Hikaye

 

 

Duahan

H. P. Maxim


SANIRIM, bir güz çiftliğimizde domuz kestik. Bu her halde çok önemli bir olay sayıldığından, üzerinde uzun uzun tartışmalar yapılmıştı. Kesim işlemi kan görmeyeyim diye olacak bana gösterilmemişti.

Benim hatırladığım, yoksul komşuların etten paylarını almaya gelişleridir. Hali vakti yerinde ailelerin yoksullara et dağıtması bir gelenekti, galiba. Birkaç gün süreyle gelip gidenler oldu. Annem onlara domuzun ayaklarını, başını, ciğerlerini parça parça verip durdu.

O pazar sabahı babamla ben sundurmada oturmuş gülünç şeyler konuşurken kılıksız bir adamın yakınımıza geldiğini gördük. Adam sundurmanın tam önünde durup babama döndü ve «Ruhunu Tanrı’ya emanet edip etmediğini..» sordu.

Babam adamın sözlerine pek dikkat etmemişti. Onun bir parça domuz eti isteyenlerden olduğunu sanarak:

«Bilmem, karıma sorayım,» diye karşılık verdi.

Adamcağız ummadığı bu cevap karşısında şapşal şapşal bakakaldı. Babam kalkıp içeriye girdi, anneme seslendi:

«Jane! Domuzdan işe yarar bir şey kaldı mı? Birisi geldi, bir parça verelim.»

Annem o sırada küçük kardeşimi eleyip belemekle meşguldü; uzaktan seslendi. Dağıtılacak parçaların bittiğini üzüntüyle söylüyordu. Babam geri gelip annemin sözlerini tekrarladı.

Yoksul giyinişli adam büsbütün şaşırmıştı. Derdini anlatamamanın verdiği sıkıntıyla babamın yüzüne aval aval bakmaya başladı. Babam da hiç konuşmadan onu seyrediyordu. Bir süre durulduktan sonra adam aynı soruyu tekrarladı:

«Ruhunuzu Tanrı’ya emanet ettiniz mi?»

Babam, yine iyi anlamamış gibi aşağıya indi. Bir kulağını eğerek sordu:

«Ne diyorsun, anlayamıyorum!»

Adam, babamın bu pişkinliği karşısında bir süre daha kararsızlık içinde bocalayıp durdu. Sonunda yeni bir çabayla tekrar konuştu.

«Bu güzel pazar sabahında ruhunuzu Tanrı’ya emanet ettiniz mi?»

Babam bu kez soruyu anlamış göründü. Adamı dikkatle süzdü.

«Sen benim ruhumu Tanrı’ya emanet edip etmediğimi mi öğrenmek istiyorsun?»

«Evet, hem de böyle güzel bir pazar sabahında..»

Babam bana dönüp muzipliğini gizlemeye çalışan bir ciddiyetle:

«Percy,» dedi. «Bu efendi, böyle güzel bir pazar sabahında ruhumuzu Tanrı’ya emanet edip etmediğimizi öğrenmek istiyor. Sen emanet ettin mi?»

Ben «ruh» kelimesinin anlamını bilmemekle birlikte, o sabah kalktığımdan beri kimseye bir şey vermediğim için «hayır» anlamında başımı salladım. Babam adama dönüp: «Oğlum kendisininkini emanet etmemiş!» dedi.

Sonra yeniden bana döndü:

«Acaba annen emanet etti mi, Percy?»

«Hayır baba, sanmıyorum.»

Bunun üzerine babam adama döndü, üzülmüş gibi bir tavır takınarak:

«Ne yazık hiç birimiz emanet etmemişiz!» dedi.

Adamcağız şaşkınlıklar içindeydi. Aslında zavallı, kendi halinde, cahil ve yoksul biriydi. Babam gibi bir bitirimle laf yarışına çıkacak gücü de yoktu. Yanımıza gelip babamla birlikte dua' etmek istediğini söyledi. Babam derhal kabul ederek onu buyur etti ve oturması için yer gösterdi.

Karşılıklı bir şeyler konuştular. Sonra adam dua etmek üzere yere diz çöktü. Babam:

«Dur bakalım,» dedi. «Başlamadan önce beni biraz aydınlat! Din konusunda bilgin nedir? Şimdiye kadar kaç kez dua ettin?»

Adam bozuldu. Kekeleyerek ömrünün çoğunu dua ile geçirdiğini söyledi. Bu yüzden böyle yoksul ve düşkün kalmıştı.

«Peki, bu kadar duanın bir faydası olmadı mı? Dileklerin yerine gelmiyor mu? Mucizeler olmuyor mu?»

Adamcağız yutkundu, ağzının içinde birtakım anlaşılmaz sözler geveledi..

«Eğer duaların tutuyorsa, dileklerin yerine geliyorsa o zaman seninle ilgilenirim.»

Adam, Tanrı’nın büyüklüğünden, pazar ibadetinin sevabından filan dem vurmaya başladı. İşin varacağı sonucu merak ediyordum.

Babam, adamı tepeden tırnağa süzerek, neden Tanrı’nın kendisine yeni bir elbise vermesi için dua etmediğini sordu. Doğrusu, yerinde bir soruydu. Bence de bu adama en gerekli şey, bir takım yeni elbiseydi. Ama Tanrı’dan elbise istemek aklına gelmemişti her halde.

Bunun üzerine babam celallendi. Vaiz verir gibi konuşmaya başladı:

«Beni dinle efendi! Eğer hayatta bir şey elde edemiyorsan, mutlaka yanlış dua ediyorsundur. Bildiğime göre, bir duanın sözleri ne kadar doğru söylenirse, o dua o kadar tutarmış. Sadece dua etmiş olmak için dua edilmez. Eğer şimdi diz çöküp etkili bir dua edebilirsen sana elimden gelen her şeyi yaparım. İş de bulurum, para da veririm. Teklifim şu: Misafir odamızda bir laterna var. Bu laterna on parça müziği art arda durmadan çalar. Ben laternayı başlatacağım, sen de dua edeceksin. Eğer müzikler bitmeden onu duanla durdurmayı başarırsan senin çok iyi bir duahan olduğunu kabul edeceğim. Ne dersin?»

Adamcağız ezilip büzüldü. Bir şeyler söylemek istedi ama, ağzından doğru dürüst bir şey çıkmadı. Bir süre acıklı bir sessizlik oldu. Sonra babam ayağa kalkıp onu işaretle çağırdı.

Misafir odasına gittik. Babam, laternanın kolunu sonuna kadar çevirerek iyice kurdu. Müzik başladığı anda kılıksız adama dönüp:

«Hadi bakalım,» dedi. «işte sana iyi bir fırsat! Şimdi diz üstü çök ve dua kudretiyle müziği sustur.»

Adamcağız, başka çaresi kalmadığından mı, yoksa dua etmeye çok hevesli olduğundan mı nedir, derhal yere diz çöktü ve kirli ellerini çenesinin altına kavuşturup okumaya başladı. Ağlamaklı sesiyle habire okuyordu. Babam adamın arkasına dolanıp bana alaylı bir göz kırptıktan sonra sonucu beklemeye başladık.

Laternada her parça bittikten sonra kısa bir duraklama oluyor, arkasından yeni bir müzik başlıyordu. Duahan, gözlerini devirerek, sesini yükselterek dua üstüne dua okuyordu. Öyle acıklı bir hali vardı ki bayağı yüreğime dokunmuştu. Hani elimde olsa gidip laternayı durdururdum.

Sıkıntı içinde dokuzuncu müzik parçasının sonuna kadar geldik. Babam da, ben de heyecan içindeydik. Onuncu parça başladığı anda babam:

«Sonuncu parça!» diye seslendi.

İşte tam bu gergin anda ummadığımız bir şey oldu; odaya annem girdi. Doğrusu onu hiç beklemiyorduk. Annemin ağzı bir karış açılmıştı. Bir yoksul duahan yere diz çökmüş, gümbür gümbür dua ediyor, laterna en keyifli müziğini çalıyor, kocası ile oğlu da bir köşeye çekilmiş gülümseyerek olanı biteni seyrediyorlardı.

«Ne oluyor Hiram?»

Babam, annemin edasını taklit ederek;

«Dua ediyor!» dedi.

«Peki, bu adam kim?»

«Bilmiyorum.»

«Niçin dua ediyor?»

«Laternayı durdurmak için.»

Annem, şaşkınlığını aşan bir kızgınlıkla babamın yanına gitti. Laternayı hemen durdurmasını söyledi. Babam, duayı kesmenin doğru olmayacağını işaretle anlattı. Annemin dehşetli bakışları altında laterna çalmaya, adam okumaya devam etti. Annem ne yapacağına bir türlü karar veremiyordu. Tam bu sırada laterna sustu. Onuncu parça da bitmişti.

Babam birdenbire ayağa fırladı ve duahanın omzuna vurdu:

«İşte böyle ahbap! Laternanın onuncu parçası da bitti!»

Adam durmadı. Kendinden geçmiş gibi boyuna okuyordu. Babam gürültüyle laternayı kapadı ve temsilin bittiğini bildirdi.

Duahan isteksizce ayağa kalktı. Babam onu kolundan tuttu.

«Bana bak duahan efendi! Sana verdiğim fırsatı iyi kullanamadın. Şimdi git daha iyi dualar bul. Şu parayı da al, kendine güzel bir ziyafet çek! »

Adamı dışarı götürdü. Merdivenlerden indirdikten sonra iyi günler diledi. Duahan hiç itiraz etmeden bahçe yolundan uzaklaştı.

Annem yanımıza geldi.

«Kuzum Hiram, nedir bu senin yaptığın?»

«Duaların etkisi üzerine deney yapıyordum. Bu adam kendisini derin bir din bilgini sanıyordu. Ben de dua gücüyle laternayı durdurmasını istedim, ama beceremedi.»

«Peki, kimdi bu adam?:.

«Tanımıyorum. Yoldan geçerken bize de uğradı.»

«Adı neymiş?»

«Bilmiyorum. Ama, tahminime göre, her halde «Zibidi Efendi»dir.

O günden sonra ne zaman bu olaydan söz açılsa, adamın adı «Zibidi Efendi» diye geçerdi.


 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült