Hikaye

 

 

Donsuzluk Madalyası

Muzaffer İzgü


Çok uzaklardaki o geri kalmış ülkede, sayın başkanın sarayı, kentin yamacında, en görkemli yapı idi. Çevresinde bir yığın akasya ağaçları, bir yığın da çarn ağaçlan vardı. Ağaç sayısı kadar da köpek vardı yapının bahçesinde... İşe yarıyordu bu köpekler, hem sarayı koruyorlar, hem de başkanın sinirli zamanlarında onu eğlendiriyorlar, sinirini dağıtıyorlardı. Yapı, sekiz ayrı renge boyanmıştı. En yüksekte, koyu kızıla boyanmış çıkıntı ise, sayın başkanın yemek salonu ve yatak odasıydı. .. Sayın başkan, yemeğini yer, geğirir, sonra açık sarıya boyanmış balkona çıkarak uzaklara, uzaklardaki ulusuna bakardı. .. Ama görmezdi ulusunu. Ulusundan haberi, salt başbakanı, bakanları yoluyla alırdı. Onlar,

«Ulusunuz hayatlarından memnunlar, size duacılar» dediler miydi, sayın başkan gerinir, ellerini ardından çaprazlaştırır,

«Ben de onlardan memnunum» derdi... Yalnız sayın başkan yürümekte çok zorluk çekerdi. Giysisi çok ağırdı. Ardı önü madalyalarla doluydu. Gerçi başkan hiçbir savaşa katılmamış, hiçbir meydan savaşı kazanmamıştı ama, bakanları, başbakan kendine bu madalyaları layık görmüşlerdi. Sayın başkan yürürken, kimi altından, kimi gümüşten, kimisi de en kıymetli taşlardan yapılmış olan bu madalyalar birbirlerine çarparlar, başkandan çok, zillerle donatılmış bir katır yürüyüşü sesi çıkarırlardı. .. Haftada bir kez, giysinin üzerindeki tüm madalyalar, sarayın madalyacıbaşı'sı tarafından bir bir yerinden sökülür, çıkarılır, sonra bir güzel parlatıldıktan sonra yine giysinin aynı yerlerine takılırdı. Sayın başkan, madalyalarının parlatıldığı günlerde, balkonun güneşli bir bölümünde oturup sütlü kahve içmesine bayılırdı. Çünkü, güneşin ışıklarıyla giysinin göğsünü, omuzlarını dolduran madalyalar pırıl pırıl parlarlardı. .. Hele, kahve fincanına uzandığında, kolundaki madalyalar, güneşin ışıklarıyla adeta dans eder gibi gözükürlerdi. Renkli ışıklar, kucaklaşırlar, öpüşürler, ben senden daha değerliyim dercesine, birbirlerine göz ederlerdi. Yaşlı başkan, zaman zaman şikayet de ederdi bu madalyaların çokluğundan. Çünkü, kolları bazen bu madalyalar yüzünden kurşun gibi ağırlaşırdı. Göğsünün üzerinde, omuzlarında sanki yüzlerce kilo ağırlık varmış gibi hissederdi kendisini. .. A, gözleri madalyalarına kayınca, birden çöken omzunu dikleştirir, kollarını yana kaldırır «Yahu ben neyim be?» derdi içinden... Giysisinin arkasını her zaman göremiyordu ama, özel yapılmış aynalı odaya girdiğinde, ardındaki madalyaları da görebiliyordu. Renk renk madalyalarla donatılmıştı ardı da... Hele tam kıçının üzerindeki kocaman madalya, akik taşlarından yapılmış, kan rengi bir madalyaydı... Çoğu zaman bu aynalı odadan ayrılmaz, yan döner, geri döner, önüne döner, madalyalarını hayranlıkla izlerdi. Bazen, bir madalyanın kendisine ne için verildiğini çıkaramaz, o zaman madalyacıbaşı'sını çağırtır:

«Bu madalya bana ne için verilmişti?» diye sorardı. Madalyacıbaşı :

«Efendimiz, bu madalya size on sekiz yaşındaki altıncı eşinizi aldığınızın sabahı verilmiştir».

«Haa, derdi o zaman sayın başkan, Haaa» der, kıs kıs gülerdi...

«Pekiyi ya şu kıçımın üzerindeki kan rengi madalya?»

«Efendimiz, basur ameliyatı olduğunuzun gecesinde, siz daha kendinize gelmeden sayın başbakanımız tarafından takılmıştı.»

«Haa ... Unutmuşum... Pekiyi ya şu çörek şeklindeki madalya?»

«Efendimiz, o madalya da size halka çörek dağıttığınız gün takılmıştı.»

«Hatırladım»

O günü sayın başkan bu aynalı odada bir ardına, bir önüne baktıktan sonra, bir düzensizlik gördü ön tarafındaki madalyalarda... Bir bir saydı madalyalarını, göğsünün bir yanında on dokuz madalya vardı, öteki yanında yirmi... Kızdı. ..

«Olmaz, diye bağırdı... Olmaz... Ben de diyorum niye sol tarafım ağır basıyor diye? Demek ki o tarafta bir madalya eksikmiş de ondan»

Elini çarptı. içeriye giren kişiye,

«Bana madalyacıbaşı'yı çağır!» dedi.

Yirmi saniye sonra madalyacıbaşı huzurdaydı:

«Buyurunuz efendimiz»

«Bir madalya istiyorum... Niçin farkına varılmadı bugüne dek, ha niçin varılmadı? Beni öldürmeğe mi niyetlisiniz?»

«Aman efendimiz!»

«Şu yanıma bir madalya daha istiyorum.»

«Başüstüne efendimiz.»

Madalyacıbaşı çıktı, doğruca başbakanın yanına gitti. Durumu bir çırpıda anlattı. Hemen sarayın kuyumcubaşı'sına haber salındı. Bir saat geçti geçmedi sayın başkanın madalyası hazırdı. Hazırdı ama, madalyayı takmak için bir neden gerekliydi. Başbakanın, bu nedeni bulup, ondan sonra girmesi gerekirdi sayın başkanın yanma. Bakanlar kurulunu topladı hemen ivedi...

«Sayın bakanlarım, dedi. Sayın başkanımıza bir madalya takacağız ama biliyorsunuz sayın başkanımız her madalyası için bir de neden ister. Bu bakımdan, bana çabuk tarafından bir neden bulunuz.»

Bakanlar, kafalarım çalıştırdılar... Onun ardından ülkenin kolluk kuvvetleri başkanını çağırdılar. Gereken buyruğu verdiler. Akşama doğru kolluk kuvvetlerinin başkanı,

«Tamam efendimiz...» dedi başbakana.

Madalyacıbaşı altından tepsinin üstüne koydu madalyayı. En önde madalyacıbaşı, onun ardında başbakan, onun ardında bakanlar, sayın başkanın huzuruna vardılar... Başbakan, kendi elleriyle taktı madalyayı, bakanlar uzun alkışladılar... Sayın başkan madalyaya baktı, okşadı, sevdi, sonra,

«Bu madalyayı niçin takıyorum?» diye sordu.

Başbakan:

«Sayın başkanımız, biliyorsunuz, ulusumuz açız diye ayaklanmıştı birkaç gün önce... Bugün kolluk kuvvetleri başkanımıza haber vererek, açız diye bağıranları kılıçtan geçirmesini ülkede düzenin sağlanmasını, adınıza emrettim... Kolluk kuvvetleri başkanımız, binlerce insanı keserek ülkede düzeni sağladı... İşte bu madalya size ülkede düzeni sağladığınız için takılıyor... »

«Haa, dedi sayın başkan, çok güzel... ülkede düzeni sağladım. Çok güzel.»

Madalyaya baktı, madalya insan kafası biçiminde yapılmıştı...

« Güzel, dedi, çok güzel... Günün mana ve önemini belirtiyor...»

Aradan birkaç gün geçti, sayın başkan bu kez aynalı odada başka bir eksikliğin farkına vardı. Evet, sağ kolundaki madalya sayısı, sol kolundaki madalya sayısından bir fazlaydı. Demek onun için sağ kolu zor kalkıyordu. Hemen ellerini çarptı ve sarayın madalyacıbaşı'sını çağırttı...

«Tez dedi, tez bana bir madalya daha hazırlansın... Sol kolumdaki madalya sayısı sağdan bir eksik...»

Kuyumcubaşı'ya madalya ısmarlandı. Bakanlar kurulu ivedi olarak toplandı... Evet, neden önemliydi. Başkan buna çok önem veriyordu. Kendisine kuru kuruya madalya takılmasını istemiyordu.

« Evet, dedibaşbakan, bir neden bulacağız arkadaşlar... Bugünlerde dikkat ettiyseniz halk kuyruktan şikayetçi... Her yerde kuyruklar uzayıp gidiyor. Halk da, nedir bu kuyruklardan çektiğimiz, diyor...»

«Eveet, dedi bakanın biri, çok güzel efendim... Nedeni bulduk bile...»

Akşama doğru sayın başkanın sol koluna akrep kuyruğu şeklindeki altından yapılmış madalya takılıyordu... Uzun uzun alkışlar, uzun uzun:

«Allah sizi başımızdan eksik etmesin» sözlerinden sonra, sayın başkan sordu :

«Bu ne madalyası?»

Başbakan:

«Kuyruk madalyası efendimiz» dedi...

«Güzel... Nedeni?»

«Nedeni efendim ülkede kuyruğu yasak ettik... Bundan böyle kulağınıza kuyruk şikayetleri gelmeyecek.»

«Çok güzel, dedi sayın başkan... Neyi nereden bulur alırlarsa alsınlar, kuyruk şart mı efendim?»

Bakanların hepsi birden,

«Elbette değil efendimiz» dediler.

O günden sonra, ülkede enflasyon oldu, sayın başkana madalya taktılar, açlıktan yığınla insanlar öldü, sayın başkana madalya taktılar... Ülkede işsizlik son haddini buldu, sayın başkana madalya taktılar. Ülke battı batacak sayın başkana yine madalya taktılar... Sayın başkanda öyle bir madalya oburluğu başlamıştı ki, her gün sabah uyandığında illa kendisine bir madalya takılmasını istiyordu... Artık sayın başkanın pantolonu da madalyalarla dolmuştu... Pantalonunun paçalarında irili ufaklı madalyalar başkan yürüdükçe çangul çungul sesler çıkarıyordu... Sayın başkan, bu seslerden garip bir zevk alıyordu... Boyuna ayaktaydı sayın başkan, kabasının eri de madalyalarla doluydu. Yanlışlıkla bir oturmaya görsün, zıplayıveriyordu yerinden. Çünkü, sayın başkanın çok nazik kabalarına iğneler batıyordu ... Ama o razıydı, . tek her yanı madalyalarla dolu olsun, oturmaya da razıydı... Sık sık,

« Ülkem için, ulusum için sabahtan akşama dek ayaktayım, huzur içerisindeyim, vicdan huzuru içindeyim.» diyordu.

Ama başkanın oburluğu bitmiyordu ki... Birgün yine Madalyacıbaşı'sını huzuruna çağırarak,

«Donuma da madalya isterim» dedi...

Bakanlar kurulu, başbakanın başkanlığında toplanarak bu dona takılacak madalya için saatlerce neden aradılar... Ama sonunda buldular. Yine madalyacıbaşı önde, tepside madalya, onun ardında başbakan, onun ardında bakanlar, huzura vardılar. Alkışlar arasında sayın başkan pantolonunu çıkardı, yine alkışlar arasında donuna madalyası takıldı... Sayın başkan öyle çok, öyle çok sevdi ki bu madalyayı, kendisine madalyalarla dolu pantolonunu uzatan madalyacıbaşı'sına:

«Hayır, giymeyeceğim pantolonu, donla gezeceğim. Bu madalya pek hoşuma gitti» dedi... Salma salma dolaştı, madalyasına baktı. .. Başbakana sordu:

«Evet, dedi, bu madalyayı hangi nedenle taktın bana ?»

«Donsuzluk nedeniyle efendimiz»

«Donsuzluk, anlamadım?» diye sordu sayın başkan...

«Efendimiz, dedi başbakan, artık halkımız ayağına don giymiyor, işte bunun şerefine bu madalya takıldı size...»

«Çok güzel, çok güzel, Ulusum demek artık donsuz geziyor ha, çok güzel çok. güzel. .. Ben de onlara uymalıyım» dedi sayın başkan ve donuna el attı...

Bakanlar koşuverdiler sayın başkanın yanına:

«Aman efendimiz, dediler bundan böyle madalyalarınızı nereye takacaksınız?»

Sayın başkan eğildi, önüne baktı ve :

«Kuyumcubaşı çabuk ölçüsünü alsınlar dedi ... Özel madalya istiyorum.»

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült