Hikaye

 

 

Din Dersi

Branislav Nusic


Aldığım din dersleri yüzünden paganlığa (putataparlığa) bir sevgi doğdu içimde. Bu belki de «Akaid» (Din doğmaları) hocamızın derslerde bize Hıristiyanlık dışı dayak atması yüzünden olmuştu. Şimdi bile kilisede «Hıristiyanca merhamet» denildiğini duysam ürkek ürkek çevreme bakarım: Metropolit piskopos asası ile, ya da zangoç elindeki tütsü tavası ile kafama vuracak mı diye. Çocukluktaki izlenimlerin ruhumuzdan silinmediğinin bir kanıtı da işte bu.

Ben açıkça bellerim daha: Yedi arık inek yüzünden öyle yedi semiz tokat yemiştim ki, yedi semiz inekten laf etmeye hevesim kalmamıştı. Maria ile Magdelena’yı da dünyada birbirinden ayırt edemiyorum. Sonuncusu yüzünden bütün sınıfın önünde pantolonu sıyırıp sıranın üstüne yatmak ve kabalarıma bir düzine sopa yemek zorunda kalmıştım günün birinde. O günden beri damarlarıma öyle müthiş bir ürkü sinmiş olmalı ki, ne zaman Magdelena adında bir kadına rastlasam yanında soyunmak gelmez içimden.

Kolay dersler de yok değildi. Adem ile Havva örneğin, çok hoşuma giderdi; belki bönlükleri yüzünden, belki de kadının ilk yoldan çıkışı ne de olsa hoşa gidiyordu da ondan. Her neyse Adam ile Havva sevdiğim insanlardı, ama çocukları başıma çok iş açtılar.

Ünlü Kabil Habil firması yüzünden üç kez dayak yedim: Birincisi Kabil Habil’i öldürdü dediğim için; İkincisi Kabil ile Habil’e havarilik sıfatı verdiğim için; üçüncüsünü ne sebepten yediğimi iyi bellemiyorum ama, galiba Kabil Habil’i otuz gümüş metelik karşılığında Mısırlılara sattı dediğim için.

Yılsonu sınavları pek eğlenceli geçerdi yine de. Baş sınavcı papaz göbeğini hoplata hoplata gülerdi benim sözlerime: «İlahi çocuk, çoktan beri böyle içten gelerek gülmemiştim, çok yaşa sen!» diye alkış tutardı. Buna karşılık sınavı yöneten akaid hocası dişini sıkar, dilini ısırır, yumruk gösterir, üstüme saldırmak isterdi; ama o dakikanın dinsel ciddiliği kendini tutmaya zorlar dişleri arasından savurduğu birkaç küfürle öfkesini geçiştirirdi.

Dayak yemezdim ama, ilk adımda ürkmüş ve şaşırmış olduğumdan, artık ne söylesem yanlış olurdu. Adem ilk erkek, Havva ilk kadın, ilk insanlar gibi yaşıyorlardı, cennette yaşıyorlardı... Çok iyi yaşıyorlardı, ama günün birinde Adem baba Havva anayı ısırdı... Onun için de Allah onun bir kaburgasını kırdı...»

İşte böyle anlattıkça başsınavcı gülmekten katılırdı. İncil ile Tevratı öyle ustaca birbirine karıştırırdım ki, en usta bir iskambil karıcısı kıskançlıktan çatlasa yeriydi. «Akait»ci sözümü keserdi, ama baş sınavcı engel olur, bakışı ile ve sözleriyle beni yüreklendirdi: «Bırak çocuğu, canım, bırak ta biraz keyiflenelim!»

Oniki Havariyi Nuhun gemisine sokardım; Sodom ve Gomore’yi İsa’nın içinde vaaz ettiği iki kilise yapardım; İsa'yı kırk gün balinanın karnında yatırıp vahiy derletirdim; On Buyruğu Ararat dağında Judas’a sattırırdım. Pilatus kimdir sorusuna Musa'nın oğlu olduğu, sayısız çocuklar yaptıktan sonra ellerini yuduğu cevabını verirdim.

Hem şimdi bile anlamıyorum, anlattıklarımda ne vardı o kadar gülünecek? Başsınavcı papazı öyle keyiflendirecek? Hıristiyan öğretisi benim için, — Bugünkü Hıristiyanların çoğunluğu için de olduğu gibi — Tuhaf, inanılmaz hikayelerin bir koleksiyonu idi; bunları birbirine karıştırarak anlatmak neden günah olacakmıştı ve aynı hikayeleri tıpkı İncilde olduğu gibi anlatanlar neden daha iyi Hıristiyan olacaklardı?!

Akaid hocamız bize yalnız İncil hikayeleri anlatmakla yetinmezdi tabii. Hıristiyanlık öğretisinin içine derinlemesine sokmaya çalışır ve tam da bu denemede şapa oturturdu bizi. Uzun uzun anlatırdı Hıristiyanlık öğretisi üstüne. Konuşmayı büyük bir ilgi ile dinlerdik. Dinlerdik, dersem ne zaman kimin suratına inecek diye el hareketlerini izlerdik!


Ertesi derste sıra yoklamaya gelirdi, geçen ders iyi bellendi mi diye...

— «Hıristiyanlığın ilk ilkesi nedir?» diye sorardı papaz kendine en yakın oturan öğrenciye.

Zavallı günahkar kalkar dikilir, ama cevap verecek yerde bel bel bakmakla yetinirdi. Hoca kızıp soruyu yenilerdi. Oğlan yine ağız açmaz, ilk Hıristiyanlar barbarların mahkemesi önünde nasıl susarsa öyle susardı.

— «İSA Efendimizin öğrettiği ilk akide nedir, söylesene aptal!» diyen dinadamı öfkeden kızarmaya ve elini yumruklaştırmaya başlardı.

Oğlan yine dilsiz.

— «Merhamet! Merhamet!» diye bağırır ve dilsiz öğrencinin kafasına merhametsizce indirirdi yumruğunu. Öyle ki gökyüzünde melekler alkış tutar ve ıslık çalarlardı.

Akaid’ci oz aman ikinci öğrenciye döner, «Söyle bakalım, Hıristiyanlığın ikinci akidesi nedir? diye sorardı.

Zavallı çocuk kulağının ardını kaşır ve gözlerini sağa sola kaydırırdı: Yumruk kafasına ne yönden gelecek diye.

«Yakın sevgisi! Yakın sevgisi, saman öküzü!» diye bağırırdı papaz, nihayet umudu kesilince, ve önündeki aptal suratın ortasına bir ekerdi: Artık oğlan yakın sevgisinin burnundan yürüttüğü kanı durdurmaya çalışsındı!

Hıristiyanlık öğretisinden üçüncü akidenin ne olduğu sorusu karşısında kalan çocuk da yine kaz gibi sustuğundan, «civanmertlik! civanmertlik! Kazkafalı» diye böğüren papaz zavallı oğlanın kulağına asılıp lastik pantolon askısı gibi sündürürdü.

Bizlerde ne can kalmıştı tabii, ne soluk! Otuzdört kişiydik sınıfta ve eğer Hıristiyanlıkta tesadüfen otuzdört akide olsaydı, arenada yırtıcı hayvanlara atılan Hıristiyanlar gibi kökümüz kurur giderdi!..

Çok tanrıcılığı işte bunun için severim ben. Ve keşki o inançta kalsaydı insanlık diye dövünürüm. Çünkü 1) Tanrı ne kadar çok olursa akide o kadar az olur! 2) Çok Tanrı asla tek Tanrı kadar tehlikeli olamaz! 3) Çok Tanrı olsaydı ortaokullarda Hıristiyanlık derslerine yer kalmazdı!

 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült