Sen psikolog musun cidden, neden insanları anlamıyorsun?”

“Bak ismimi sana söylemem. Bir nickname kullanıyorum ve benim adım @!BarFilozofu.”

“O zaman bana bir psikolog olarak insanın sosyal medyada her türlü fikrini paylaşırken kimliğini deşifre etmemesini anlat:)”

“Sen psikologunun Twitter’da gerçek ismi ile küfür etmesini ister misin?”

“İsterim:)))”

“Senin profilin neden kapalı o zaman sen de onu anlat.” “Senin kimliğinin kapalı olması gibi... Herkes her şeyimi bilsin istemiyorum, ayrıca benden haber almasını kesinlikle istemediğim insanlar var.”

“Ee başka yerden alırlar haber.”

“Yok her yer kapalı. Mesela adımı soyadımı yaz bakalım Facebook’ta bulabilecek misin beni?”

“Neden arayayım ki seni Facebook’ta?”

“Yok yani hani şüphelendin ya gerçek ismim mi değil mi diye ondan bak dedim. Bu arada beni bulamamanı da beklediğim için sordum, bir bak bulabilecek misin?”

İş için kullandığımız hesaplardan birinden girerek aradım. Tak diye de çıktı profili! Demek senden haber almasını kesinlikle istemediğin insanlar var öyle mi? Göreceksin sen! “Ee gördüm işte. Mavi elbiseli sen değil misin?”

“Ortak arkadaş kim?”

“Sana ne? Söyleyim de bul değil mi onun profiline girip?” “Bırak şimdi cin olmayı... Söyle bakalım kim o?” “Söylesem ne olacak?”

“Senin kim olduğunu merak ettiğim için sormuyorum, sen söylesen ne olacak?”

“Helin diye bir kız...”

Bu kız da bizim Şebnem’le beraber çalıştığımız şirketteki bir iş arkadaşımız. Salak gibi verdim ismini bir de!

“Hımm o zaman senin mekanlarla bir ilişkin var... Peki bir şey soracağım evet ya da hayır diyeceksin, ok?

Ama doğruyu söyleceğine inanmak istiyorum.”

“Neden yalan söyleyeyim ki? Sor bakalım!”

“Sinan Çalışkan’ı tanıyor musun?”

Beni bana soruyorsun ya! Sen de çok iyi tanıyorsun neden soruyorsun ki aptal? Ama hep düşünürdüm acaba beni düşünüyor mudur hiç diye. En azından şimdi, bir kere düşündüğüne şahit oldum. Ama Sinan’ı öldürdükten sonra ben bile tanımıyorum ki Sinan’ı, doğru söylüyorsun Şebnem. Sen nereden tanıyacaksın!

“Hayır.”

“Tanımıyorsun yani? Emin misin?:)”

“Ee şimdi anladım bahsettiğin o, ‘O’ Sinan Çalışkan diye biri...”

“‘O’ mu dedim ben?:)”

“Boşuna kastın ya söyleseydin keşke Sinan’ın eski sevgilin olduğunu. Şimdi çözüldü her şey.”

“Boşuna kasmadım, onunla ortak hiçbir şeyin olmaması için uğraşıyorum. Benden haber almasını istemiyorum...” “Ee bunu direkt ona söylesen daha mantıklı olmaz mıydı?”

“O bunu biliyor ama tedbirli davranmakta fayda var... Neyse ben bugün Lizbon’dan geldim, yorgunum, yatıyorum. Sana iyi gezmeler.”

“İyi geceler.”

“Bakalım gecenin sonunda bu geceki izlenimlerini anlatan ne paylaşımda bulunacaksın?”

“Yorum yapmamı mı istiyorsun? Bir de nereden çıkardın gezdiğimi?”

“Şu an yorum yapacak hiçbir bilgiye sahip değilsin:) yok Bir Bar Filozofu izleniminden dolayı öyle dedim.” “istiyorsan sen ve Sinan ile ilgili yorum yapabilirim bir psikolog olarak.”

“Bizi yorumlamanı istemiyorum, tek isteğim tamamen bitmesi:)”

“‘Biz’ ve tek istediğim bitmesi... Daha bitmemişsiniz yani sen ve Sinan öyle mi?”

“Hahaha çok yanlış yoldasın, nasıl psikologsun sen ya... Yanımdaki adama deli gibi aşığım, tek istediğim o!” Deli gibi aşık olmak mı? Sen bana bile deli gibi aşık olmadın lan adi? Deli gibi aşıkmış yanındakine ondan tanımadığın bir adamla yazışıyorsun değil mi gecenin bir vakti?

“Yanındaki adama deli gibi aşıksan tek istediğin oysa ve ona sarılarak uyumak varken eski sevgilin hakkında neden konuşuyorsun o zaman?”

“Yok sen yanlış anladın yine... Eski sevgilimi konuşmuyorum aslında, yani seninle konuşuyorum ama onunla bağlantın olmadığından emin olmak istedim.”

“Bence senin başka şeylerden emin olman lazım. Mesela Sinan’in bitip bitmediğinden?”

“Varsa seni follow bile etmem çünkü:) Emin olayım da... Benim için bitmese zaten beraber olurduk hala... Ben o evreleri çoktan geçtim.”

“Yani sen istesen devam ederdi öyle mi?”

“Sen neden kafanı şişirmeme izin veriyorsun bu konularla, asıl ben onu anlamadım:) Nerdesin?”

“Çünkü sen kaç saattir devamlı soru soruyorsun ve utanmadan benim para kazandığım mesleğime bile laf atıyorsun. Ben sahilde yürüyorum şu anda ama bence acilen yardım almalısın Sinan konusunda.”

“Neden yardım alayım ki? Biten bir şeyin ardından yardım alınır mı? Bitmeyen şeyler için yardım alınmalı bence... Emin ol ki büyük yanılıyorsun:)”

“Umarım ben yanılıyorumdur çünkü senin yanılman çok daha acı olur. Sen nerdesin?”

“Ev. Ya hakketten bunu konuşmayalım:)”

“Şu anda red ediyorsun ama bilinçaltın bütün bunların tüyosunu veriyor. Hala biz diyorsun?”

“Başka bir iş yap demiştim di mi sana?:) Bak çok kere yanıldın bu sefer...”

“Yanılma payım çok az. Ciddi yardım almalısın, Sinan’ı hala unutamamışsın.”

“Ne için yardım alayım onu söylesene:)”

“Birini unutmadan başka bir ilişkiye de başlamışsın sanırım o yüzden.”

“Tanıdık psikolog var mı?:)”

“Boşuna ağzımı arama, ben sana hayatta yardım etmem.”

“Aa nedenmiş o? Beni al diye söylemiyorum ama sadece böyle bir kararın nedenini merak ettim üstelik hayatta dedirtecek kadar kesin?”

“Çünkü @lBarFilozofu olduğumu bilen tek bir hastam bile yok. Ama sen biliyorsun. O yüzden hastam olamazsın.”

“Ben de seni seansa almak istiyorum, şu @lBarFilozofu konusu ile ilgili:)”

“Benim öyle bir şeye ihtiyacım yok.”

“Neyse ben yatıyorum hakikatten... İyi geceler! Adın ne onu bile bilmiyorum, ne saçmalık:)”

“Adımı söylemem.”

“Bir isim tak o zaman kendine?”

“Sen tak o zaman öyle de çağır beni.”

“Tamam, çağırırım:P”

Mesajlaşmalarımız bittiğinde düğünden çoktan çıkmış ve hatta İstanbul yolunu yarılamıştık. Kendisiyle ilgili en ufak bir haberi bile duymamasını istediği bana, aklındakileri kendi ağzıyla anlatmıştı. Üstelik hiç tanımadığı bir adama, saatlerce... Deli gibi aşık olduğu adam yanında uyurken... Bizim evimizde, benim yatağımda benim yerimde yatıyor yani şimdi o adam öyle mi? Ben uyurken de böyle mesajlaştı demek ki insanlarla, hem de bana deli gibi aşık olduğunu söylerken! Hiç tanımadıklarıyla, tanıdıklarıyla, eski sevgilileriyle...

Bunları zaten biliyordum, kaç kere yakaladım ama istesem bile bilemeyeceğim şeyleri bugün o söyledi bana! Bu “intikam oyunu” benim fazlasıyla hoşuma gitmişti ama ne yalan söyleyeyim biraz da tuhaf hissettirdi. Dünyanın en tanıdık yerinde, dünyanın en tanıdık bedeninin yanında, en çok bulunduğum kalbin içinde, en fazla gidip geldiğim deliğin önünde bir yabancının olması sinirimi yine de bozmuştu!

Ama şimdi onun sinirinin bozulma zamanı gelmişti. İlk kez ben bir oyun oynuyordum. Madem ben, sen istedin diye her şeyin dışında kalan bir yabancı oldum, o zaman hayatına girecek en yeni yabancı da ben olurum. Hem de en iyi tanıdığın yabancı!

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült