Hikaye

 

 

Eğlenmeler Ya Da Yaşama Olanaksızlığının Kanıtlanması

Franz Kafka



1

At Üzerinde

Ansızın sanki ilk kez yapmıyormuşum gibi, şöyle bir yaylanarak Tanışımın omuzlarına sıçrayıp oturdum ve yumruklarımla sırtına vurarak onu hafiften tırısa kaldırdım. Gel gelelim ilk anda biraz gönülsüz, paldır küldür yol aldığım ve hatta kimi zaman durduğunu görüp, daha hızlı ilerlemesini sağlamak için pek çok kez çizmelerimle karnına tekmeler savurdum. Böyle davranmam da semeresini verdi ve bir solukta geniş, ama henüz yapımı tamamlanmamış bir bölgeden içeri girdik.

Üzerinde at koşturduğum yol taşlı ve hayli bayırdı; ama böyle oluşu hoşuma gitti, yolu tutup daha da taşlı bir bayır duruma soktum. Tanışım tökezledikçe yakasına yapışıp çektim yukarı ve ahlayıp pofladıkça kafasına yumruğumu indirdim. Öte yandan, bu güzel havada atla gezintinin ne denli sağlığıma yararlı olduğunu hissettim ve Tanışımı daha da çileden çıkarmak için, karşıdan bize doğru uzun süreli darbelerle bir rüzgar estirdim.

Derken omuzlarındaki sıçrayıp hoplamalarımı da aşırılığa vardırdım. İki elimle boynuna sımsıkı tutunmuş dururken, başımı alabildiğine geriye attım, benden daha zayıf, rüzgarda hantal hantal sağa sola uçuşan değişik bulutları izledim. Güldüm ve gözüpekliğimden korkup titrer gibi oldum. Ceketim açıldı esen yelde ve beni güçlendirdi. Ellerimi sımsıkı birbirine kenetledim, böyle yapmakla Tanışımı adeta nefes alamaz duruma soktum. Ancak, benim yol kenarında yetiştirdiğim ağaçların dallarıyla gökyüzü yavaş yavaş örtülüp görünmez olunca, aklım başıma geldi.

"Bilmiyorum!" diye bağırdım kof bir sesle. "Zorla mı, bilmiyorum. Kimse gelmiyorsa, kimse gelmiyor işte. Kimseye bir kötülükte bulunmadım, kimse de bana kötülükte bulunmadı, ama kimse bana yardım etmek istemiyor. Bitip tükenmeyen kimseler! Ama öyle de değil pek. Bana kimsenin yardım elini uzatmayışı fena ancak, yoksa bu hiç kimseler güzel; böyle bir hiç kimseler topluluğuyla bir gezinti yapmayı niçin olmasındı hani ne kadar isterdim. Elbet dağlara doğru, başka nereye? Bu hiç kimseler nasıl da birbirine sokulurdu; bir sürü çapraz uzanmış ya da iç içe geçmiş kol, küçücük adımlarla birbirinden ayrılan bir sürü ayak. Tabii hepsi de farklı. Şöyle böyle yürüyüp gidiyoruz. Gövdelerimizin ve kollarımızla bacaklarımızın arasından bir rüzgar esiyor. Dağda boyunlarımız özgürlüğe kavuşur. Bir türkü çağırmayışımız şaşılacak şey!"

Ansızın düşüverdi Tanışım; baktım, dizinden ağır yaralanmıştı. Bundan böyle bana bir yararı dokunamayacağından, dünden hazır, onu oracıkta taşlar üzerinde bıraktım. Sonra havadan birkaç atmaca ıslıklayıp indirdim aşağı; atmacalar söz dinleyerek geldiler, kendisine göz kulak olmak için heybetli gagalarıyla Tanışımın üzerine kondular.

2

Gezinti

Rahat rahat yürüyüşümü sürdürdüm. Ama bir yaya olarak sarplığının zahmetinden korktuğum için giderek düzledim yolu ve sonunda, ileride bir ovaya doğru alçaldım. Kayalar dilediğim gibi gözden kayboldu, rüzgar dindi.

Küçümsenmeyecek bir tempoyla ilerliyordum. Yokuş aşağı indiğimden başımı kaldırıp vücudumu dikleştirmiş, ellerimi ensemde kavuşturmuştum. Çam ormanlarını seviyor, hep bu ormanlar içinden geçiyordum. Suskun ve zevkle yıldızlara baktığım için, gökte yavaş yavaş her zamanki doğuşlarıyla yıldızlar doğmaya başlamıştı. Ancak ince uzun bir iki bulut gözüme çarptı; onları da yalnız kendi bulundukları yükseklikte esen bir rüzgar, yayalar için şaşırtmaca olsun diye önüne katmış götürüyordu.

Yolumun üzerine, hayli uzağa arada bizi ayıran bir de ırmak bulunabilirdi kocaman yüce bir dağ oturttum; fundalıklarla örtülü doruğu göğe yaslanıyordu. En tepedeki dalların küçük kollarını ve bunların devinimlerini bile açık seçik görebiliyordum. Bu manzara, ne denli sıradan olursa olsun beni bir sevindirdi ki, uzaktaki dağınık çalıların dallarında minik bir kuşa dönüştüm, o anda çoktan dağın arkasında bekleyen ve Allah bilir gecikmeden ötürü kızıp duran ayı doğdurmak aklımdan çıktı.

Ama derken ayın doğmak üzere olduğunu müjdeleyen serin parıltı dağın üstünden çevreye yayıldı ve birden aynı kendisi tedirgin bir çalının gerisinden boy gösterdi. Bense bu sırada bir başka yöne bakıyordum, başımı yine önüme çevirip ayın hemen tüm yuvarlağıyla ansızın karşımda parıldadığını görür görmez kasvetli bakışlarla durakaldım; çünkü bayır aşağı inen yol, beni bu korkunç ay içine götürür gibiydi.

Ne var ki, çok geçmeden alıştım aya ve onun ne zahmetle gökyüzünde yükseldiğini dalgın dalgın seyrettim. Birbirimize doğru epey yürüdük, derken bir uyku bastırdı; sanırım alışık olmadığım gezintinin verdiği yorgunluğun bir sonucuydu bu. Kısa süre yumuk gözlerle yürümemi sürdürdüm; ellerimi gürültüyle ve düzenli olarak birbirine vuruyor, kendimi ancak böylece uyanık tutmaya çalışıyordum.

Ama yolun ayaklarımın altından kayıp gitme tehlikesi gösterip her şey, bencileyin yorgun, gözden silinmeye yüz tutunca, belki ileride bizi bekleyen geceyi geçirmeye niyetlendiğim yüksekteki dağınık çam ormanına vaktinde ulaşmak için, yolun sağındaki bayırı acele tırmanmaya koyuldum.

Acele de etmek gerekiyordu. Yıldızlar, önlerini kapayan bir bulut falan olmaksızın kararmaya başlamıştı. Ayı da silik soluk görüyordum; sanki çalkantılı bir suya gömülür gibi gökte batıyordu. Zifiri bir karanlık şimdiden dağın üzerine çökmüştü. Yol ise, benim bayıra yöneldiğim yerde ufalanıp dökülerek son bulmuştu. Ormanda yıkılan ağaçların giderek yaklaşan çıtırtılarını işitiyordum. Hani uyumak üzere hiç vakit geçirmeden yosunlar üzerine atabilirdim kendimi, ama ormanda yerde uyumaya çekindiğimden hemen bir ağacın üzerine tırmandım kol ve bacaklarımın arasından hızla aşağı kaydı ağacın gövdesi; ağaç da sallanmaya başlamıştı, oysa rüzgar falan yoktu. Bir dalın üzerine uzanıp başımı ağacın gövdesine dayadım ve o anda keyfim öyle isteyip yarattığım bir sincap dimdik kuyruğuyla dalın titrek ucunda tünemiş sallanırken, ben çarçabuk uykuya daldım.

Düşsüz, kendimden geçerek, uyudum. Ne ayın batışı, ne güneşin doğuşu beni uyandırdı. Uyanacak gibi oldumsa da, "Dün bütün gün az zahmet çekmedin, ne haram edersin uykunu," deyip yatıştırdım kendimi ve yeniden uyumaya baktım.

Hani düş görmemiştim ama, uykumun gene de sürekli olarak hafiften sekteye uğratılmadığı söylenemezdi. Bütün gece birinin yanı başımda konuştuğunu duymuştum. "Irmak kıyısında bank", "buluttan tepeler", "ışıl ışıl dumanlı trenler" gibi tek tek sözler dışında konuşulanları işitmemiş, ancak bunların ne türlü vurgulandığını algılamıştım. Ve anımsıyorum, uyuyor oluşumdan teker teker söylenilenleri anlayamadığıma sevinmiş, uykumda sevincimden ellerimi ovuşturmuştum.

"Tekdüze bir yaşamın vardı," dedim, kendimi buna inandırmak için bağırarak. "Başka bir yerlere götürülmen inan ki gerekliydi. İşte şimdi memnun kalabilirsin, neşeli bir yer burası. Güneş de doğmak üzere."

Derken güneş çıktı, yağmur bulutları mavi gökte ak ak olup inceldi ve giderek ufaldı; ışıldıyor ve şaha kalkıyorlardı. Baktım, ovada bir ırmak.

"Evet, tekdüzeydi yaşamın, dolayısıyla bu eğlenmeyi hak ettin sen," diye sürdürdüm konuşmamı adeta zoraki. "Ama tehlikeye de düşmüş değil miydi?" O anda birinin burnumun ucunda göğüs geçirdiğini işittim. Çabucak ağaçtan inmeye davrandım, ama dal da tıpkı elim gibi titriyordu, korkudan kaskatı düştüm yere. Ayaklarım toprağa pek hızlı vurmadı ve hiçbir yerimde ağrı sızı duymadım; ama kendimi öyle güçsüz ve mutsuz hissediyordum ki, dünyanın nesnelerini çevremde görme çabasına katlanamadığımdan yüzümü ormanın zeminine gördüm. Her devinim ve düşünmede bir zorlamanın varlığına, dolayısıyla bunlardan sakınmak gerektiğine kuşkum yoktu; oysa yapılacak en doğal şey, kollar vücuda yapışık, yüz saklı, otlar içinde yatmaktı. Ve o sırada zaten bu pek doğal durumda bulunduğundan sevinmesi için kendi kendimi uyardım; çünkü başka vakit böyle bir duruma gelebilmek bir sürü çabaya, bir sürü adımın atılmasına ve bir sürü söze mal olacaktı.

Irmak genişti; gürültülü ve ufak dalgaları ışıl ışıldı. Öbür yakası da çayır çimenlikti; çayır çimenlik giderek fundalığa dönüşüyor, fundalığın arkasında, çok ötelerde, yeşil tepelere doğru uzanan, iki yanı yemiş ağaçlarıyla pırıl pırıl yollar seçiliyordu.

Bu manzaraya sevinerek uzandım yere; başlamasından korkulan bir ağıda kulaklarımı tıkarken, “Burada seve seve yaşayabilirdim,” diye düşündüm. “Burası ıssız ve güzel bir yer. Pek bir gözüpekliğe bakmaz burada yaşamak. İnsan burada da eza ve cefa içindedir, gel gelelim güzel devinme zorunluğu yoktur. Böyle bir şey gerekmez hiç, çünkü burada yalnızca dağlarla kocaman bir ırmak bulunuyor; bana gelince, onlara cansız gözüyle bakacak kadar Allaha şükür aklım başımda. Evet, akşam üstü tek başıma çayır çimenlik bayır yollarda yalpalarken, dağdan daha öksüz hissetmeyeceğim kendimi; şu kadar ki, ben öksüzlüğümü duyacağım. Ama sanırım, bu da geçecektir sonradan.”

Böylece ilerideki yaşamımla oynuyor ve inatla unutmaya savaşıyordum. Öte yandan, gözlerimi kırpıştırarak, işte öylesine mutlu bir renge boyanmış gökyüzüne bakıyordum. Hanidir onu böyle görmemiştim: Derken duygulandım ve gökyüzünü yine böyle görür gibi olduğum kimi günler anımsadım. Kulaklarımdan elimi çekip kollarımı açtım, sonra da onları birden otlar içine bıraktım.

Uzaktan birinin belli belirsiz hıçkırık sesi geldi kulağıma. Derken bir rüzgar çıktı; daha önce fark etmediğim kuru yapraklar, kalabalık kümeler oluşturarak hışırtıyla havada uçuşmaya başladı. Ağaçlardaki henüz ham yemişler, akıllarını oynatmış gibi pat küt yeri dövmeye koyuldular. Bir dağın arkasından çirkin bulutlar çıktı ortaya. Irmağın dalgaları çatırdadı ve rüzgarın önünde geriye çekildi.

Tez elden ayağa kalktım. Yüreğimde bir sızı vardı; çünkü artık görülüyordu ki, dertli durumumdan sıyrılabilmem olur şey değildi. Bulunduğum yerden ayrılmak ve eski yaşamıma kavuşmak üzere geri dönmeye davranıyordum ki, şu düşünce geçti kafamdan: "Ne tuhaf, hala zamanımızda kibar kişiler bu yöntemle ırmağın karşı yakasına geçiriliyor. Eski bir alışkanlık işte, başka nedeni yok." Başımı salladım, şaşırmıştım.

3

Şişko

a

Araziye Söylev

Karşı kıyıdaki ağaçlar içinden iri yarı dört çıplak adam çıktı; omuzlarında bir tahtırevan taşıyorlardı. Üzerine şarklı oturuşuyla devcileyin bir adam kurulmuştu. Çalılar arasından, henüz açılmamış bir yoldan götürülüyor, öyleyken dikenli dalları eliyle tutup aralamıyor, devinimsiz gövdesiyle bunları serinkanlı yarıp geçiyordu. Vücudunun katmer katmer yağları sağa sola öylesine bir titizlikle yayılmıştı ki, bütün tahtırevanı kapladıktan başka, sarımtırak bir halının uçları gibi yanlardan sarkıyor, ama yine de rahatsız etmiyordu kendisini. Dazlak kafası küçüktü ve sarı sarı parlıyordu. Düşünen ve düşündüklerini saklamak zahmetine girmeyen bir kimsenin saf ifadesi vardı yüzünde. Arada bir yumduğu gözlerini her açışında çenesi buruşup büzülüyordu.

"Arazi, düşünürken rahatsız ediyor beni," diye söylendi usulca. "Hırçın bir akıntıya karşı zincirden köprüler gibi, düşüncelerimi bocalatıyor. Güzel bir arazi; güzel olduğu için de seyredilmek istiyor."

"Gözlerimi kapayıp diyorum ki: Ey ırmak kıyısında yükselip suya taşlan yuvarlanan yeşil dağ, sen güzelsin!"

"Ama dağ bu kadarına razı olmuyor; istiyor ki, gözlerimi açıp bakayım ona."

"Ama kapalı gözlerle desem ki: Dağ, seni sevmiyorum, çünkü sen bana bulutları, akşam kızıllığını ve yükselen gökyüzünü anımsatıyorsun, bunlar da işte beni adeta ağlamaklı yapan şeylerdir; çünkü küçücük bir tahtırevanda taşındı mı, bunlara dünyada erişemez insan. Bana bunları göstermekle, seni düzenbaz dağ, erişebileceklerimi güzel güzel, derli toplu karşıma çıkararak içimi şenlendiren uzakların manzarasını perdeliyorsun. İşte bu yüzden de seni sevmiyorum, su kıyısında yükselen dağ; hayır, seni sevmiyorum."

"Ama gözlerim açık konuşmadım mı, bu konuşmamı da önceki gibi umursamıyor dağ, ille de gözlerim açık konuşmak gerek, yoksa memnun olmuyor."

"Oysa dağın bizlere hep dost kalmasına çalışmamız, bunu da salt onu, beyinlerimizin lapasına böyle kaprisli düşkünlük gösteren onu aman ayakta tutalım diye yapmamız gerekmez mi! Yoksa çatallı gölgelerini üzerime çökertecek, sağır, korkunç ve yalın duvarlarını önüme sürecek ve taşıyıcılarım da yol kenarlarındaki minik taşlara toslayıp tökezleyecektir." "Ama işte böyle kendini beğenmiş, böyle usandırıcı ve böyle kinci olan dağ değil yalnız, başka ne varsa öyledir. Dolayısıyla, gözlerimi belertip ah, ne ağrıyorlar aralıksız yinelemem gerekiyor:

"Evet, dağ, sen güzelsin ve batı yamacındaki ormanlar da beni sevindiriyor doğrusu. Hani senden de, çiçek, memnunum, pembe rengin ruhumu şenlendiriyor. Ve sen, ot, çayırlarda boy atmış bulunuyorsun artık, güçlüsün ve serinlik veriyorsun. Sana gelince, yabancı çalılık, öyle ansızın batırıyorsun ki dikenlerini, aklımız başımızdan gidiyor. Ama sen, ırmak, bir hoşuma gidiyorsun ki, uysal sularında kendimi sana taşıyacağım."

Bu övgüyü Şişko on kez yüksek sesle yineleyip, arada birkaç kez belini alçakgönüllü bükerek başını önüne eğdi ve gözlerini yumarak dedi ki:

"Ama şimdi ne olur dağ, çiçek, ot, çalılık ve ırmak; bana biraz yer açın da soluk alabileyim!"

Bunun üzerine çevredeki dağlar apar topar yerlerini bırakıp itiş kakış, havada asılı sislerin gerisine yollandı. Hani ağaçlıklı yollar yerlerinden kımıldamadı ve genişliklerinden pek bir şey yitirmedi; ama erkenden bir belirsizlik içine gömüldüler. Gökte, güneşe karşı, kenarları hafif aydınlık nemli bir bulut duruyordu; bulutun gölgesinde arazi daha da alçaldı ve tüm nesneler o güzelim siluetini yitirdi.

Taşıyıcıların ayak seslerini benim kıyıdan işitebiliyor, ama yüzlerinin karanlık dikdörtgeninde hiçbir şeyi kesinlikle seçemiyordum. Ancak şu kadarını görüyordum ki, başlarını yana eğmiş, bellerini bükmüşlerdi; çünkü sırtlarındaki yük bilindiği gibi değildi. Onlar hesabına tasalanıyordum, çünkü yorulmuşlardı. Bu yüzden, kıyıdaki otlar içine daldıklarını görünce, kendilerini merakla izlemeye koyuldum. Derken, henüz düzgün adımlarla, ıslak kumlara bata çıka yürümeye başladılar ve sonunda balçıklı sazlığa gömüldüler, arkadaki taşıyıcılar tahtırevanı yatay durumda tutabilmek için kamburlarını daha da çıkardılar. Ben, ellerimi kavuşturdum.

Bundan böyle, taşıyıcıların her adımda ayaklarını yukarı çekip almaları gerekiyor, dolayısıyla vücutları bu değişken öğle sonrasının serin havasında terden ışıl ışıl parlıyordu.

Elleri kalçalarında, sessiz sakin oturuyordu Şişko. Sazların uzun uçları öndeki taşıyıcılar geçerken geriliyor, sonra havaya fırlayarak Şişko'nun orasını burasını sıyırıp geçiyordu.

Suya yaklaştıkça, devinimleri de düzenini yitiriyordu taşıyıcıların. Bazen, artık dalgalar üzerinde bulunuyormuş gibi tahtırevanın yalpaladığı görülüyordu. Sazlıktaki küçük su birikintileri, belki derindir diye ya üzerlerinden atlanıp geçiliyor ya da kenarlarından dolaşılıyordu. Bir ara, yaban ördekleri çığlık çığlığa havalanıp dimdik yükselerek gökteki yağmur bulutunun içine daldılar. Ansızın, kısa süreli bir devinim içinde, Şişko'nun yüzünü gördüm; düpedüz tedirgin bir yüzdü. Ayağa kalkıp zikzak sıçrayışlarla suyla aramdaki kayalık yamaçtan aşağı seğirttim. Bunun tehlikeli bir iş olduğuna aldırmıyor, uşakları kendisini taşıyamaz duruma gelince Şişko'nun yardımına koşmayı tasarlıyordum. Hani öyle düşüncesizce seğirtiyordum ki, aşağıda ırmak başında kendimi tutamayıp etrafa sıçrayan sular arasında bir süre koşmamı sürdürdüm; sular ne zaman diz boyuma çıktı, o zaman durabildim ancak.

Karşıda taşıyıcılar, vücutlarını eğip bükerek tahtırevanı ırmaktan geçirmeye başlamışlardı; bir elleriyle kendilerini çalkantılı sular üzerinde tutarken, kıllı dört kollarıyla tahtırevanın havada durmasına uğraşıyor, bu arada alabildiğine şişmiş pazuları gözüküyordu. Sular taşıyıcıların çenelerine geliyordu ilkin, daha sonra ağızlarına kadar çıktı; taşıyıcıların başları geriye kaykılıp tahtırevanın kolları omuzlarına düştü. Sular burunlarının çevresinde dolanıyor, öyleyken uğraşıp didinmeyi elden bırakmıyorlardı; henüz ırmağın ortalarına da pek gelmemişlerdi.

Derken başlarına vuran alçacık bir dalga öndekileri dibe çökertti ve dört adam çırpınan elleriyle tahtırevanı da kendileriyle aşağı çekerek ırmakta sessiz sedasız boğulup gitti. Sular bir atılışta onlardan boşalan yerleri doldurdu.

Derken, büyük bulutun kenarlarından akşam güneşinin yatay ışığı sızıp ufuktaki dağlarla tepeleri aydınlatırken, bulutun altında kalan yerler ve ırmak, silik bir parıltı içinde uzanmış yatıyordu. Şişko, yavaş yavaş akıntı yönüne döndü ve artık gereği kalmayarak kaldırılıp suya atılmış tahtadan parlak bir tanrı heykeli gibi ırmakta sürüklenmeye başladı. Yağmur bulutunun yansısı da onu izliyordu. Uzun bulutlar önden çekiyor, küçük ve tıknazları ise arkadan itiyordu Şişko'yu; bu da küçümsenmeyecek bir kaynaşmaya yol açıyor, kaynaşma dizlerime ve kıyıdaki taşlara vuran sularla da kendini belli ediyordu.

Yol boyunca Şişko'ya arkadaşlık edebilmek için çarçabuk bayırı tırmandım, çünkü onu gerçekten seviyordum. Hem olur a, bu görünürde güvenli ülkenin içerdiği tehlikeler konusunda kendisinden bir şeyler öğrenebilirdim. Böylece, dar bir kum şeridi üzerinde yürümeye koyuldum. Kum şeridinin darlığına önce alışmak gerekiyordu. Ellerimi cebime sokmuş, yüzümü dik bir açıyla ırmağa döndürmüştüm; öyle ki, çenem nerdeyse omzuma yapışmıştı.

Kıyıdaki taşlara kırlangıçlar konmuştu.

Şişko dedi ki: "Kıyıdaki efendi, sakın beni kurtarmaya uğraşmayınız. Suyun ve rüzgarın bir öç alışıdır bu; artık işim bitiktir. Evet, bir öç alış bu; çünkü dostum Tapmanla şimdiye dek kaç kez kılıçların şakırtısı ve zillerin göz kamaştırıcılığında, boruların engin görkemi ve davulların hop hop parıltılarında bu nesnelerin üzerine saldırdık."

Derken küçük bir sinek, gergin kanatlarıyla, hızında bir yavaşlama olmaksızın Şişko'nun karnının bir tarafından girip öbür tarafından çıktı. Şişko anlatmasını sürdürdü:

b

Tapınan'la Başlanmış Konuşma

Bir zaman bir kilise vardı, her gün oraya giderdim; çünkü gönlümü kaptırdığım kız akşamlan bir yarım saat burada diz çöküp tapınır, ben de rahatlıkla onu seyrederdim.

Bir gün kız gelmedi; canım sıkılmış, tapınanlara bakıyordum ki, çelimsiz vücuduyla kendini boylu boyunca döşemenin üzerine atmış genç bir adam ilişti gözüme. Zaman zaman var gücüyle başını tutuyor, ahlayıp oflayarak taşlar üzerinde dinlenen ellerinin ayalarına indiriyordu.

Sadece birkaç yaşlı kadın vardı kilisede; başörtüleriyle sarıp sarmaladıkları başcağızlarmı sık sık yana eğerek döndürüyor ve Tapınan'a bakıyordu. Şahsına karşı gösterilen ilgi mutlu kılar gibiydi genç adamı; çünkü her sofuluk nöbetinden önce gözlerini çevresinde gezdiriyor, kendisine bakanların çok olup olmadığını anlamak istiyordu. Bense bunu yakışıksız bir davranış gördüm, kiliseden çıkar çıkmaz gidip adamla konuşmaya ve neden bu türlü tapındığını sorup öğrenmeye karar verdim. Hani o sıra her ne kadar yalnızca benim kızın görünmeyişine içerlemişsem de, kente geldim geleli her şeyde bir açıklık arıyor, buna hepsinden çok önem veriyordum.

Ama ancak bir saat sonra doğrulup kalktı adam, hayli zaman pantolonunu temizlemeye uğraştı; nerdeyse seslenmek; "Yeter, yeter artık, hepimiz gördük işte, pantolonun var!" demek üzereydim ki, binbir titizlikle istavroz çıkarıp, tayfaların o hantal adımlarıyla kutsal su kurnasına yürüdü.

Hemen seğirtip kurna ile kapının arasında durdum, bana bir açıklamada bulunmadan ona yol vermemeyi kafama koymuştum. Kesin konuşmalar için en iyi hazırlık olarak ağzımı büzdüm, vücudumu ileri uzattığım sağ ayağıma yaslayıp sol ayağımı parmak uçları üzerinde tuttum; çünkü çok denemiştim, bu bana direnç sağlıyordu.

Hani adam kutsal suyla yüzünü ıslatırken yan gözle bana bakıyor olabilirdi. Belki de benim daha önce kendisine baktığımı fark edip telaşlanmıştı; çünkü hiç beklenmedik bir anda fırlayıp çıktı kapıdan. Kendisini tutayım diye elimde olmayarak ileri atıldım, cam kapı çat diye arkasından kapandı. Hemen peşi sıra seğirttim, kapının önüne çıkınca baktım, kayıplara karışmıştı; çünkü o yakında birkaç dar sokak bulunuyordu ve trafik pek yoğundu.

Sonra birkaç gün ortalarda gözükmedi adam, ama benim kız yine eskisi gibi gelip yan cemaat yerlerinden birinde, bir köşede tapınmasını sürdürdü. Omuz kısımlarında saydam danteller görülen gömleğinin yarım ayı dantellerin altında kalıyordu siyah bir giysi giyiyor, dantellerin alt kenarlarından aşağı inen ipek kumaş güzelim bir yaka oluşturuyordu. Benim kız geldiğinden adamı çoktan unutmuştum ve sonraları yine düzenli kiliseye uğrayıp alışık olduğu gibi tapınmasını sürdürdüğünde de ilkin kendisine aldırmadım. Ama o hep, yüzü başka yana dönük, ansızın doludizgin geçiyordu yanımdan. Oysa tapınırken sık sık bana bakıyordu. Sanki kendisini ilk gördüğüm zaman konuşmadım diye bana içerlemişti; onunla konuşmayı denemekle bunu yapma görevini de gerçekten üstlenmişim gibi bir hali vardı. Ve bir vaazdan sonra benim kızın ardından kapıya doğru ilerlemeye çalışıyordum ki, yarı karanlıkta kendisine tosladım, gülümser gibiydi.

Onunla konuşmak diye bir görev kuşkusuz yoktu ortada, ama konuşmak isteğini de artık pek duymuyordum. Hatta bir gün koşa koşa kilise alanına vardığımda saat yediyi vuruyordu, benim kız çoktan kiliseden çıkıp gitmişti, yalnızca bu adam mihrap korkuluğu önünde tapınacağım diye kendini helak etmekteydi; öyleyken duraksadım.

Sonunda parmaklarımın uçlarına basarak kapıya vardım; burada oturan kör bir dilencinin eline birkaç kuruş tutuşturup kapının açık kanadı arkasına, dilencinin yanı başına sıkıştım. Burada, aşağı yukarı bir yarım saat Tapınan'a yapacağım sürprizin sevinci içinde yaşadım. Ne var ki, sevincim uzun sürmedi; çok geçmeden örümceklerin giysimin orasını burasına tırmandığını gördüm, keyfim kaçtı iyice. Üstelik kilisenin karanlığından sesli sesli soluyarak dışarı çıkanlar oldukça, her seferinde öne doğru eğilmek canımı sıkıyordu.

Derken o da göründü. Anladım ki, demin çalmaya başlayan büyük çanların sesi kendisine uğur getirmemişti. Ayaklarını basmadan önce, parmak uçlarıyla usulcacık yeri yokluyordu.

Doğrulup kalktım, attığım bir tek uzun adımda onu yakaladım. "İyi akşamlar!" dedim. Elim yakasında, onu itip kakarak basamaklardan aşağı indirip kilisenin önündeki aydınlık alana çıkardım.

Alana gelince bana döndürdü vücudunu. Ben hala arkadan yapışmış, onu bırakmıyordum; derken göğüs göğüse dikilmeye başlamıştık. "Şu arkamdan elinizi çeker misiniz?" dedi. "Benden ne diye kuşkulandığınızı bilmiyorum ama, ben suçsuzum." Sonra bir kez daha yineledi: "Benden ne diye kuşkulandığınızı tabii bildiğim yok."

"Ne kuşku, ne suçsuzluk sözünün yeri var burada. Rica ederim, bu konuda daha çok konuşmayın. İkimiz de birbirimize yabancı kişileriz; şunun şurasında tanışalı ne kadar oldu! Dolayısıyla, şimdi hemen suçsuzluğumuzdan söze başlarsak, sonra nerede alırız soluğu!" "Benden de alın o kadar! Şey, bizim suçsuzluğumuz, dediniz, bununla hani ben kendi suçsuzluğumu kanıtlarsam, siz de kendinizinkini kanıtlamak zorunda kalacağınızı mı söylemek istediniz? Bu muydu demek istediğiniz?"

"Bu ya da bir başka şey," diye yanıtladım ben. "Sormak istediğim bir şey var da onun için konuştum sizinle; aklınızdan çıkarmayın bunu."

"Eve gitsem çok iyi olacak," dedi ve hafif bir dönüş yaptı.

"Tahmin ederim. Yoksa ne diye sizinle konuşacaktım? Güzel gözlerinizin hatırı için sizinle konuştuğumu sanmazsınız herhalde."

"Acaba pek açık yürekli değil misiniz, ha?"

"Burada böyle şeylerin yeri yok diye bir kez daha mı söyleyeyim? Açık yürekliliğin ne işi var burada, açık yürekli olmayışın ne işi var? Ben soracağım, siz sorduklarımı yanıtlayacaksınız, sonra güle güle. Sonra evinize mi gideceksiniz, buyrun gidin, hem de dilediğiniz kadar çabuk."

"İleride yine buluşsak daha iyi değil mi? Şöyle uygun bir zamanda? Bir kafeteryada örneğin? Hem nişanlınız gideli henüz birkaç dakika oldu. Pekala yetişebilirsiniz kendisine, sizi ne çok bekledi bilseniz!"

O sırada yanımızdan geçen tramvayın gürültüsünden içeri, "Hayır!" diye haykırdım. "Elimden kurtulamazsınız artık. Hatta giderek sizden hoşlanmaya başladım. Siz benim için bir devlet kuşusunuz. Bravo doğrusu bana, sizi yakalayabildim. "

Bunun üzerine dedi ki: "Hay Allah! Hayat fışkıran bir kalbiniz, sanki mermerden oyulmuş bir kafanız var. Benim için devlet kuşu diyorsunuz, buna göre ne kadar mutlu olmalısınız! Hani benimkisi sallanıp duran bir mutsuzluktur, dokunulmaya görsün, dokunanın üzerine yıkılır hemen. Onun için iyi geceler."

"Güzel!" dedim ben ve onu gafil avlayıp sağ elini yakaladım.

"Gönül rızasıyla sorularımı yanıtladınız yanıtladınız, yoksa sizi buna zorlayacak, sağa mı olur, sola mı, nereye giderseniz peşinizden geleceğim. Hatta evinizin merdiveninden çıkacak, odanızda bir yer bulup oturacağım. Kuşkunuz olmasın, bir bakın yüzüme şöyle, dayanacağım sonuna kadar. Peki ama siz" İyiden iyiye kendisine sokuldum, benden bir baş daha uzun olduğundan boynuna doğru konuşmaya başladım. "Peki ama siz bundan hangi cesaretle beni alıkoyacaksınız?"

Bunun üzerine geriye çekildi, ellerimin birini bırakıp birini öpmeye başladı, gözyaşlarıyla ıslattı onları: "Sizden bir şey esirgenemez. Siz nasıl benim eve gitmekten memnunluk duyacağımı biliyorsanız, ben de sizden bir şey esirgenemeyeceğini biliyorum. Ancak, ne olur, şu karşıki yan sokağa girsek." Başımla hay hay dedim ve yürüdük. Bir araba aramıza girip ben geride kalınca, iki eliyle işaret ederek acele etmemi bildirdi.

Fenerlerin pek aralıklı olarak ve neredeyse evlerin ilk katları hizasında sıralandığı sokağın karanlığıyla yetinmeyip beni köhne bir evin alçacık sofasına, ahşap bir merdiven önünde asılı, içinden yere gaz damlayan bir lambanın altına götürdü.

Basıla basıla içe doğru kaykılmış bir basamağın üzerine bir mendil yayarak beni oturmaya buyur etti: "Oturduğunuz yerden sorularınızı daha iyi sorabilirsiniz; bana gelince, ben ayakta kalacağım, çünkü sorduklarınızı ayakta daha iyi yanıtlayabilirim. Ama bakın, eziyet etmek yok!"

İşi böylesine ciddiye aldığını görünce oturdum, ama yine de söylemeden duramadım: "Sanki bir komplo hazırlayıcılarıymışız gibi beni bu izbe yere çekip getirdiniz; oysa ben yalnız merak, siz de yalnız korku duygusuyla birbirimize bağlı bulunuyoruz. Hani kilisede neden öyle tapınıyorsunuz, sorup soracağım bu size. O nasıl davranıştır! Tam bir aptal gibi! Ne gülünç, görenler için ne tatsız, dindarlar için ne katlanılmaz bir manzara."

Vücudunu duvara yapıştırmıştı, yalnızca başı havada serbest hareket ediyordu: "Bu sizinkisi bir yanılma sadece, çünkü sofular davranışımı doğal, sofu olmayanlar ise sofuca buluyor."

"Ama benim size kızmam bunu çürütüyor."

"Kızgınlığınız diyelim ki gerçek bir kızgınlıktır sizin ne sofulardan, ne de ötekilerden olduğunuzu gösterir ancak."

"Haklısınız, davranışınız beni kızdırdı demekle biraz abartmaya kaçtım; yo, başta söylediğim gibi, biraz meraklandırdı, o kadar. Peki ya siz? Siz kendiniz nasıl birisiniz?" "Oh, onun bunun bana bakmasından, ara sıra mihraba bir gölge düşürmekten zevk duyan biriyim."

"Zevk mi?" diye sordum, yüzümü buruşturarak.

"Bilmek istiyorsanız, hayır. Söyleyeceğimi yanlış dile getirdiğim için darılmayın; zevk değil, gereksinim, üzerime çevrilmiş bakışların örsüne şöyle bir saatçik uzanmak gereksinimi. Ben uzanırken bütün"

"Neden bahsediyorsunuz siz, Allah aşkına!" diye bağırdım, bu birkaç söz ve basık tavan için fazla yüksek çıkmıştı sesim; ama sonra susmaktan veya ses tonumu alçaltmaktan korktum. "Sahi, neden bahsediyorsunuz? Vallahi, ta başından beri durumunuzu seziyormuşum da haberim yokmuş. Bu nöbet, karada bu deniz tutması bir çeşit cüzam hastalığına benzemiyor mu, ha? Sizde de öyle olmuyor mu? Ateş içinde kavruluyor ve nesnelerin gerçek adlarıyla yerinmiyorsunuz; bunlarla doymuyor, bir çırpıda rastgele adlar yağdırıyorsunuz üzerlerine. Aman çabuk, aman çabuk! Ne var ki, kendilerinden kaçar kaçmaz da adlarını yine unutuveriyorsunuz. Kırda ’Babil Kulesi' adını verdiğiniz kavak çünkü bir kavak olduğunu bilmek istemezdiniz yine isimsiz sallanıp durur ortada ve siz ona şimdi 'Sarhoş Nuh' dersiniz."

Sözümü keserek, "Söylediklerinizi anlamadığıma seviniyorum," dedi...

İçerlemiş, "Ama sevinmekle de anladığınızı gösteriyorsunuz," diye yanıtladım hemen.

"Dedim ya, sizden bir şey saklanamaz."

Ellerimi bir yukarıki basamağın üzerine koyarak arkama yaslandım, boksörlerin son kurtuluş çaresi olan, karşı tarafın saldırısına adeta imkan vermeyen bir konumda sordum: "Affedersiniz ama, size sunduğum bir açıklamayı gerisin geri bana fırlatıp atmanız açık yürekliliğe sığar mı?" Bunun üzerine cesaretlendi. Vücuduna bir birlik ve bütünlük sağlamak isteyerek ellerini kavuşturdu ve hafif bir karşı koyma havası içinde: "Açık yüreklilik üzerinde çekişmeyi daha başta kapı dışarı ettiniz. Ve doğrusu artık tapınma biçimimi size tastamam açıklamaktan başka bir şey umurumda değil. Şimdi, biliyor musunuz, neden öyle tapınıyorum?"

Beni şöyle bir süzdü. Hayır, bilmiyor ve bilmek de istemiyordum. Buraya gelmek de istememiştim zaten, dedim kendi kendime; gel gör ki, bu adam kendisini dinleyeyim diye bayağı zorladı beni. Dolayısıyla, başımı sallayıp hayır demem yetecek, her şey yoluna girecekti; ama işte o anda bunu yapamadım.

Karşımda dikilen o ise gülümsedi. Sonra da başını dizlerimin üzerine eğip uykulu bir yüzle anlatmaya koyuldu: "Eh artık, neden benimle konuşmanıza ses çıkarmadım, bunu size açıklayabilirim: Meraktan, umuttan. Bakışlarınız hanidir avutuyor beni. Diğer insanlar için masanın üstündeki bir içki kadehi bile heykel gibi sapasağlam dururken, benim çevremdeki nesnelerin yağan bir kar gibi yerde eriyip gidişlerindeki hikmeti sizden öğrenebileceğimi umuyorum."

Sustuğumu ve elimde olmadan bir seğirmenin yüzümü boydan boya dolaştığını görerek sordu: "Başka kimseler için böyle olduğuna inanmıyorsunuz, öyle mi? Gerçekten inanmıyor musunuz? Oh, dinleyin bakın! Küçük bir çocuktum, kısa bir öğle uykusundan gözlerimi açtığım zaman, henüz yaşamın kıyısında, annemin balkondan aşağı doğal bir sesle şöyle sorduğunu işittim: 'Ne yapıyorsunuz, şekerim? Aman ne sıcak, değil mi?' Bahçeden bir kadın sesi yanıtladı: 'Yeşillikler ortasında ikindi kahvesi içiyorum.' Bu sözler hani düşünülmeden, pek de açık seçik olmayan bir biçimde söylenmişti; kadın soruyu, annem de yanıtı beklemişti adeta."

Sanki tarafıma bir soru yöneltilmiş gibi, pantolonumun arka cebine attım elimi ve bir şey arıyormuşum gibi yaptım. Ama aradığım bir şey yoktu, yalnızca o andaki durumumu değiştirip konuşmayla ilgilendiğimi göstermek istemiştim. Öte yandan, bana anlattığı olayın düpedüz tuhaflığını ve buna bir türlü akıl erdiremediğimi söyledim. Üstelik doğruluğuna da inanmadığımı, benim sezinleyemediğim bir amaçla uydurulmuş olacağını ekledim sözlerime. Sonra da çiğ ışıktan kurtulmak için gözlerimi yumdum.

"Yok ama, çekinmeyin; hani siz de bu konuda benim gibi düşünüyorsunuz ve çıkar gözetmez bir kimse olduğunuzdan bunu söylemek için durdurdunuz beni. Böylelikle bir umudumu yitiriyor, bir diğerine kavuşuyorum.

Değil mi yani? Dimdik ve normal adımlarla yürümüyor, bastonumla kaldırım üzerine vurmuyor, gürültüyle yanımdan geçenlerin giysilerine sürünerek ilerlemiyorum diye neden utanacakmışım. Daha çok, doğru dürüst sınırlardan yoksun bir gölge gibi evler boyunca sektiğim, bazen vitrin camlarında kaybolarak gittiğim için inatla ve haklı olarak yakınmam gerekmez mi?

Şu geçirdiğim günlere bakın bir! Niçin her şey böylesine berbat yapılmış; öyle ki, ortada görünür bir neden bulunmaksızın yüksek evler çökü çöküveriyor bazen. Enkaz yığını üzerine tırmanıyor, karşıdan kim gelirse soruyorum: 'Nasıl olur a canım? Bizim kentte daha yeni bir bina hem bu kaçıncı bugün! düşünsenize bir!1 Bakıyorum, kimse bana yanıt veremiyor.

Çokluk insanlar sokakta devrilerek cansız serilip kalıyor yerde. Derken dükkan ve mağaza sahipleri, dükkan ve mağazalarının mallardan geçilmeyen kapılarını açarak çevik adımlarla seğirtiyor, ölüyü alıp oradaki bir evden içeri taşıyor, sonra dönüp geliyorlar; ağız ve gözlerinin çevresinde bir gülümseme, gevezeliğe başlıyorlar derken. 'Günaydın Gökyüzü de soluk bugün Eşarpların sürümüne diyecek yok öyle, savaş.' Söz konusu eve seğirtiyor ve parmağımı büküp elimi pek çok kez çekinerek kaldırıp indirdikten sonra kapıcının küçük penceresini tıklatıyorum: 'Günaydın,' diyorum, 'yanılmıyorsam, demin ölmüş birini getirdiler buraya. Acaba onu, bir zahmet, bana gösterebilir misiniz?' Adam, karar veremezmiş gibi başım sal

layınca ekliyorum: 'Bakın, karışmam sonra! Ben gizli polisim, hemen ölüyü göreceğim.1 Bunun üzerine kapıcı, kararsızlığından sıyrılıp, 'Defolun!’ diye bağırıyor: 'Fena dadandı şu serseriler, her Allanın günü buralarda sürtüp duruyorlar. Ölü falan yok bizde, bitişiktedir belki, oraya bakın!' Selam verip uzaklaşıyorum.

Ama derken büyük bir alandan geçmek zorunda kalınca, hepsini unutuyorum bunların. Böyle kocaman alanlar yaparlar da, ne diye içlerinden korkuluklu bir yol yapmazlar? Bugün yine güneybatı'dan esiyor rüzgar, Belediye Sarayı'ndaki kulenin sivri tepesi çemberler çiziyor. Tüm pencerelerin camları takırdıyor, sokak fenerleri bambu kamışları gibi eğilip bükülüyorlar. Sütun üzerindeki Hazreti Meryem'in pelerini kıvrım kıvrım; rüzgar pelerini çekip çekiştiriyor. Peki ama, kimseler görmüyor mu bunu? Kaldırım taşları üzerinde yürümeleri gereken kadın ve erkekler, boşlukta süzülüyor adeta. Rüzgar kesilmeye yüz tutunca, durup birbirleriyle birkaç laf ediyor, karşılıklı eğilerek birbirlerini selamlıyor, ama rüzgar yeniden esmeyegörsün, karşı duramayıp hep birden tabanları kaldırıyorlar. Uçmaması için sımsıkı sarılmaları gerekiyor şapkalarına; ama gene de gözlerinin içi gülüyor; havaya en küçük kusur buldukları yok. Korkan bir tek benim."

Bunun üzerine dedim ki: "Daha önce anlattığınız olay var ya, anneniz ve bahçedeki kadınla ilgili, doğrusunu isterseniz ben hiç tuhaf bulmuyorum. Böylesi çok olay işittiğim, yaşadığım, hatta kendim de bu olaylara karıştığım için değil yalnızca, pek doğal bir şey de onun için. Hani siz gerçekten sanıyor musunuz ki, yazın o dediğiniz balkonda dikilsem, ben de aynı soruyu soramaz ve bahçeden aynı yanıtı alamazdım? İşte öylesine sıradan bir olay."

Ben böyle deyince, yatışmış göründü. Şık giyinmiş olduğumu, boyunbağımın hoşuna gittiğini açıkladı. Ve itiraflar sonradan geri alındılar mı, hepsinden kesin bir niteliğe kavuşurmuş.

C

Tapınan'ın Hikayesi

Sonra yanıma oturdu, çünkü bir çekingenlik gelmişti üzerime. Ona yer açtım, başımı yana eğmiştim. Öyleyken, kendisinin de bir sıkılmıştık içinde oturduğu, benimle arasında az buçuk bir uzaklığı korumaya çalıştığı gözümden kaçmadı. Konuşmakta zahmet çekiyordu:

"Şu geçirdiğim günlere bakın bir!

Dün gece bir toplantıdayım. 'Eh artık, kışa yaklaştığımıza gerçekten seviniyorum,' deyip gaz ışığında bir bayanın önünde tam eğilmiştim ki, sağ üst bacağımın eklem yerinden burkulduğunu öfkeyle fark ettim. Diz kapağım da hafifçe oynamıştı yerinden.

Bu yüzden oturdum ve hala cümleler üzerinde denetim gücümü yitirmemeye çalışarak, 'Değil mi ki, kış çok daha az zahmet verir insana,' diye sürdürdüm konuşmamı: 'Devinimler kolaylaşır, konuşulacak sözler o kadar yormaz insanı. Öyle değil mi, Froylayncığım. Umarım, bana hak veriyorsunuzdur bu konuda.' Öte yandan, sağ bacağım pek canımı sıkıyordu. Bütün bütün çıkmış gibiydi ilkin; ovarak, itip çekerek zamanla biraz yerine oturtmaya çalıştım.

Derken durumuma acıyıp, kendi de oturan kızın alçak sesle şöyle söylediğini işittim: 'Hayır ama, hiç de beni etkilemiyorsunuz, neden mi'

'Durun canım!' diye yanıtladım, memnun ve mutlu. 'Benimle konuşmanız size beş dakikaya bile mal olmayacak. Sonra lütfen, Froylayncığım, konuşurken bir şeyler de yiyebilirsiniz.'

Bunun üzerine kolumu kaldırdım, tunçtan bir kanatlı oğlanın elinde tuttuğu meyvelikten sık taneli bir salkım üzüm aldım, salkımı biraz havaya kaldırıp kıza uzattım. Belki bir zarafet de vardı uzatışımda.

'Yo, hiç de etkilemiyorsunuz beni.' dedi kız yeniden. 'Bütün söyledikleriniz sıkıcı, anlaşılmaz şeyler ve gerçekle ilgisi yok. Yani bana kalırsa, bayım ne demeye bana hep Froylayncığım diyorsunuz bilmem bana kalırsa, siz yalnızca pek yorucu bulduğunuz için gerçekle ilgilenmiyorsunuz.'

Tanrım, işte bunun üzerine keyiflenmiştim. 'Evet, Froylayn, evet,' diye bağırdım adeta. 'Ne kadar da haklısınız! Elani, Froylayncığım, insan pek üstüne düşmeden böyle ansızın anlaşıldığını görünce ne seviniyor bilseniz!'

'Evet, gerçek sizin için pek yorucu, bayım; çünkü baksanıza şu halinize! Boylu boyunca pelür kağıdından oyulmuşa benziyorsunuz, sarı pelür kağıdından, işte öylesine bir siluetten farkınız yok; yürürseniz, hışırdadığınız duyulacaktır mutlaka. Eh, bu durumda davranışınızı, düşüncenizi ne diye merak etmeli; çünkü siz odadaki anlık esintilere göre eğilip bükülmek zorundasınız.'

'Aklım almıyor. Şuracıkta, odada dikilen birkaç kişi var. Kollarını sandalyelerin arkalıklarına koyuyor ya da piyanoya yaslanıyor veya bir bardağı duraksayarak kaldırıp ağızlarına götürüyorlar ya da çekinerek bitişik odaya geçiyor ve sağ omuzlarını karanlıkta bir dolaba çırpıp incittikten sonra açık pencere önünde derin derin soluyarak düşünüyorlar: İşte orada akşam yıldızı Venüs duruyor, ben ise bu topluluk içindeyim. Bu toplulukla aramda bir ilişki varsa, anlamıyorum nasıl ilişkidir bu: Ama bir ilişki de var mı, orasını bile bilmiyorum. Ve bakınız, Froylayncığım, içlerindeki belirsizliğe uyarak böyle kararsız, hatta gülünç davranan bu insanlar arasında kendisine ilişkin düpedüz açık sözler işitmeye layık bir tek ben varım sanki. Ve hoşa gitmesi için, alaylı söyleyin bu sözleri; öyle ki, baştan başa yanmış bir evden temel duvarlar nasıl arta kalırsa, sizin de söyleyeceklerinizden göze görünür bir şeyler geride kalsın. Bakışlar pek bir engele rastlamıyor şimdi; kocaman pencere boşluklarından gündüz bulutlar, gece yıldızlar görülüyor gökyüzünde. Ama henüz bulutlar çokluk gri taşlardan yontulmuş; yıldızlar ise doğallıktan yoksun tablolar oluşturmakta.Buna teşekkür için size bir sır verip desem ki, bir gün gelip yaşamak isteyen bütün insanlar benim gibi görünecek, ne buyururdunuz; sarı pelür kağıdından, öylesine siluetimsi oyulup çıkarılmış hani siz söylemiştiniz ya, öyle, yürüdüler mi hışırdadıkları duyulur. Başka türlü olmayacaklar şimdikinden, ama işte anlattığım gibi görünecekler. Hatta siz bile, Froylayncığım'

Birden baktım, kız artık yanımda oturmuyor. Söylediği son sözlerden sonra çekip gitmişti anlaşılan; çünkü şimdi benden uzakta, bir pencere önünde dikiliyordu; çevresini üç genç almıştı, beyaz ve dik yakalıklarıyla gülerek konuşuyorlardı.

Bunun üzerine neşeyle bir bardak şarap yuvarlayıp, piyano başında oturan adama doğru yürüdüm; adam büsbütün ayrı bir köşede, o anda başını eğip kaldırarak acıklı bir parça çalıyordu. Birden korkmasın diye kollayarak kulağına eğildim ve parçanın ezgisine uyup usulca dedim ki:

'Ah ne olur. Sayın Bay, bırakınız, biraz da ben çalayım, çünkü şu anda mutlu olmak üzereyim.'

Sözlerime kulak asmadığından, bir süre ne yapacağımı şaşırarak durdum; ardından çekingenliğimi yenerek salondaki konukları tek tek dolaştım ve aşağı yukarı hepsine şöyle söyledim: 'Bu gece piyano çalacağım. Tamam mı!'

Hepsi de piyano çalan biri olmadığımı biliyor gibiydi, ama konuşmalarının böyle tatlılıkla kesilmesinden ötürü nazikçe gülümsediler. Ne var ki, piyano çalana yüksek sesle bağırmam üzerine tüm dikkatleri bana yöneldi: 'Ah ne olur, bırakınız, biraz da ben çalayım, şu anda mutlu olmak üzereyim. Bana bir zafer kazandıracak bu!'

Adam piyano çalmasına son verdi, ama oturduğu kahverengi sıradan kalkmadı, üstelik beni anlamamışa benziyordu; iç geçirip uzun parmaklarıyla yüzünü kapadı.

Kendisine biraz acır gibi olup, ona sen yine çalmana bak falan demek istiyordum ki, evin hanımı, yanındaki bir toplulukla çıkageldi.

'Komik bir rastlantı bu!1 dediler ve akıl almayacak bir şeye kalkışmışım gibi sesli sesli güldüler.

Kız da gelmişti, küçümsemeyle bana bakarak dedi ki: 'Aman Hanımefendi, bırakın çalsın. Belki toplantının havasına bir şeyler katmak istiyordur; bu da doğrusu övülecek bir davranış. Lütfen, Hanımefendi!'

Buna hepsi de sevinmişti, sevinçlerinden bağırıp çağırmaya başladılar; çünkü anlaşılan onlar da benim gibi bu sözlerin alay için söylendiğini sanıyordu. Yalnızca piyano çalanın çıkmıyordu sesi; başını önüne eğmiş, sol elinin işaret parmağını kum üzerine bir şeyler çiziktirir gibi oturduğu sıranın üzerinde gezdiriyordu. Ben titremeye başlamıştım; titrediğimi belli etmemek için ellerimi pantolonumun ceplerine soktum. Artık eskisi gibi açık seçik de konuşamaz olmuştum, bütün yüzümde bir ağlama isteği geziniyordu. Dolayısıyla, sözlerimi o türlü seçmem gerekiyordu ki, ağlamak istiyormuşum gibi bir düşünce beni dinleyenlere gülünç görünsün.

'Sayın Hanımefendi,' dedim, 'şu anda piyano çalmam gerekiyor, nedenine gelince' Ama nedenini unuttuğumdan, dosdoğru gidip piyanonun başına oturdum. Derken durumumu kavradım yeniden. Piyano çalan ayağa kalkarak nazik bir hareketle sıranın üzerinden atladı, çünkü ben geçmesini engelliyordum. 'Bir zahmet, şu ışığı söndürür müsünüz? Hani yalnızca karanlıkta çalabilirim de.' Sonra doğruldum.

O anda iki bay, sırayı kavradıkları gibi, bir ıslık öttürüp beni de biraz sağa sola sallayarak piyanodan çok uzağa, yemek masasının başına taşıdılar.

Salondakilerin halinde yapılanı onaylar bir ifade vardı. Deminki kız, 'Gördünüz mü, Sayın Hanımefendi,' dedi, 'Ne de güzel çaldı. Ben biliyordum zaten. Oysa siz bir korktunuz ki.’

Anlamıştım; pek güzel bir reveransta bulunup teşekkür ettim. Derken benim için bardağa limonata koydular; kırmızı dudaklı bir kız, ben limonatayı içerken bardağımı tuttu. Evin hanımı gümüş bir tabak içinde bana kaymaklı kurabiye ikram etti ve üzerinde kar gibi beyaz giysiyle bir kız kurabiyeleri ağzıma verdi. Gür ve sarı saçlı tombul bir kız da, tepemde bir üzüm salkımı tutuyordu; bana taneleri tek tek koparmak kalıyor, bu arada kız kendini geriye kaçıran gözlerimin içine bakıyordu.

Bana böylesine iyi davrandıkları için yeniden piyanoya yanaşacak olur olmaz, el birliğiyle beni bundan alıkoymak istemelerine kuşkusuz şaştım. 'E, yeter artık bu kadar!1 dedi, benim şimdiye kadar ortada göremediğim evin beyi; sonra hemen dışarı çıkıp kocaman bir silindir şapka ve çiçek motifleriyle süslenmiş bakır kahverengisi bir pardösüyle döndü. 'Buyurun giysilerinizi!' dedi.

Hani benim pardösümle şapkam değildi, ama adamı bir kez daha gidip arama zahmetine sokmak istemedim. Evin beyi kendi eliyle pardösüyü giydirdi, pardösü ince vücuduma sımsıkı oturdu, tıpatıp uydu bana. Yüzünde iyilikseverlik okunan bir bayan da eğilip pardösünün düğmelerini teker teker ilikledi.

'Eh, haydi güle güle!' dedi evin hanımı, 'arayı uzatmayın, yine gelin; biliyorsunuz, her vakit başımızın üzerinde yeriniz var.' Orada bulunanlar, sanki pek gereği varmış gibi önümde eğildiler. Ben de eğilmek istedim, ama pardösüm pek dardı; şapkamı alıp, sanırım pek savruk sakar ayrıldım salondan.

Ama ufak adımlarla sokak kapısından çıkar çıkmaz, ayı ve yıldızlarıyla, büyük kubbeli göğü, Belediye Sarayı, Meryem Sütunu ve kiliseyle Ring Alanı birden üzerime çullandı.

Sakin sakin, gölgeden ayrılıp ay ışığına geçtim; pardösümün düğmelerini çözüp ısınmaya çalıştım, sonra ellerimi kaldırarak gecenin uğultusunu susturup düşünmeye koyuldum: 'Hani öyle gerçekmişsiniz gibi yapmanız da nesi! Yeşil kaldırım üzerinde böyle gülünç bir durumda dikilen benim gerçek olmadığıma beni inandırmak mı niyetiniz? Ama senin gerçek olduğun zamanlar çok gerilerde kaldı, ey gök! Ve sen ey Ring Alanı, hiçbir vakit gerçekten varolmadın.1

'Doğru, hala bir üstünlüğünüz var bana, ama ben ancak sizi rahat bıraktığım zaman.'

'Allaha şükür ki ay, ay değilsin sen artık. Ama ay adını verdikleri sana hala ay demem belki bir savsaklıktan başka şey değil. Sana 'Acayip renkli unutulmuş kağıt fener' diyecek olsam, ne diye öyle kibirli davranmazsın artık. 'Meryem Ana Sütunu' desem, ne diye kendini bayağı çekip geriye alırsın. Sonra sana 'Sarı ışık saçan ay' dedim mi, eskiden takındığın o gözdağı veren tavrını da göremiyorum artık.'

'Vallahi, bana öyle geliyor ki, sizi düşünmek yaramıyor size, cesaret ve sağlığınızdan bir şeyler yitiriyorsunuz.'

'Tanrım! Düşünen Adam, Sarhoş'tan ders alsa, ne verimli bir şey olurdu bu.'

'Niçin her taraf sessizleşti böyle? Galiba rüzgar kesildi. Ve çokluk küçük tekerlekler üzerinde alanda sanki ordan oraya yuvarlanan evceğizler, şimdi yere çakılmış gibi duruyor suskun suskun; başka vakit onları zeminden ayıran ince ve kara çizgi şimdi asla seçilmiyor.'

Derken koşmaya başladım. Bir engelle karşılaşmaksızın büyük alanın çevresini üç kez dolandım, bir sarhoşa rastlamayınca hızımı azaltmadan ve bir yorgunluk hissetmeden Kari Sokağı'na doğru seğirttim. Gölgem de, çokluk benden kısa, duvar boyunu izleyerek, sanki duvarla yol arasındaki bir çukurlukta benimle geldi.

İtfaiye binası önünden geçerken, Kleiner Ring'ten<[1]) doğru bir ses işittim. O yana sapınca, çeşmenin korkuluğu önünde bir sarhoşun dikildiğini gördüm; kollarını yatay durumda uzatmış tutuyor, ayağındaki tahta sandallarla yeri dövüyordu.

İlkin durup biraz soluklanmaya çalıştım, sonra ona doğru yürüyüp silindir şapkamı çıkardım ve tanıttım kendimi:

'İyi akşamlar, nazenin beyzadem! Yaşım yirmi üç, ama bir adım yok henüz. Size gelince: Şaşırtıcı, hatta ahenk dolu isimlerle donanmış olarak o büyük kent Paris'ten geliyorsunuz kuşkusuz. Baştan çıkmış Fransız sosyetesinin düpedüz yapay kokusu çevrenizi sarmış.'

'Giysilerinin cicili bicili kuyrukları merdivenlerin basamakları üzerine yayılır, kuyrukların uçları henüz bahçenin kumları üzerinde dinlenirken, kendileri çoktan yüksek ve dört bir yanı açık terasa varmış, incecik belleriyle alaylı alaylı dönüp arkalarına bakan o gözleri boyalı büyük hanımları gördünüz elbet. Öyle değil mi, dört bir yana dikilmiş uzun direklere daracık fraklar ve beyaz pantolonlarla uşaklar tırmanır, ayaklarını direklere dolar, belden yukarılarını çokluk arkaya ve yana eğerler; kalın iplerle gri ve kocaman bez perdeleri yerden kaldırıp yukarıya germeleri gerekmektedir, büyük hanım sisli bir sabah dilemiştir çünkü.'

Onun geğirmesi üzerine adeta ürkmüş, sürdürdüm konuşmamı: 'Sahi, doğru mu? O bizim Paris'ten mi geliyorsunuz, beyciğim? O fırtınalı Paris'ten, ah o romantik hayaller kasırgasından mı geliyorsunuz?'

Onun yeniden geğirmesi üzerine şaşırmış, 'Biliyorum,' dedim, 'büyük bir şeref veriyorsunuz bana.' Ardından pardösümün düğmelerini acele ilikleyerek, coşkulu ve çekingen, konuşmamı sürdürdüm:

'Biliyorum, beni bir cevaba layık görmüyorsunuz; ama size bugün bunları sormasaydım, artık hep ağlamaklı bir hayat yaşardım.'

'Rica ederim söyleyin, benim şık beyzadem. Anlatılanlar doğru mu? Sadece süslü püslü giysilerden oluşan insanlar var mı Paris'te? Sonra sokak kapısından başka kapıları bulunmayan evler var mı? Doğru mu pazarları kent üzerinde gökyüzünün açık mavi renge boyandığı? Hepsi yürek biçiminde tıkız ak bulutçuklarla süslendiği? Sonra içinde ağaçlardan başka şeye rastlanmayan ve ziyaretçilerle dolup taşan bir müzenin bulunduğu? Üzerlerine iliştirilmiş küçük levhalarda ağaçların en ünlü kahramanlar, caniler ve sevgililerin isimlerini taşıdığı doğru mu?'

'Sonra bir de şu haber! Şu anlaşılan düzmece haber! Öyle değil mi? Şu Paris sokakları ansızın dallanıp budaklanır; sessiz sakin değildir, öyle değil mi? Her şey her vakit yolunda gidecek diye bir şey yoktur; hem nasıl gitsin! Kimi bir kaza olur ve kaldırımlara adeta dokunmayan büyük kentli adımlarıyla ara sokaklardan insanlar gelerek bir araya üşüşür. Hani hepsi merak içindedir, ama düş kırıklığına uğramaktan da çekinirler. Çabuk çabuk solur, küçük başcağızlarım ileri uzatırlar. Ama birbirlerine çarptılar mı, yerlere kadar eğilir ve özür dilerler: 'Çok üzgünüm kazara oldu bu kalabalıkta öyle olduğunu kabul ediyorum. Adım adım Jerome Paroche; Rue de Cabotin'de baharatçı dükkanım var müsaade buyurursanız, sizi yarın öğle yemeğine davet etmek istiyorum karım da hani pek sevinecektir.' İşte böylece konuşup dururlar; oysa sokak uyuşukluk içindedir ve bacalardan tüten dumanlar evlerin arasına çöker. Böyledir herhalde. Ayrıca, olacak şey mi: Kibar bir semtin işlek bir bulvarında iki araba dursun; ağırbaşlı uşaklar kapıları açsın. Sekiz soylu kurt köpeği, tin tin adımlarla arabalardan insin, havlayıp sıçrayarak doludizgin yolu tutsun. Ve sonra densin ki, Paris'in kılık değiştirmiş züppe gençleridir bunlar.'

Gözlerini sımsıkı yummuştu. Ben susunca, iki elini ağzına sokup alt çenesini çekiştirmeye başladı. Giysisi baştan aşağı pislik içindeydi. Belki şarap içilen lokallerin birinden kapı dışarı edilmişti de, olup bitenin bilincinde değildi henüz.

Belki gündüz ve gece arasındaki o küçük ve alabildiğine durgun ara idi, bu; hani başımız, biz beklemezken ensemizden sarkar, hani her şey, biz farkına varmaksızın, biz izlemediğimiz için devingenliğini yitirir ve sonra kaybolup gider; biz ise, yumru karınlarımızla tek başımıza kalırız; sonra çevremize bakınır, artık bir şey görmez, havanın herhangi bir direncini de hissetmez, ama içten içe anılarımıza tutunuruz: Az çok yakınımızda evler olacaktı, evlerin çatıları ve Allaha şükür köşeli bacaları vardı; bacalardan evlerin içine yağan karanlık, tavan aralarından geçerek çeşitli odalara dökülürdü. Ve yarın, bütün inanılmazlığına karşın, her şeyin seçilebildiği bir gündüzün başlayacak oluşu ne mutluluktur!

Sarhoş birden kaşlarını kaldırdı; kaşlarıyla gözleri arasında parlak bir gölge belirdi. Sonra kesik kesik konuşarak açıklamaya koyuldu: 'Hani diyeceğim hani uykum var uykum olduğu için de gidip yatacağım hani diyeceğim, Wenzel Alanı'nda bir eniştem oturuyor işte oraya gidiyorum eniştemin yanında kalıyorum çünkü, çünkü yatağım orada gidiyorum, evet ancak adı ne eniştemin, nerede oturuyor, bildiğim yok unuttum sanırım ama ne çıkar, çünkü bir eniştem var mı, onu da bilmiyorum eh, gidiyorum artık ne dersiniz, onu bulabilecek miyim?'

Hiç duraksamadan, 'Elbette!' diye yanıtladım, 'ama siz yabancı diyarlardan geliyorsunuz,' diye ekledim, 'olur a uşaklarınız yanınızda değil. Müsaade buyurun, sizi ben götüreyim.'

Sesini çıkarmadı. Girmesi için kolumu uzattım."

d

Şişko ile Tapman Arasındaki Konuşmanın Devamı

Bense bir süredir kendimi yüreklendirmeye uğraşıyordum. Vücudumu ovuşturup kendi kendime dedim ki: "Eh, zamanı geldi artık konuşmanın. Daha şimdiden şaşırmış gibisin. Ne o, sıkıldın mı? Dur canım? Bu durumları bilmez değilsin. Acele etmeden düşün taşın! Çevren de bekler, merak etme. " "Geçen haftaki toplantı var ya, tıpkı oradaki gibi. Biri, elindeki bir kağıttan bir şeyler okuyor. Ricası üzerine, bir sahifeyi kendim kopya etmiştim. Onun kaleminden çıkmış sahifeler arasında kendi yazdıklarımı görünce irkiliyorum. Tutarsız şeyler. Masanın üç tarafından yazının üzerine eğiliyorlar. Ben ağlayarak yeminler ediyor, benim yazım değil diyorum."

"Ama niçin bugünküne benzeşindi. Sınırlı bir konuşmanın doğması yalnızca sana bakmıyor mu? Her şey sessiz sakin. Sık işte dişini biraz, azizim! 'Başım ağrıyor. Haydi hoşça kal!' diyebilirsin. Durma işte, durma! Göster kendini! O ne? Yine mi engeller, yine mi? Ne geliyor aklına? Kocaman gökyüzüne karşı yeryüzünün kalkanı gibi yükselen bir yaylayı anımsıyorum. Onu bir dağdan görüp içinden geçmek üzere yola koyulmuş ve şarkı söylemeye başlamıştım."

Dudaklarım kuru ve laf anlamaz durumda, "Başka türlü yaşanabilmeliydi, değil mi!"dedim.

"Hayır," diye yanıtladı o, sorar gibi ve gülümseyerek.

Kendisiyle aramdaki, şimdiye kadar sanki uykuda desteklediğim her şey çöküp yıkılırken, "Peki neden akşamları kilisede tapınıyorsunuz?" diye sordum.

"Hayır ama, bunun üzerinde konuşmasak olmaz mı? Tek başına yaşayan hiç kimse akşamleyin bir sorumluluk taşımaz. Kimi şeyler korku verir insana: Ya maddi varlık uçup giderse? Ya insanlar gerçekten alacakaranlıkta göründükleri gibiyseler? Dolayısıyla, bastonsuz yürünmez yolda, onun bunun bakışlarını üzerinde duyup maddi bir varlık kazanmak için kiliseye gitmek ve kilisede bağıra çağıra tapınmak acaba dahi iyi olmaz mı diye düşünülür." O böyle konuşup susunca, cebimden kırmızı mendilimi çıkarıp iki büklüm, ağlamaya başladım.

Bunun üzerine ayağa kalkarak beni öptü ve dedi ki: "Niçin ağlıyorsun? Bak, uzun boylusun, uzun boyu severim; adeta istediğin gibi davranan uzun ellerin var, ne diye kıvanç duymazsın bundan. Sana bir öğütte bulunayım: Her vakit koyu manşetler tak kollarına. Bak, sana iltifatlar ediyorum, öyleyken ağlıyor musun? Yaşamın bu güçlüğünü omuzlayacak kadar aklı başında birisin sanırım."

"Gerçekte işe yaramaz savaş araçları, kuleler, duvarlar, ipek perdeler yapıyoruz. Vakit bulabilsek hayli şaşar kalırdık bu işe. Ve boşlukta tutuyoruz kendimizi, düşmüyoruz. Yarasalardan daha da çirkiniz, öyleyken kanat çırpıyor, uçuyoruz... Ve güzel bir gün, 'Oh Tanrım, bugün ne güzel bir gün' demekten artık pek alıkoyamıyor kimse bizi, çünkü bir kez yeryüzüne yerleşmişiz; peki demiş, yaşayıp gidiyoruz."

"Yani karda ağaç gövdelerinden kalır yerimiz yok. Ağaç gövdeleri hemen toprak üzerinde duruyor gibidir; ufak bir yüklenişte yerinden sökülüp atılırmış sanılır. Ama hayır, nerde, çünkü sımsıkı bağlıdırlar toprağa. Bak işte, bu bile yalnızca görünürde böyledir."

Düşünüp durmam beni ağlamaktan alıkoyuyordu: "Vakit gece, kimse şu anda söyleyebileceğim sözlerden dolayı yarın beni kınayamaz, çünkü uykuda konuşulmuş olabilir hepsi."

Bunun üzerine dedim ki: "Evet, doğru. Evet ama, neden konuşuyorduk? Sanırım gökyüzündeki ışıklardan değil, çünkü bulunduğumuz yer bir sofanın ortası. Hayır, ama bunlardan da söz edebilirdik, madem ki konuşmamızda düpedüz özgürüz, madem ki ne bir amaca, ne de gerçeğe varmaktır niyetimiz, bunu yalnız latife için, eğlenelim diye yapıyoruz. Ama olsun, siz yine bahçedeki kadın öyküsünü bana bir kez daha anlatamaz mısınız? Ne hayran kalınacak, ne akıllı bir kadın bu! Davranışlarımıza kendisini örnek almalıyız. Doğrusu bayıldım bu kadına! Hem sonra sizinle karşılaşmam, sizi ele geçirmem de iyi bir rastlantı. Sizinle konuşmaktan büyük zevk duydum. Sizden, şimdiye kadar belki kendimi bile bile öğrenmekten alıkoyduğum kimi şeyler işittim."

Sevinmişe benziyordu. Bir insan vücuduna dokunmak benim için her vakit tatsız bir şey olmasına karşın, onu kucaklamadan duramadım.

Sonra sofadan açık havaya çıktık. Dostum dağınık birkaç bulutçuğu üfleyerek bir kenara itince, baştan aşağı yıldızlarla kaplı bir gökyüzü belirdi karşımızda. Dostum güçlükle yürüyordu.

4

Şişko'nun Yokuşu

Derken her şey birden hızla alınıp uzaklara savruldu. Irmağın suları bir uçurum kenarından aşağılara çekildi, ama direndi sular; uçurumun çatlak ve pütürlü kenarında bir süre sallanıp sonra top top ve duman duman aşağı yuvarlandılar.

Şişko fazla konuşamadı, ister istemez geriye döndü, gürül gürül ve hızla akan çağlayanda gözden kayboldu.

Pek çok keyifli anlar yaşayan ben, kıyıda duruyor ve olup bitenleri seyrediyordum. "Akciğerlerimiz ne halt etsin!" diye bağırdım. "Çabuk solusalar, kendiliklerinden, kendi içlerindeki zehirlerden boğulur, yavaş solusalar, solunamaz havadan, başkaldırı durumundaki nesnelerden boğulurlar. Tutturacakları tempoyu aramaya kalksalar, daha bu arayışta yıkılıp gidecekler."

Bu arada ırmağın kıyıları uçsuz bucaksız uzanıyordu, ama ben yine de elimin ayasıyla uzaktaki minik bir işaret levhasının demirine dokundum. Hani pek aklım ermedi bu işe; oysa boyum kısa, sanki her zamankinden kısaydı ve ansızın şöyle bir silkinen beyaz yabanmersini çalısının boyu boyumu aşmıştı. Gözümden kaçmamıştı bu, çünkü daha demin çalının yanından geçmiştim.

Ama yine de yanılmıştım; çünkü kollarım bir uzundu ki, geniş bölgeleri kaplayan yağmur bulutlarına benziyordu; ne var ki onlardan daha aceleciydiler. Ne diye sanki zavallı başımı ezmek istiyorlardı bilmem.

Başım da öyle küçüktü ki, bir karınca yumurtasını andırıyordu; ama biraz örselenmişti, artık o kadar yuvarlak sayılmazdı. Bu yuvarlağı rica mirınet döndürüp çeviriyordum; çünkü gözlerimdeki ifadenin farkına varılmayabilirdi; işte öylesine küçüktü gözlerim.

Ama bacaklarım, şaşılası bacaklarım ormanlık dağlar üzerinde dinleniyor ve köylük ovaları gölgelendiriyordu. Büyüyor, durmadan büyüyorlardı! Araziden yoksun boşluklara doğru uzanmaya başlamışlar, uzunlukları çoktan görme alanımın dışına taşmıştı. Ama hayır, o değil boyum kısa, şimdilik kısa, ve yuvarlanıyorum yuvarlanıyorum dağlarda bir çığım! Ah ne olur, gelip geçenler, lütfen söyleyin, boyum ne kadar benim; şu kollarımı, bacaklarımı bir ölçün!

"Bu da nesi!" dedi, benimle toplantıdan çıkıp Laurenziberg'e giden yolların birinde sessiz sakin yanımda yürüyen Tanışım. "Eh artık biraz durun da ne olduğunu anlayayım. Bakın, görülecek bir işim var. O kadar da zor ki bu soğuk denebilecek esinti, sonra bu aydınlık gece, hele vakit vakit şu akasyaların yerini bile değiştirir görünen somurtkan rüzgar."

Bahçıvan kulübesinin gölgesi ay ışığında biraz kavisli yolun üzerine gerilmiş duruyordu, biraz da karla bezenmişti. Kapının yanındaki sırayı fark edince elimi kaldırıp gösterdim; çünkü cesaretim yoktu ve ondan sitemler bekliyordum; bu yüzden, sol elimi göğsümün üzerine koydum.

Tanışım bir bezginlikle gidip güzel giysilerine aldırmadan sıraya oturdu ve dirseklerini kalçalarına yasladı, alnını dışa doğru büktüğü parmak uçlarına dayayarak şaşırttı beni:

"Evet, işte şimdi söyleyeceklerim: Biliyor musunuz, düzenli bir yaşamım var, bir yerinde kusur bulamazsınız; zorunlu ve değerli ne varsa bu yaşam içinde yer alıyor. Girip çıktığım topluluğun alışık olduğu felaket, çevremle birlikte memnunlukla izlediğimiz gibi, beni de esirgemedi, sonra o genel mutluluk da gecikmeden gösterdi yüzünü ve ufak topluluklarda bu mutluluktan söz açabildim. Evet, şimdiye kadar hiç sevmemiştim gerçekten. Buna ara sıra yerinir, ama sıkışınca sevdiğimi ileri sürerdim. Ne var ki, şimdi söylemek zorundayım: Evet aşığım ve galiba aşkın coşkusu içindeyim. Kızların sahip olmayı dilediği ateşli bir aşığım. Ama bende daha önceki bu eksikliğin, ilişkilerime apayrı ve eğlenceli, her şeyden önce eğlenceli bir yön vereceğini düşünmem gerekmez miydi?"

"Durun canım, durun!" dedim ben, ilgisiz ve yalnızca kendimi düşünerek. "İşittiğime göre, sevgiliniz güzelmiş, değil mi?" "Evet, güzel. Ne zaman yanında otursam, hep şunu düşünmüşümdür: Bu ataklık hani pek gözükara biriyimdir bakarsın bir deniz yolculuğuna çıkarım galonlarla şarap içerim. Ama o gülünce, beklendiği gibi dişlerini göstermez; bütün seçilebilecek şey, karanlık, dar ve çarpık bir ağız boşluğudur. Bu boşluk da, gülerken başını ne denli geriye atarsa atsın, kurnaz ve pek kocamış görünür."

"Orası öyle!" diye yanıtladım, iç geçirerek. "Belki ben de fark etmişimdir bunu, çünkü göze çarpar bir şey olmalı. Ama yalnız bu değil ki! Zaten kızlardaki güzelliğin kendisi göze çarpıcıdır! Çok vakit türlü pliler, dantel ve süslerle güzel bir bedene güzelce oturmuş giysiler gördüm mü, uzun süre öyle kalmayacaklarını, yer yer bir daha kaybolmayacak kırışıklıklarla örtüleceklerini, süsler içerisine bir daha temizlenemeyecek parmak kalınlığında tozların dolacağını, kimsenin bu zengin giysiyi her gün sabah giyip akşam çıkaracak kadar kendini üzüntüye ve gülünç duruma sokmak istemeyeceğini düşünürüm. Öyleyken kızlar görürüm, güzel olmaya güzeldirler; zarif kasları, kemikçikleri, pürüzsüz tenleri, ipek gibi gür saçları vardır; gel gelelim her Allahın günü bu bir tek doğal karnaval giysisiyle boy gösterir, hep aynı yüzü aynı avuçlar içerisine yatırır ve aynada yansıtırlar. Ancak kimi akşamlar bir eğlenceden eve döndüler mi, aynada yüzleri pörsümüş, şişmiş, herkeslerce yeterince görülmüş ve artık taşınacak yanı kalmamış gelir kendilerine."

"Ama ben yol boyunca ikide bir size sormuştum, kızı güzel buluyor musunuz, demiştim; oysa siz hep başka yana döndürdünüz yüzünüzü, bana yanıt vermediniz. Söyleyin, fena bir şey mi tasarlıyorsunuz kafanızda? Ne diye beni avutmaya kalkmıyorsunuz? "

Ayaklarımı gölgenin içine daldırdım ve nazikçe, "Avutulmak sizin için gerekli değil, çünkü siz seviliyorsunuz," dedim. Serin havada üşütmemek için, mavi üzüm motifleriyle süslü mendilimi ağzıma tuttum.

Derken bana dönüp, tombul yüzünü oturduğu sıranın alçak arkalığına yasladı: "Biliyor musunuz, genellikle henüz vaktim var; bu yeni başlayan sevgiyi rezilce bir davranışla ya da sadakatsizliğe saparak veya kalkıp uzak bir ülkeye giderek hala bir sona erdirebilirim; çünkü doğrusu, bu heyecanı yüklensem mi, pek bilmiyorum. Hani bir kesinlik yok ortada, kimse bu işin alacağı yönü ve süresini tastamam söyleyemez. Kafayı tütsülemek istesem de kalkıp bir meyhaneye gitsem, bilirim ki bu gece kafayı tütsülemiş olacağım; ama şimdiki durumumda! Bir haftaya kadar dostumuz bir aileyle bir gezinti yapmak istiyoruz; bu, insanın kalbinde iki hafta boyu fırtınalar estirmez mi? Akşamın öpücükleri başıboş düşlere kucak açmak için uykumu getiriyor. Ama aldırmıyor, kalkıp bir gece gezintisine koyuluyorum; gezinti boyunca üzerimde hep bir heyecan, suratım sanki rüzgarın darbelerini yemiş gibi soğuk ve sıcak, elimi cebimdeki pembe bir eşarba dokundurmadan duramıyorum; alabildiğine büyük tasalar kımıldıyor içimde, ama peşlerine takılamıyorum; hatta başka zaman kendisiyle hiç bu kadar uzun boylu konuşamayacağım size bile katlanıyorum."

Pek üşüyordum, gökyüzü de biraz ağarmaya yüz tutmuştu. "Bu durumda ne bir alçaklık para eder, ne sadakatsizlik, ne de kalkıp başka ülkelere gitmek. Kendinizi ister istemez katledeceksiniz," dedim gülümseyerek.

Yolun karşı yakasında iki koruluk vardı; daha arkada, aşağıda ise kent bulunuyordu ve hala az buçuk aydınlıktı.

"Öyle olsun!" diye bağırıp ufak ve sert yumruğunu sıraya vurdu ve geriye çekmeyerek öylece bıraktı. "Ama siz yaşıyor, siz kendinizi öldürmüyorsunuz. Kimse sizi sevmiyor. Elinizden bir iş geldiği yok. Bir an ötesine bile söz geçirecek durumda değilsiniz. Öyleyken kalkmış, benimle konuşuyorsunuz, alçak herif sizi! Sevgi uzak sizden, korkudan başka şey size heyecan vermez. Şu benim göğsüme bakın bir!"

Ardından hemen ceketini, yeleğini ve gömleğini çıkardı. Göğsü Allah için geniş ve güzeldi.

Ben anlatmaya koyuldum: "Evet, böylesi başkaldırılar ara sıra çullanır üzerimize. Bu yaz bir köyde bulunurken ben de yaşadım bunu. Köy, ırmak kenarındaydı. Daha dün gibi anımsıyorum. Çok vakit sahildeki bir sırada çarpık çurpuk otururdum. Yakında bir de sahil oteli vardı ve çokluk otelden keman sesi gelirdi. Güçlü kuvvetli gençler bahçedeki masalara üşüşür, bira içer, av partilerinden ve daha başka serüvenlerden konuşurlardı. Ayrıca, karşı sahilde bulutlu dağlar görülürdü."

Derken ağzımı çarpıtıp ayağa kalktım, sıranın gerisindeki çimenliğe yürüdüm; birkaç küçük karlı dal koparıp, Tanışımın kulağına fısıldadım: "İtiraf edeyim, nişanlıyım."

Tanışım ayağa kalktığıma şaşırmıştı. "Nişanlı mısınız?" Doğrusu pek eğreti oturuyor, yalnızca sıranın arkalığı vücuduna destek oluyordu. Sonra şapkasını çıkardı; hoş kokulu, güzelce taranmış yuvarlak başını bu kış mevsiminde moda keskin bir kıvrımla boynundan ayıran saçlarını gördüm.

Ona böyle zekice bir yanıt vermiş olmama seviniyordum. "Evet," dedim kendi kendime, "topluluk içinde nasıl da çevik boynunu ve özgür kollarını oynatıyor. Bir kadını alıp tatlı tatlı konuşarak bir salon içinden geçirebilir, evin önünde yağmur yağıyormuş ya da orada utangaç biri dikiliyormuş ya da daha başka berbat bir şey oluyormuş, kılı kıpırdamaz hiç! Hayır, bayanların önünde biri ötekisi kadar güzel reveranslarda bulunabilir bu adam. Ama şimdi oracıkta sessizce oturuyor."

Tanışım patiskadan bir mendili alnında gezdirip, "Lütfen," dedi, "elinizi biraz alnıma koyar mısınız. Rica ediyorum." Ben hemen söylediğini yapmayınca, ellerini kavuşturdu.

Sanki derdimiz tasamız her şeyi karartmıştı; yukarıda tepede küçücük bir odada oturur gibi oturuyorduk; daha önce sabahı müjdeleyen aydınlığı ve rüzgarı fark etmiştik oysa. Hemen yan yanaydık, ama birbirimizden hiç de hoşlanmıyorduk, ne var ki birbirimizden fazla da uzaklaşamazdık, çünkü kesin ve sağlam duvarlar vardı çevremizde. Ama gülünç ve insan onuruna yakışmayacak gibi davranabilirdik, çünkü üstümüzdeki dallardan ve karşımızdaki ağaçlardan utanmamız gerekmiyordu.

Derken Tanışım, uzun boylu düşünmeksizin, cebinden bir bıçak çıkardı, dalgın dalgın açtı bıçağı, sanki oyun oynar gibi sol kolunun yukarısına saplayıp öylece bıraktı. Kolundan hemen kanlar akmaya başlamış, değirmi yanakları sararmıştı. Bıçağı çekip aldım, paltosunu ve frakını keserek kolunu açtım, gömleğin kolunu da boydan boya yırttım. Sonra, belki bana yardımcı olabilecek birini bulurum umuduyla yoldan biraz aşağı seğirtip döndüm. Ağaçlardaki bütün dallar nerdeyse apaçık seçiliyor ve hiçbiri kımıldamıyordu. Derken derin yarayı şöyle biraz emdim. O anda bahçıvan kulübesi geldi aklıma. Evin solundaki dik çimenliğin oluşturduğu merdiveni koşarak çıkıp, pencere ve kapıları acele gözden geçirdim. Evde kimsenin oturmadığını hemen anlamıştım, ama yine de hırsımdan ayaklarımla deli gibi yeri döverek zili çaldım. Sonra ince bir yol halinde kanayan yaranın başına döndüm. Tanışımın mendilini karda ıslatıp elden geldiğince sardım kolunu.

"Ne yaptın a canım, ne yaptın!" diye söylendim. "Benim yüzümden kendini yaraladın. Hani durumun o kadar iyi ki, dostlarla sanlı çevren; şık giyinmiş bir alay insanın uzakta, yakında, masa başlarında ve dağ yollarında görüldüğü bir gündüz vakti kalkıp gezmeye gidebilirsin. Düşün bir, baharda arabaya atlayıp fidanlıklara uzanacağız; ama hayır, biz değil, ne yazık ki değil, ama sen Annacığına gideceksin, sevinerek, doludizgin. Öyle vallahi; sonra güneş de en güzel biçimde herkeslere gösterecek sizi. Oh, müzik de olacak, uzaktan atların sesleri duyulacak, derde tasaya yer kalmayacak, bağırıp çağırmalar işitilecek, ağaçlıklı yollarda laternalar çalacak." "Aman Tanrım!" dedi Tanışım. Ayağa kalkarak bana yaslandı; yürümeye başladık: "Yardım edecek kimseler yok. Bu hoşuma gitmedi işte. Affedersiniz. Vakit pek geç mi? Yarın sabah belki biraz çalışmam gerekecek. Aman Tanrım!"

Yukarıda, duvardan az beride yanan bir fener, ağaç gövdelerinin gölgesini yolun ve karın üzerine yansıtıyor, bir sürü dalın gölgesi eğilip bükülmüş, adeta kırılmış bir görüntüyle yamacın üzerinde dinleniyordu.


 

[1] Prag'da bir caddenin ismi. (Ç.N.)

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült