Hikaye

 

 

Devletin Resmi Ayısı

Muzaffer İzgü


Sıradan bir ayı değildi ki o ayı. Şimdi diyeceksiniz ki, "Ne yani, bütün ayılar birbirlerine benzerler, onun sıradan olmayışı nedenmiş ki?" Evet, evet, böyle demekte haklısınız, bütün ayılar birbirlerine benzerler tüyleriyle, davranışlarıyla, yürüyüşleriyle, yedikleri içtikleriyle. Balı severler, armudu severler, ormanın kuytu köşelerindeki pınarlardan su içmeye bayılırlar.

Bizim anlattığımız ayı da aynı ayılardan, ama bu ayının bir özelliği var, resmi ayı. Evet evet devletin resmi ayısı...

Şimdi, "Hiç resmi ayı olur mu?" diyeceksiniz. Niçin olmasın? Bir devletin hayvanat bahçesindeki ayılar resmi değil midir? Oradaki bütün ayıların sicil numaraları vardır. Devlet, "Bu benim ayımdır," diyerekten onun yiyeceğini, içeceğini sağlar. Gerçi ayı, askerlik yapmaz, vergi vermez ama, ayılığını yapar. Devlet onu barındırır, ayı da kendini izlemeye gelenlere önemli bir ayı olduğunu gösterircesine bulunduğu yerde bir aşağı bir yukarı volta atarak görevini yerine getirir. Devlet, ayının sağlığıyla ilgilenir, ayı da buna karşılık, "İşte ayı dediğin bir ayının sesi böyle çıkar," diyerekten ara sıra toplananlara karşı homurdanır. Devlet ayısının yattığıyla kalktığıyla ilgilenir, ayı da ara sıra çocukların önünde tombalaklar atarak ayılığını gösterir. Kısacası resmi ayıların hepsi, devletin ayışıdır. Bu ayılardan herhangi birine bir şey olursa, devlet elini kolunu sıvar ve ayısını eski durumuna getirmeye çalışır. Pekiyi bu ayılardan hiç ölen mölen olmaz mı? Niçin olmasın? Ölüme umar bulunmamış ki, ister insan olsun, ister ayı... Ölüm geldi miydi ayı mayı dinlemez.

Ama ya bu resmi ayılardan biri günün birinde hayvanat bahçesinden kaçarsa ne olur?

Güle güle, Allah selamet versin!..

Hıh, devlet böyle diyecek ha? Kaçan ayı. Ayıcı Yaşar'ın ayısı değil ki, resmi ayı bu. Bir sayım hayvanat bahçesinin ayılar bölümünde:

"Ulan aman ayının biri eksik."

"Yahu iyi say hele..."

"Dörttür sayıyorum, biri eksik."

"Kıvrılıp kalmasın bir köşede, bakın hele, arayın hele..."

Yok yok yok... Resmi ayılardan bir tanesi kaçmış.

Ayıcı Yaşar'ın ayısı kaçsa, Yaşar dağlarda bir süre ayısını arar, ondan sonra bağrına taşı basar, yeni bir ayı yakalamaya bakar. Gerçi Yaşar çok üzülür, ayıyı yakalayacaksın, eğiteceksin, insan içine çıkaracaksın, kolay mı, kim üzülmez ayısı kaçınca ki, Yaşar üzülmesin...

Resmi ayı kaçınca da üzülürler bakıcıları, ama Ayıcı Yaşar gibi dağlara çıkıp kaçan ayıyı aramazlar. Ya ne yaparlar. Hayvanat bahçesi müdürüne haber verirler. Hayvanat bahçesi müdürü de, iki bakıcıyla birlikte yerinde (yani bizzat ayıların bulunduğu yerde) tutanak tutar. Gerçi her müdür gibi hayvanat bahçesi müdürü de, ayı bakıcılarına,

"Tuh be, bir ayıya sahip olamadınız," diye fırça atar. Bakıcılar da,

"Ne yapalım müdürüm, her dakika ayının başında bekçi duracak değiliz ya," derler.

Resmi ayının kaçtığı yer. dışarı çıkmak için izlediği yol bir bir tutanağa geçirilir, ondan sonra altına imzalar atılır.

Hayvanat bahçesi müdürü, resmi ayının kaçtığına ilişkin bu tutanağın bir nüshasını resmi bir yazıyla birlikte en yakın karakol amirliğine yollar. Ayrıca bilgi için bir yazı da yukarı makamlara yazarak resmi ayının kaçtığını duyurur.

Ya bakın, hiç de Ayıcı Yaşar'ın ayısının kaçmasına benzemiyor, bu resmi ayınınki... Resmi ayının işi çok, dedik ya kendisi devlet ayısı diye.

Şimdi karakol amiri bu yazıyı aldıktan sonra, gerekirse iki bakıcının ifadelerini alabilir. (Yok canım, hemen de yanlış anlıyorsunuz ifadesini alır deyince, bu ifade gerçek ifade.)

Çağırır karakola bakıcıları,

"Anlatın bakalım bu resmi ayı nasıl kaçtı?" diye sorar.

Bakıcılar da resmi ayının nasıl kaçtığını anlatırlar. Gerekirse ak bir kağıdın üzerine krokiler çizilir, resmi ayının geçtiği yollar, bahçeden çıkmış olabileceği kapı gösterilir.

Resmi ayı ise, kim bilir o saatlerde nerededir?

Bilinmez ki!

Karakol amiri bir duyuru yapar ekiplere, ayrıca karakol elemanlarına,

"Dikkatinize, hayvanat bahçesinden bir ayı kaçmıştır. Ayı resmi bir ayı olup bulunduğunda hayvanat bahçesine teslim edilmelidir."

Polislikte çok önemlidir,

"Boyu poşu, rengi, gözleri, beni, giysisi???"

Yokmuş, ayının ne beni varmış, ne de herhangi bir özelliği. Bildiğiniz ayılar gibiymiş, bütün ayılar nasılsa bu da öyleymiş, ama en önemli özelliği, resmi oluşuymuş.

Polis bültenine geçen ayı, mutlaka gazetelere de geçer. Üstelik meraklı bir gazeteciyse alasından bir haber çıkar. Yeter ki sen haberi yazmasını bil. Bir de resim koydun muydu yanına, al sana resimli haber, şeften hemen "Aferin" al.

"Bir gün önce hayvanat bahçesinden kaçan ayının korkulacak bir ayı olmadığını söyleyen hayvanat bahçesi müdürü, yalnız bu ayının çok pisboğaz olduğunu belirtti. Resmi ayıların hemen hepsinin aslında pisboğaz olduklarını belirten hayvanat bahçesi müdürü, bu özelliğin beslenme olgusundan ileri geldiğini öne sürdü. 'Buradaki ayılarımız yönetmeliklere göre beslenmektedir,' diyen hayvanat bahçesi müdürü, yine de yurttaşların dikkatli olmaları gerektiğini söyledi."

Haberin yanına bir resim konur. Altında da bir yazı:

"Resimde kaçan resmi ayı, ailesiyle birlikte görülmektedir. Bayağı kalabalık değil mi?"

Resmi ayı, aynen böyle bir haber oldu.

Haber gazetede çıktıktan sonra ilkönce anneler korktular, çocuklarını sıkı sıkı uyardılar:

"Bana bak, ayıyla karşılaştığın anda hemen kaçmaya başla. Bir yandan da imdat diye bağır. Sakın yanına yaklaşayım deme..."

Çocuklar korkmadılar mı, onlar da çok korktular. Köşe başlarını dönerken, birden karşılarına resmi ayı çıkıverecek sandılar. Bazı köşe başlarından en cesurlarını öne katarak döndüler, sonra çığlıkla,

"Aaaa bu köşede de ayı yokmuş," dediler.

Bazı kara paltoluları ayıya benzettiler, çil yavrusu gibi dağıldılar.

Hele şakacı bir çocuğun,

"Ayı geliyor," diye bağırmasıyla, çocuklar arasında panikler çıktı, düşenler, yaralananlar oldu, nereye kaçacaklarını bilmeden koşarlarken...

Manavlar da çok korktular; ayının çok obur olduğu yazılıydı. Şimdi o ayı manavın önüne gelse, tablalara saldırsa, elmadır, armuttur, çilektir, eriktir, yenidünyadır, lüp lüp mideye indirse!..

"Breh, eriğin kilosu kaça, breh elmanın kilosu kaça?"

"İyi de ayı yüzüme bakıp bakıp elmaları kütürdetmeye başlarsa ben ne yaparım? Kuş değil ki kış diyesin, köpek değil ki hoşt diyesin, adı üstünde ayı, ayıoğlu ayı, ne durdan anlar, ne çüşten anlar, tablaların tümünün dibine darı eker."

O günü tablasını dükkanın içine koyup, sandalyesini kapının önüne atan manavlar da görüldü Ankara kentinde.

Tam Kızılay'da, bir kız çimdik yedi, bağırdı:

"Aynı!" diye.

Bir anda ortalık dalgalandı. İnsanlar dükkanlara kaçtılar.

O gün öyle çok ayı şakası yapıldı ki:

"Yahu sakın bizim müdür o ayı olmasın?"

Birbirlerine kaş göz ederek,

"Kaçan ayı içerde," diyerek şefin odasını gösterenler de oldu.

Otobüsün birinde, bir adam birinin ayağına bastı. Ayağı acıyan, basana,

"Ayı," dedi.

O da ona bağırdı:

"Ayı!"

Az sonra iki adam babalarını da andılar:

"Ayı babandır!"

Ah ah, resmi ayı kim bilir o saatlerde nerelerdeydi?

Bilinmez ki!

Dolmuşta da iki kadın kaçan ayıdan söz ediyorlardı. Sarışını,

"Ah ah, şu kaynanamı bir görse de parçalasa," diyordu.

Esmeriyse, ev sahibinden şikayet ederek,

"Bir atlasa bizim ev sahibinin üzerine, şöyle ümüğünü sıkıverse," diyordu.

Bazı annelerse çocuklarını ayıyla korkutuyor,

"Bak yemeğini yemezsen seni o ayıya veririm," diyorlardı.

Polis otoları, ayının bulunabileceği semtleri saptayarak ekip arabalarını oraya yönlen diriyorlar, ara sıra durarak gelip geçene soruyorlardı:

"Ayıyı gördünüz mü?"

Çoğu kişi,

"Hangi ayıyı memur bey?" diye soruyor, böylece başkentte ayı bolluğu olduğunu belirtiyorlardı, kendi kendilerine. Ayrıca şaka yaptıklarını sanıp gülüyorlardı. Elbette polis böyle yanıt verenlere kızıyordu, ama hiçbir şey demiyordu.

İki gün sonra, bir gazete köşesinde, "Sorumluluk" başlıklı bir yazı çıktı. Efendim bir ayı hayvanat bahçesinden nasıl kaçarmış? Üstelik bu ayı sıradan bir ayı olmayıp, kaydı kuydu olan, yani resmi bir ayıymış. Neler demiyordu ki köşe yazarı, bu işte müdür de suçluymuş, bakıcılar da, hatta o müdürü o göreve getiren üst makamlar asıl suçlularmış. "Bir ayısına sahip olamayan devlet..." Yazı böyle sürüp gidiyor, yazar yazısını şöyle bitiriyordu. "Ne yazık ki o ayı şimdi elini kolunu sallayarak aramızda dolaşmaktadır..."

Yani yazar, böylece polisi de suçluyordu. Aradan üç gün geçmiş, polis kaçan ayıyı bulamamıştı. İnsanı yakalamak, avlamak kolaydı, haydi bakalım polis olsun da ayıyı bulsundu... İşte böyle diyordu yazar.

Üst makamlar bu yazı gazetede çıkınca, bir fırça hayvanat bahçesinin müdürüne attılar, bir fırça da bölgenin karakolunun amirine... Karakol amiri kendisini savundu, ama alçak sesle savundu. Kızı, oğlu yüksekokulda okuyorlardı, hiç niyeti yoktu doğu illerinden birine sürülmeye.

"Efendim, sayın büyüğüm," dedi. "Ayının benim mıntıkamda olduğunu söyleyemeyiz ki. Ayı bu, ben şu karakolun mıntıkasının içindeyim, buradan ayrılmayayım da beni karakol görevlileri bulsunlar, diyemez ki sayın büyüğüm. Kim bilir bu ayı şimdi nerededir?"

Ah ah, resmi ayı kim bilir bu saatlerde neredeydi?

Bilinmez ki!

Ortada bir gerçek vardı. Bu ayı yıllardır insanların arasında yaşadığına göre, ormana gitme olasılığı yoktu. Hem Ankara yakınında ne bir dağ vardı, ne de orman. Bu ayı kesinlikle içimizde dolaşıyordu.

"Hayır," diyordu bir başka gazetenin yazarı, bir başka köşede, "bu ayı biletini alıp şehirlerarası bir otobüse binerek çekip gitmedi ya bu kentten. Bu ayı bu kentte. Ama nerede? Elbette nerede olduğunu bilemeyiz, falcı değiliz, yalancı değiliz. Ayının nerede olduğunu polis bilecek, bu bizim görevimiz değil."

İş, karakol amirinin işi olmaktan çıkmıştı, ayı tüm Ankara polisinin işi olmuştu. Hatta bu konuda bir toplantı bile yapıldı. Üst düzey polis görevlileri toplanarak olası durumları görüştüler.

"Acaba Haymana tarafına gidebilir mi?"

"Niçin oraya gitsin?"

"Düzlüktür de..."

"Ben diyorum ki arkadaşlar Elmadağ'a gitmiştir."

"Arkadaşlar herhangi bir şikayet var mı, manavlardan, bal mal satan şarküterilerden falan?"

Üst düzeyden bir yetkili yumruğunu masaya vurup,

"Ben anlamam, bu ayı mutlaka bulunacak," demiş.

Ama bulunamıyor ki...

"Peki ayıyla karşılaşınca ne yapacağız?"

Hemen bakanlığın genel müdürlüğü bir genelge yayımlayarak tüm ilkokullara duyurmuş. Ayıyla karşılaşıldığında çocuklar neler yapacaklar, nasıl davranacaklar? Bir kez paniğe kapılınmayacak, çok korkutsa bile ayıya korkulduğu belli edilmeyecek. Kaçmak en uygunu. Hele hele cebinde elma armut varsa, bu, hemen ayının önüne atılacak ve tabanlar yağlanacak... Genelgenin sonuna bir de "önemli" notu düşülmüş.

"Çocuklar toplu halde okula gidip gelsinler."

"Mutlaka ceplerinde elma armut bulundursunlar."

O ne yakışıksız sözler öyle... Hiç böyle konuşanlar televizyona çıkarılır mı? Efendim televizyonumuz artık kimi gazeteler gibi olacakmış, sansasyon haberler verecekmiş. Çıkmış oraya biri diyor ki,

"Ayıyı görür görmez hemen soyunmalı, anadan doğma kalmalı, o zaman ayı insana hiç dokunmaz. Hele bir de çırılçıplak çömelirsen..."

Şuna bak şuna, verdiği öğüte bak, ayının karşısında anadan doğma soyunmalıymış insan. Kendisi moruk, elbette istediği zaman soyunabilir...

Ne demeli, gazetelerin bir bölümü bu moruğa hak verdi,

"Ayının kollarında parçalanmaktansa?" dediler.

İyi de bu ayı nerede?

Ah ah, resmi ayı kim bilir nerede, şu saatlerde ne yapıyor?

Bilinmez ki!

Bir kadın, bayan arkadaşına aynen şöyle diyordu:

"Ah şekerim hiç sorma, şimdi apartman kapısından giriyorum, sonra dairemizin kapısını açıyorum, neyle karşılaşacağımı sanıyorum biliyor musun, ayıyla, evet evet o ayıyla karşılaşacağımı sanıyorum."

Topluluğun üçüncü kadını, dördüncü kadına şöyle fısıldıyordu:

"Kocamla diyemiyor da ayıyla diyor. Şekerim kocasını bir görsen, tüm ayılar dünyanın en yakışıklı erkeği unvanını alırlar, onun yanında. Boyu böyle kısacık, kaşları kalın kalın, bir yürüyüşü var, aynı ayı, bir boynu var, tıkız mı tıkız. Tüm hüneri, adam zenginmiş, hıh."

"Daha bulunmadı mı o ayı?"

Çok satan bir gazetenin manşetiydi, sekiz sütuna...

"Ne zaman bulunacak?" Manşet altı ise:

"Halk beklemekten usandı?"

Ve aynı gazetede bir yazar soruyordu köşesinde, ki o günü gazete sanki "Ayı Özel Sayısı" olarak çıkmıştı. Yanıt istiyordu yazar etkili ve yetkililerden.

"Ayıyı bulacak mısınız, yoksa bulamayacak mısınız?"

Çok satan değil, ama çok etkili olan bir gazeteyse, iki gün sonra şu başlığı attı manşetine:

"Acaba ayının bulunmamasının ardında başka şeyler mi var?"

Gazetenin yazarı soruyordu:

"Bunca pahalılık, bunca enflasyon, bunca işsizlik varken halk elbette bir şeylerle oyalanacak. En güzel oyalama taktiği bu. Ayı nerede? Ayı ne yapacak? Her gün gazetelerde, televizyonda ayı. Halka pahalılık, işsizlik ve enflasyon unutturulmaya çalışılıyor."

Ah ah acaba ayı nerede?

Bilinmez ki   

Bir emekli ayıyı Çankaya'da mı görmüş? Yok canım olamaz.

"Vallahi billahi ben ayıyı Çankaya'da gördüm."

Muhabir soruyor emekliye:

"Pekiyi ayıyı görünce ne yaptın?"

"Ne işin var hey ayı Çankaya'da diye sordum."

"Eeee o sana ne yanıt verdi?"

"Hiiiç homurdandı ve gözden kayboldu."

Birçok kişi bu habere inanmadı. Emeklinin yaşam pahalılığından ötürü ayakta düş gördüğünü sandılar.

Ah o ayı nerede?

Var mı, gören, bilen?

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült