Hikaye

 

 

Donumdaki Para

Muzaffer İzgü


Bizim evde aradığın hiçbir şeyi yerinde bulamazsın, çünkü hiçbir şey yerinde değildir. Örneğin, hiç buzdolabının içinde fanila olur mu? Şayet bu ev bizim ise bal gibi olur. O gün banyodan çıkmışım, zaten fazla fanilamız falan yoktur ya, ara ara benim fanilayı bulamadılar. Bir şey değil, yeni almışım, onca para vermişim, banyodan sonra giyeceğim. Nerede bulunsa beğenirsiniz, buzdolabının içinde, hem de dolabın peynir bölümünde. Kimbilir, belki de çocuklar onu peynir gibi görüp oraya atmışlardır. Kaskatı fanilayı sırtıma geçirirken epeyce söylendim ama, kime söyleniyorsun ki...

Oğlan deney mi ne yapacakmış, gitmiş kireç almış, iki kilo... Gel de anlat, «Ulan oğlum hiç deney için iki kilo kireç alınır mı?» diye. Almış işte, ne yapacaksınız. Kullanmış, nah ceviz kadarını, gerisini hiç alıp atar mı, tutmuş bir sepetin içine koymuş, nereye asmış dersiniz. banyoya... Hem de banyo küvetinin ayakucuna. Küvet müvet dediysem hak getire, adam evin kirasını pahalı tutabilmek için banyoya leğenimsi uzun bir şey koymuş, adına da küvet demiş, bu küvet yüzünden kira yüz lira hop fırlıyor. Hergele utanmasa, nerdeyse bu uzun leğeni bize gömme banyo diye yutturacaktı da, çok şükür ben çok önceleri bir yerde gömme banyo görmüştüm de yutmadım. Neyse, o gün banyo yaparken, bir baktım, ayaklarımın dibinde bir çatırtı bir patırtı, ulan hem de yanma ki nasıl yanma... Gözlerim sabunlu olmasa açacağım, can havliyle gözlerimin sabununu temizledim, bir baktım ayağımın dibinde bir sepet, çatırtılar, patırtılar bu sepetin içinden geliyor. Sepeti almamla atmam bir oldu, benim de dışarı kaçmam...

«Yahu hanım, nedir bu sepetin içinde? »

«Ayol oğlan kireç almıştı, arttı, ben de gerekli olur diye sepetin içine koydum, banyoya astım, ne bileyim ayağına düşeceğini?»

Zaten ne kadar fazla şey varsa, bizim banyonun içindedir. Hanım, pekmezci görmüş sokakta, eşeğin iki yanında iki teneke pekmez, hava çok soğuk, pekmez satan çok küçük, kendi anlatışına göre, çocuk... Sen tut, çocuğa kolaylık olsun diye iki teneke pekmezi de al... Yer yok, götürmüş banyoya koymuş.

«Banyoda içer ısınırsınız» diyor... Şimdi ben banyo yaparken, tutacağım pekmez tenekesine ağzımı dayayacağım, pekmez içeceğim... Olacak şey değil ama başka şeyler oluyor. Kızım sıcak pekmez severmiş, ben ne bileyim. Koymuş bir küçük alimünyum güğümün içine, oturtmuş sobanın üstüne... Sonra, unutmuş, içmemiş. Gece eve geç geldim, tuvalete gideceğim, hava o denli soğuk, bizim tuvalet de o denli antika bir yerde ki, yaz mevsiminde çoğu zaman hiç çıkmayız tuvaletten. Bürücek yaylası gibi, üfler durur... Elimde küçük güğüm gittim tuvalete, işim bitti, döktüm suyu, çaldım orama burama... Bir sıvanma, bir yapışkanlık... «Ulan bu da ne?» Koştum içeri... Bağırma çağıma, kanın kalktı... Elimi öyle görünce, tarzan gibi bağırdı: «Aaaaaa»... Eğildim, bir daha bağırdı: «Aaaaaa»

«Yahu aaa diyeceğine çaresine bak!»

«Doktor doktor, bu ya mide kanaması, ya da hemoroit»

«Ulan pekmez pekmez.»

İnsanı deli etmek için birebir, bir de demesin mi:

«Niye pekmezi orana burana çaldın?» diye.

«Çok buldum da» dedim.

Geçen gün uyuyoruz, kan koca aramızda bir şey var ama ne? Şöyle yan dönüyorum, top gibi bir şey gelip böğrüme oturuveriyor. Bazen bizimki beline kuşak sarar yatar, kuşağı da öyle bir yerde top eder ki, getirir ya böğrüme dayar, ya da kasığıma, yine öyle bir şey sandım.

«Yok, dedi, belime kuşak muşak sarmadım.»

«Pekiyi, öyleyse bu ne?»

Elimi attım, amanın yumuşak desem değil, sert desem değil! Şöyle bir daha yokladım, lif lif elime geliyor. Acayip bir hayvan mayvan olmasın... Yorganı açtım, elektriği açtım, ne olsa beğenirsiniz, bir karnabahar.

«Ulan bu karnabaharı kim koydu yatağın içine?»

Gece yarısı, şimdi uyandır çocukları, artık araştır, kim koymuş karnabaharı yatağın içine diye.

Ayakkabımın içi her zaman manav dükkanı gibidir. Kış gelince içinde portakal bulunur, yaz gelince hıyar domates... Hıyar, portakal neyse ne, ama domates, bastığınla cırt... Bağır işin yoksa, «Hangi enayi attı bu domatesi benim ayakkabımın içine? diye.

Kavanozun üstünde tuz mu yazılı, inanma sakın, içinde mutlaka soda vardır. Biber mi yazıyor, kahvedir. Kahve kavanozuna da biber konmuştur. O gün çakırkeyf geldim eve, canım kahve istedi... Hepsi yatmış uyuyorlar. Kendi kendime bir kahve yapayım, dedim. Sular kesik, bidondan, su yerine gaz... Elektrikler kesik, kahve yerine acı biber... Ve ben okkalı bir yudum alınca havaya zıpladım... Şimdi gece yarısı kalk da sor, kim su bidonuna gaz koydu, kim kahve kavanozuna biber koydu, diye...

Geçenlerde ben eve gelirken, bir baktım bizim apartmanın kapısının önünde Kolumbo kılıklı üç kişi...

— Sizi bekliyorduk, dediler.

— Ooo buyrun, dedim.

— Evde arama yapacağız da. Yasak kitap, bildiri şu bu falan...

— Buyrun buyrun, dedim.

Kapıyı çaldım, hanım açtı:

— Bak, dedim, konuklar var.

Kanın, bu gelenleri uzaktan akrabam sandı. Adamlar içeriye girdiler. Başladılar, orayı burayı karıştırmağa... Kanın:

— Yoksa hacizciler mi? dedi.

İki kez evimize haciz memurları gelmiştir de...

— Yo, dedim, bunlar polis, yasak masak bir şeyler arıyorlar.

Adamlar önce odun koyduğumuz yerden başladılar işe. Ben de başlarındayım. İçlerinden kibar olam:

— Kusura bakmayın, dedi, her yeri aramak zorundayız da...

— Yoo yoo arayın, dedim.

Adam, odunları yan tarafa yığarken bağırıverişim:

— Oh çok şükür!..

Polis, elinde benim kunduranın tekini tutuyordu. Biz ki bu kundura tekini, günlerce aramıştık. Karım boyuna:

— Sen sokakta bırakmış gelmişsindir, diyordu. Ben de ona kızıyordum:

— Yahu, hiç insan ayakkabısının tekini sokakta bırakır da, tek ayakkabıyla eve gelir mı? diye...

Odunların altından tabii ne yasak kitap çıktı, ne bildiri, ne de broşür. Fakat, öyle sevdiğim bir terliğim vardı ki, paranın para zamanında ben bu bir çift terliği seksen liraya almıştım. İstiyorum ki polisler, bu terliğin tekini de bulsunlar... Ama, o denli kanştırdılar, ben de o denli yardım ettim, yine de güzelim terliğin tekini bulamadık...

İçeri geçtiler. Kanma bir bohçayı gösterdiler:

— Bu ne bohçası? diye sordular.

— Çamaşır bohçası, dedi.

— Açalım mı?

— Açın!..

Adamlar, her şeyi tutup havada silkeliyorlar. Benim bir paçalı donum vardı, havalar çok soğuk olunca giyiyordum. Adam o donu havada sallamasıyla, yere kağıt paraların düşmesi bir oldu. Ben bir yandan, kanın bir yandan sevinçle bağırdık... Az buz para değil, bin iki yüz lira. Kanma veriştim sakla, diye. Oda tutmuş bu parayı benim paçalı donun içine koymuş, amma sonra unutmuştu... Donu havada silkeleyen polisin kabak kafasını nerdeyse şapur şupur öpeceğim... Paranın beş yüzünü karım attı cebine yedi yüz lirasını ben. Kanın koştu, bir bohça daha getirdi polislerin önüne koydu... Adam savurtup duruyor.

— Aaaaa çakmağım, gazlı çakmağım...

Amatör bir grup oyunumu oynamışlardı. Üç beş kuruş para kazanmışlardı. Eh bana da biraz bir şeyler vermek gerek, tutmuşlar çocuklar sağolsunlar, bir gazlı çakmak almışlardı. Karım da onu hatıra olsun diye saklamıştı, ama kimbilir nereye? Çok şükür çakmağı da bulmuştuk...

Benim ehliyet nereden çıktı biliyor musunuz, mutfağın davlumbazının karamış yerinden... Kimbilir, ne zaman, niye oraya koymuşum, sonra da unutmuşum. Ehliyeti bulan polisin yanağına iki öpücük kondurdum.

— Yaşşa be kardeşim, dedim. Ne zamandır bu ehliyeti arıyordum...

Kanının lise diploması, benim de okul diplomam ortalarda yok, tastamam iki yıldır. Yani bir iş için diploma gerekli olsa, hapı yuttuk. Hani polisler de ayağımıza dek gelmişken, şöyle bir zahmet edip onları da bulsalar... Amma adamlar deminden beri bir hayli yoruldular. Bizim evde de öyle yemek şunu bunu bulunmaz ki... Taze somun almıştım gelirken, banyoda da iki teneke pekmez var. Pekmezden döktüm kocaman bir sahanın içine, böldüm taze somunu kocaman kocaman.

— Allah aşkına buyurun, dedim.

Çömeştik... Hem yiyoruz, hem de ondan bundan konuşuyoruz. Polisin birisi maaşının yetmediğini, baldızını evlendirirse, az da olsa sıkıntıdan kurtulacağını söyledi. Kibar dediğim polis, her lokma pekmezde, fizikçiye kızdı durdu. Oğlunun tüm dersleri iyiymiş, yalnız fizikçi haini tutmuş oğlana iki vermiş. Öbür polis, pekmezin ülserine dokunup dokunmayacağını sordu.

— Dokunmaz, bende de var, dedim.

Yarım saat sonra kaynanam, oturdu ne dualar etti polislere, ne dualar... Takma dişinin alt çenesini, dikiş makinesinin mobilyasının içinde buldular. Kadıncağız, tastamam üç haftadır, ek damakla işi idare etmeğe çalışıyordu.

— Allah sizden, sizi buraya gönderenden razı olsun, diyordu.

Tutup, bulan polise mükafat olsun diye yirmi lira verecekti de, zorla ben engel oldum. Az sonra karım, çığlık çığlığa içerden koştu geldi.

— Ayol, o kabak kafalı polis pek yaman, dedi. Diplomalarımızı buldu.

— N erdeymiş?

— Hınzır kız n’olacak, hiç bakmadan tutmuş ekmek dolabının içine kağıt diye sermiş..

Diplomaları elime aldım, ekmek ekmek kokuyordu. Hele polisin biri bizim büyük dolabın içinden dört kangal sucukla çıkınca, sevincimden havalara uctum. Sucuğun kilosu altmış lira, biz bu sucukları yedik sanıyorduk. Meğer yememişiz, dolaba asmışız, iyice kurusun diye.

Hele hele hele... Kibar polis, elinde hasır bilezikle salona gelince, siz bizim evdeki düğün bayramı görün, şu anda bu hasır bileziğin fiyatı altı bin lira... En son, küçük kızım takmış, arkadaşlarıyla gezinmeğe gitmiş, bundan gerisi hasır bilezik ortada yok. Kızım da hatırlamıyor, eve geldiğinde kolunda mıydı, değil miydi? Karıcığım, kaç gün bunun yasını tutmuştu, çünkü ona düğün armağanı olarak vermiştim bu hasır bileziği... Kız olacak, sen gezmeden gelince tut, bu bileziği çamaşır makinesinin yanına koy. O da, oradan kaysın, gitsin makinenin altındaki kordonlardan birine takılsın kalsın... E vallahi, evin altını üstüne getirsek dünyada bulamazdık, Allah razı olsun polisten... Hem de nasıl razı olsun, oğlanın aşk mektuplarını da çıkarmadılar mı ortaya?.. Bak sen hınzıra, demek o sürtük kızlı:, ne ateşli mektuplar yazarlarmış da birbirlerinden haberimiz yokmuş. Banyonun penceresi var, ışıklığa doğru. Oraya bir çivi çak, mektupları da naylon torbanın içine koy, oradan sarkıt aşağı, kimin aklına gelir, ama polisin aklına gelir. Oğlumuzun böyle sürtük bir kızla mektuplaş r.ası ha... Daha dün ben o kızı iki erkekle arabanın birinde gördüm, hem de ne biçim durumda... Karını:

— Allah razı olsun polislerden, önceden haberdar olduk, yoksa ateş bacayı sarınca haberimiz olacaktı...

Midesinde ülser olan polis, elinde bir tomar kağıtla gelirken, kanın:

— Aman yoksa broşür falan mı? Diye fısıldadı.

— Yok canım, dedim...

Amaaaan... Bir baktım tasarruf bonoları, hem de bir deste... Hem de faiz kuponları üzerinde, hem de iki tane yüzlük kuponun zamanı gelmiş... Gitsem bankaya, trink hem ana parası, hem faizleri...

— Ay memur bey sonrası ayıp acaba bunları nereden buldunuz?

— Tarhana torbasının içinden...

Aaaa...

Baktım, tasarruf bonoları gerçekten tarhana tarhana kokuyordu. Kanın:

— Ay tarhana torbası mı? diye bağırdı.

— Hı, dedim.

— Ayol iki aydır ben bu tarhana torbasını arıyorum. Memur bey, tarhana torbası nerede?

— Kullanmadığınız gaz sobasının içinde...

Ben bonoların sevinciyle, kanın tarhana torbasını bulmanın sevinciyle kullanmadığımız gaz sobasının yanına koştuk. Dazlak polis elinde bir mikrofon tutuyordu.

— Aaa, dedim, göz göre göre ses alma aygıtı mı kuruyorsunuz?

Polis:

— Yok canım, dedi, buradan buldum, şu sepetin içinden.

Karım çığlığı bastı:

— Ay; dedi, teypin mikrofonu baksana ayol.

— A bu bizim teypin mikrofonu mu?

— Elbette ya...

— Demek onu da kaybetmişiz haberimiz yokmuş...

Polisler bizim guguklu saatin içinde nelerimizi bulmadılar ki... Benim kol düğmem çıktı ortaya, büyük kızımın saati, en küçük oğlumun pergel takımı, daha neler neler... Polisleri kapıdan uğurlarken,

— Allah aşkına iki ay sonra yine gelin, dedim. Hem o zamana pekmez de tükenmez..

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült