Hikaye

 

 

Ege'nin Mesajı

İlias Venesiz


Adadaki o büyük dağın bulunduğu yer, kurak ve ağaçsızdır; sadece çalı yetişir, iri iri kayaların adeta ekili olduğu o yerde, çoğu kez kopan taşlar, büyük uğultuyla denize doğru yuvarlanırlar. Sessizlik o uğultuyu alır, sindirir ve herşey durgunluğa dönüşür. Yalnız belirgin ve yeni, gecenin gelmesidir.

Orada, ağaçsız kısımda bir kulübede bir kadın ve bir çocuk yaşar. Kadın gündüzleri, denize yakın olan aşağıdaki tarlalarda çalışır. Çocuk kör doğmuştu, çok küçükken yanına alıp, öyle giderdi işine. Onu bir ağacın dibine dayar, oynaması için de ne bulursa kordu önüne: Küçük taşlar, supya balığı kemikleri, sahilden topladığı nalın parçaları... O, toprağı kazar, zaman zaman da işini bırakarak, ne yapıyor diye bir koşu bakardı. Çocuk bütün insanların ayak sesleri içerisinden, annesininkini tanır, gelişini duyar ve sevine çığlıkları atardı! Görme olanağı olanların bilmediği bir şeyi de öğrenmişti: Yığınlarla sesi ayırt edebilmeyi! Uzun saatler ağacın altında bekleme zorunluluğundan çoğu kez, taşlarla oynamaktan yorulduğunda ağca dayanır, hareketsiz kalırdı, üzerindedir cırcır böceği öter, bir kuş aceleyle geçer, aşağıdan da denizin kırılan dalgaları duyulurdu. Büyüdükçe içinde yavaş yavaş gelişen türlü şüpheleri, skin dünyasını dolduran sesleri izah edemiyordu.

Bir gün annesine, toprağın büyüklüğünü, üzerinde yaşayan insanların ne kadar olduğunu Sormuştu.

Yeryüzünü ve kalabalığı ne biçim anlatacağını bilemiyordu.

«Buradan hareket edeceğiz oğlum» diyordu. «Gece gündüz, geceler ve gündüzler yürüyeceğiz. Durmamacasına hep yürüyeceğiz... Yeryüzü o kadar büyüktür!»

Çocuk soruyordu:

«Ya insanlar?»

Elinden tutup denize yakın büyük ovadaki sallanan başaklara götürdü. İçine attı onu ve küçük parmaklarını

tek tek başaklarda gezdirdi.

«Bu başakların sonu yok!» diyordu ona. «Toprak gibi... her başak bir İnsan! insanlar o kadar çoktur.»

Sonra annesi işine giderdi gene. O zaman çocuk, yalnızlığı içinde ve dumanlı beyninde, anlamakta olduğu sayısız seslerden, sayısız şekilleri kavramaya çalışırdı.

Yaz geceleri kulübelerinin dışında, bir süre oturma alışkanlığı edinmişlerdi ana oğul. Üstlerinde yıldızlar titreşir, sessizlikte böceklerin gıcırtıları duyulurdu. Çocuk, gecenin ve yıldızların ne olduklarını sorardı. O da bilmiyordu ve elinde bir ölçü de yoktu. Çevrenin, herşeyin kara olduğunu sadece yüksekte, sonsuz derinlikte binlerce gözün aşağıya, dinlenmekte olan yeryüzüne baktığını söylerdi ona.

Çocuk bir şey anlayamıyordu. Renkler, yıldızlar ve büyük deniz, anlayışı dışındaydılar.

«Anne» diyordu, «görebilseydim onları...»

Annesinin gözleri dolar, kendini elevermemek için konuşmaz, gözyaşları pınarlarında kururdu.

Küçüklüğünden tapınmayı öğrenmişti ona. Her akşam haçını yapar, denizde boğulmuş babası ve insanlar için dua eder, Allahtan ışığını vermesi dileğinde bulunurdu.

Bir gün sormuştu annesine:

«Bütün insanlar için mi anne?»

«Hepsi için oğlum» cevabını vermişti. «Çünkü hepsi bizim gibi işkence ve azap çekiyor.»

«Hepsi, hepsi mi anne?» diye karşılık veriyordu. O zaman da annesi:

«Hayır, hepsi değil oğlum» diyordu. Gerçeği sonuna dek saklayamazdı ondan. «İşkence edenleri de var...»

O zamandan beri duasını değiştirmişti: Annesi, babası, olmayan ışığı, işkence' çeken insanlar için...

Eğenin yüksek görünüşlü büyük dağının ıssız kesiminde kurulmuş kulübede günler, böyle geçiyordu.

Ada için lanetli bir yıl gelmişti. Mevsiminde bir damla yağmur düşmemişti; köylerde yağmur duaları yapılmış, fakat kara bulut gökyüzünü örtmemişti. Bahar geldiğinde tarlalarda ekinler, otlaklarda otlar bitmemişti. O günden beri insanlara ve canlılara büyük felaket çökmüş, hayvanlar toplu halde, ölür olmuştu. Geceleri oralarda

ta ilerlere kadar, yabani aç hayvanların ulumaları yankılanıyordu. Canı yanmış küçük çocuklar misali sonu gelmeyen ıstırap, bütün ovayı dolduruyor, sönmek üzere uçsuz bucaksız denize yuvarlanıyordu. Feryatlara dayanamayan bir çoban bir gece, derin bir kuyuda intihar etmişti. Sürülerini Trakya ovalarına sandallarla göndermeye başlamışlardı. Fa*at bir süre sonra onda biri geri geliyordu; zira orada daha fazlasına yer yoktu; bekçiler Trakya sahillerini tutmuşlar, sandalların boşaltılmasını engelliyorlardı.

O zaman sıkıntıya düşen pek çok köylü, toprağı bırakarak şehre inmeye başladı: İş bulup, yiyebilmek için adanın büyük kentine... Yol yaya olarak dört gün sürüyordu. Ekmek bulmaya giden aile kervanlarıyla dolmuştu ortalık. Geceleri açık yerlerde konaklıyor, ateşler yakıyorlardı. Bahtlarına, geride kalan yurtlarına ağlıyorlardı.

«Ne olacağız?» diyen kadınlar, talihlerine küsüyorlardı.

Ve en yaşlıları, bu tür bir başka gazap hatırlamadıklarını söylüyorlardı.

Anneyle kör oğlu, bu kervanlardan biriyle yola çıktı.

Büyük şehre vardıklarında, bir hana yerleştiler. Bir kısmı yollarda, fabrikalarda ve limanda iş bulmuşlardı. Bir kısmı ise, iş bulmakta geç kalmıştı, ilk günlerde anne ve kör çocuğu, etrafın yardımıyla geçindiler, ta ki yolda taş kırma işini bulanadek.

Güç işti. Kentin dışındaki taş kırdıkları yola vaktinde varabilmek için, gün ağarırken yola çıkıyorlardı. Büyük taşlar, sağlı sollu yolun iki yanına sıralanmıştı. Başlangıçta çekiç iyi vurmuyordu. Parmaklara da geldiği oluyordu. Güneş vücudu yakar, baş uğultular içerisindedir; parmaktan akan az kan, çabuk kurur. Böyle santim santim, damla damla akan ter, kırılan taştan uzun bir çizgi gibi aralanır, uzaklaşır... İnsanlar, gezginler paytonla geçer, gider. Temiz yürekli, merhametli insanlar da geçer. Taş kırmakta olan kadınları görünce: «Ne kadar günah!..» diyerek paytonlarında şöyle bir toparlanıp, sessizce geçerler. Yolun uzun çizgisinde herşey geçip, gidiyordu; kalan, taşla yoğrulan zayıf kalplerdi.

Handa çeşit çeşit insan vardı: Ermeniler, Museviler, Hıristiyanlar, kadınlar, çocuklar... Kör çocuk, annesi akşam dönünceye kadar, avlunun ortasında beklemek zorundaydı. Çünkü yol uzundu, peşisıra gidemezdi.

Bir gün handa kalmak üzere, bir kumpanya gelmişti. Kafesin birinde bir kartal, bir diğerinde terbiye edilmiş yılanlar ve belden aşağısı maymun gibi kıllı bir de kadın vardı yanlarında. İyice yerleştiler oraya. Şehirde bugün burada, yarın şurada gösterilerde bulunuyorlardı. İşleri iyiydi.

Akşamları, handa kalanların hemen hepsi, yatma saatine kadar avluda toplanırlar, sıkıntılarım anlatırlardı. Yılanların sahipleri, gezip dünyayı gördüklerinden uzak yerlere, büyük denizlere ait hikayeler anlatırlardı.

Onlardan biri, çocuğun annesine bir gün:

«Çocuğu yanıma vermez misin?» dedi. «Böyle bulunmadığın bir gün, kaybolacak! Yılanlarla oynamasını öğreteceğim ona. Yemeğini yedirip, ilgilenirim de... akşamları getiririm, ister misin?»

Kabul etmedi. Fakat bir akşam iş dönüşü, çocuğu avluda bulamadı. Kapıya çıkmış, kaybolmuştu!

Gece ararken onu. çılgın gibi koşuşuyordu yollarda.

Sabahleyin bulup getirdiler... bir kapıda uyuyakalmıştı.

O zaman çocuğu yılanlarla beraber olan adamlara gündüzleri vermeyi, kabul etti.

Yılanları boynuna, kollarına sarmaya, parmağıyla ağızlarına vurup, dillerini çıkarttırmayı öğrettiler ona.

Başlangıçta annesine, tenine sürünen bu şeyin soğuk olduğunu söylüyordu. Korkuyordu. Fakat yavaş yavaş bu konuşmayı da kesti. Anne6i onu severken, günün birinde gene kaybolmasındansa, bunun iyi olduğunu söyledi. O da öyle diyordu, böylesi daha iyiydi...

Hergün çevresinde, yılanları seyretmeye gelen insanların gürültüsünü dinliyordu: Yüksek sesler, ince ve zayıf sesler... görmeye gelen çocukların sesi. Kör konuşmuyor, ağlamıyordu, öğrenmişti artık, rahatlıkla hareket ediyordu: Boynuna dolanmış yılanın ağzına küçük parmağıyla vuruyor, dilini çıkartıyordu! O zaman çocuklar dehşet çığlığı basıyor, kör çocuk da parmağıyla yaptığı gösteriyi durduruyordu. Yeni bir gurup gelip, yılanın dilini tekrar çıkartıncaya kadar!..

Tekrar tekrar, aralıksız olarak yaptığı bu parmak hareketleri tik halini almış, hayatına girmişti. Ve bir gece annesinin kollarına, yılanların sarılmaları gibi dayanmış, uyuyordu. Annesi, çıplak koluna aralıklı aralıklı vuran parmaklarını hissetti...

Anladı ve uyuyan çocuğun başı üstünde, uzun uzun ağladı.

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült