Hikaye

 

 

Detektifin Karısı

Edward D. Hoch


İlk evlendiklerinde, Jenny insanın bir detektif polisle evli olmasının neye benzeyeceğini henüz kavramamıştı. Kocasının çözmeye çalıştığı olaylar, aralarında şakalaşmaya vesile olurdu. Bazen, işi erken bitip de eve yemeğe geldiğinde Jenny'ye kasabada en son işlenen suçları anlatırdı. Çoğunlukla bu vakalar görgü tanıklarının ifadeleri ya da ihbarlarla çözülüyordu ama arada bir, hani şu kitaplardaki gibi çözerken ustalık isteyen cinayetler de olurdu.

Roger işte özellikle böyle vakaları Jenny'yle tartışırdı. Her ayrıntı nin üstünden dikkatle geçer, ele geçen ipuçlarını ortaya koyar, eğer varsa zanlının ifadesini ve cinayet saatinde nerede olduğu hakkındaki iddialarını, aradaki bağlantıları özetlerdi. Sonra Jenny'ye bakar ve "Yöntemlerimi bilirsin, azizim Watson" derdi. "Suçlu kim?"

Jenny hemen hemen hiçbir zaman doğru çözümü bulamazdı ama önemli değildi. Birlikte eğlendikleri bir oyundu bu. Kocası Holmes, kendisi de Watson'du, "Yöntemlerimi bilirsin azizim Watson" da aralarındaki gizli şaka. Hatta bir keresinde Roger tam yatakta sevişirken bu lafı edince,

Jenny kıkırdamaktan bir hal olmuştu.

Ama o zaman yeni evliydiler, hayat ikisi için de basitti. Otuzlarına gelince, çocukları da olmayınca, bir şeyler değişmişti. Jenny neden geç saatlere kadar çalıştığını sorunca Roger, "Bugünlerde suç oranı arttı" diyordu.

"Artık bana elindeki vakaları anlatmıyorsun."

Roger içini çekip yüzünü öbür tarafa çevirirdi. "Bir uziyle param parça edilmiş uyuşturucu satıcısının nesini anlatayım ki? Her gün aynı şey. Bunları konuşmak beni yoruyor."

Mantıklıydı, Jenny farkındaydı bunun. Yıkıntıya dönmüş başka polisler, arkadaşları vardı. Roger'ın da başına gelebilirdi.

Ama bir şeyler daha vardı. Aralarındaki cinsellik o ilk yıllardaki kadar muhteşem değildi, öyle eskisi gibi birden alevlenmiyordu. Acaba başkasını mı buldu diye düşünüyordu Jenny bazı bazı. Kocasının vakalarıyla ilgilenmeye, yine onun Watson'u olmaya özellikle gayret ediyordu.

"Hepsi de uyuşturucu cinayeti mi?" diye sordu bir gece. "Bana ilginç bir şeyler anlat."

"Batı yakasında vurup öldürdükleri barmen mi mesela? İlginç mi bu?"

"Cinayet nedeni belli mi?"

"Soygun herhalde. Barı kapamış, yalnızmış. Kasaya dokunmamışlar ama belki de bir şey katili ürküttü. Belki başka bir neden vardı. On yedi yaşındaki bir velede içki vermemiştir, o da gidip babasının tabancasını alıp gelmiştir. Kurban katili içeri almış, demek ki onu tanıyormuş."

Bu konuşma Şubat'ta olmuştu, evliliklerinin sekizinci yılıydı.

Jenny şehir merkezindeki küçük bir reklam ajansının yaratıcı bölümünde çalışıyordu. Bazen bürodaki kadınlardan biriyle öğle yemeğine çıkar, çoğunlukla masasında sandviçini yerdi. Arada bir, havanın güzel olduğu yaz günlerinde, sandviçini yemek için sokağın karşısındaki küçük parka giderdi. Kasabadaki kamu hizmeti gören işletmenin desteğiyle Cumaları parkta caz konseri verilirdi. Ajansın grafikerlerinden genç ve sakallı Cari sıcak bir Ağustos günü öğleden sonra Jenny'yi işte bu konserde buldu, Jenny onun daha iyi bir iş bulduğunu, yakında şirketten ayrılacağını işitmişti.

"Kız Jenny, ne haber? Müzik hoşuna mı gitti?"

"Büroda sıkıldım" dedi Jenny, gülümseyerek. "Hurufat, klişe, matbaa lafından gına geldi."

Cari yanına, pürüzsüz taşa oturdu. "Kocacığın nasıl?"

"Roger iyi" dedi savunmaya geçerek. İşyerindekiler, özellikle de erkekler, polis olduğu için sanki Roger'ı hor görüyor, üstelik bunu pek de gizlemiyorlardı.

"Son zamanlarda hiç kötü adam yakaladı mı?"

"Bir uyuşturucu satıcısı varmış..."

"Peki, şu dizi cinayetleri işleyene ne diyor?" diye sordu Cari, bir yandan da yaldızını yırttığı gofretini çıtırdatmaya başladı. "Hani şu barmenleri vuran."

Gerçekten de Şubat'tan bu yana aşağı yukarı iki ayda bir olmak üzere üç barmen öldürülmüştü. Gazetenin biri, dizi cinayet işleyen katili yazmıştı. Ağustos'ta dördüncü cinayetin işleneceğinden korkuluyordu. Jenny bu vakayı Roger'a birkaç kere sormuştu ama kocası gündelik küçük zaferlerinden söz etmeyi tercih ediyordu. "O cinayetle uğraşmıyor galiba" diye cevap verdi, oysa olaya kocasının baktığını biliyordu.

"İşte aynasızların sorunu bu." Cari, ballıbademli gofretini ısırdı. "Önemsiz suçlarla uğraşıp duruyor, asıl işi gözden kaçırıyorlar."

Birden kocasını savunma ihtiyacını hissetti. "Roger diyor ki çoğu cinayet muhbirler sayesinde çözülürmüş. Ama böyle seri cinayet işleyenler yalnız çalışırmış. Yani adamın bir ortağı yok, dolayısıyla ihbar edeni de yok."

Cari gofretini bitirip arkasına yaslandı, sanki müzikle yıkanıyordu. Jenny müziğin eski bir Duke Ellington şarkısı olduğunu fark etti. Daha bir genç kızken babası sürekli bu şarkıyı çalardı. "Roger'la tanışmak isterim" dedi Cari, "Niye ofis partilerine hiç getirmezsin kocanı?"

"Çoğunlukla geceleri de çalışıyor" diye ürkek bir cevap verdi Jenny. Aslında iş hayatıyla ev hayatını ayrı tutmaya çalışıyordu. Roger birlikte çalıştığı insanlardan hoşlanmayacaktı, onlar da Roger'a saygılı davranmayacaklardı. Çoğu sanatçı tiplerdi, işe gelirken yırtık blucin giyerler, polislerin sağcı zalimler olduğunu düşünürlerdi.

"Eh, ne yapalım" dedi Cari ve ayağa kalktı. "Jenny'cik, büroda görüşürüz. Partime geliyorsun, değil mi?"

Adamın küçük parktan çıkıp gidişini, ajans binasının yan kapısından girişini seyretti. Yediği gofretin yaldızını düğüm yapar gibi bükmüş, oturdukları sıranın yanına, yere atmıştı.

Roger bütün gece surat astı. Önündeki yemeği didikliyor, pek konuşmuyordu. Jenny ona gün boyunca neler yaptığını, yeni suç işlenip işlenmediğini sormaya çalıştı ama kocasının ağzından pek bir laf çıkmıyordu. Sonra kahvesini içerken, "Bugün öğle üzeri otomobille şehir merkezinde dolaşıyordum" dedi Roger, "Sizin binanın önünden geçtim."

"Sahi mi? Keşke uğrasaydım. Birlikte öğle yemeği yerdik."

"Şu caz konseri verilen küçük parkta gördüm seni. Yanında bir adam vardı."

Jenny bu kıskançlık belirtisine güldü. "Carl'dı o, grafikerlerden biri. Pek fazla ciddiye almam onu. Sen de almamalısın."

"Otomobilden sana bakarken pek eğleniyor gibiydiniz."

Roger'ın şakalaşmadığını anladı ve sinirlendi. "Cari canını sıkıyorsa merak etme. İki hafta sonra ayrılıyor. Bir matbaanın tasarım bölümünde daha iyi bir iş buldu."

"Tanrı aşkına, yalnızca sordum!"

"N'oluyor sana? Bize neler oluyor? Eskiden işin hakkında konuşurdun, bana elindeki dosyaları anlatırdın. Üstelik çok eğlenceliymiş gibi söz ederdin işinden, bir oyunmuş gibi!"

"Artık oyun olmaktan çıktı. Bu kadar ceset varken oyuna hiç benzemiyor."

Jenny kocasını teselli etmeye çalıştı. "Bana dosyayı nasıl anlatırdın, ipuçlarını verirdin, hatırladın mı? Vakayı çözmemi isterdin. Bana 'azizim Watson' derdin."

"Derdim, değil mi?" Hatırlayınca gülümsedi.

Birkaç gece sonra Roger birden neşeden yerinde duramayarak Jenny'yi şaşırttı. Akşam yemeğini dışarıda yemeyi teklif etti, sonra da karısını aynı mahalledeki, ilk evlendiklerinde sık sık gittikleri lokantaya götürdü. "Bugün bir vakayı çözdüm" dedi içkilerini içerlerken. "Bütün hafta çalıştığım ilginç bir olay."

Anlaşılan olayı anlatacaktı, Jenny içinin beklentiyle ısındığını hissetti. Eski günler geri gelmişti sanki. "Fotoğraf var mı?" diye sordu, kocasının eve geldiğinde elinde olan büyük sarı zarfı hatırlamıştı.

"Yemekten önce olmaz. Eve dönünce gösteririm."

"Birazcık anlat hiç olmazsa."

"Adamın biri karısının intihar ettiğini bildirdi. Kadın kendini garajdaki tavan kirişine asmış."

"Not bırakmış mı?"

"Hayır. Zaten soruşturma açmamızın nedenlerinden biri buydu."

"Diğer neden neydi?"

"Otomobili garaj girişindeydi. Oysa karbon monoksitle intihar kendini asmaktan çok daha temizdir."

Yemekleri geldi. Daha hoş şeyler konuştular. Jenny büroda olan biteni, üzerinde çalıştıkları reklam kampanyalarını anlattı. Aylardır bu kadar güzel bir yemek yememişlerdi. Evleri yürüme mesafesindeydi. Bu güzel yaz sonu gecesinde birkaç blok öteye yürümek insanı canlandırıyordu. Jenny serin havayı yüzünde hissedince sonbaharın eşikte olduğunu anladı.

Eve girince Roger ona getirdiği yirmiye yirmi beş boyutlu parlak fotoğrafları gösterdi. Artık cinayet mahalli fotoğrafları renkli oluyordu, Jenny ortada en azından kan olmadığına şükretti. Kadının çoraplı ayakları yerden yarım metre yüksekte, yüzüstü çevrilmiş bir tahta portakal sandığının yanında sallanıyordu. "Sandığa çıkıp ipi boynuna geçirmiş, öyle mi?"

"Öyle gibi gözüküyor" dedi Roger ve hafifçe gülümsedi. "Haydi bakalım: Yöntemlerimi biliyorsun, azizim Watson."

"Bir kere sandık pek çürük. Oysa kadın epeyce iri yarı. Daha önemlisi, şu arkadan çekilmiş fotoğrafa bak. Tabanları görünüyor. Çoraplarında kaçık yok. Bu kötü sandığa ayağında çoraplarıyla basıp da ipi ayarlaması, sonra da bir tekmeyle yuvarlaması ve o kıymıkların çorabını kaçırmaması mümkün değil."

"İşte, karşınızda sınıfın birincisi! Ben de kadının kocasına aşağı yukarı bu sözleri söyledim Bir saat içinde itiraf etti."

"Çok sevindim" dedi kocasının kulağına. Bir katili yakaladığı için, o deli gibi sevdiği eski Roger olduğu için çok memnundu.

O gece katil yine iş başındaydı.

Ertesi gece Roger berbat haldeydi. "Sana oyun oynama zamanının geçtiğini söylediğimde ciddiydim. Çok güç durumdayım. Şubat'tan beri tanı dört cinayet. Bütün şehir yöneticileri ayağa kalktı. Çabucak bir ilerleme kaydetmezsek beni bu vakadan alacaklar. Eee, bu da terfiye elveda demektir. Yine trafik memurluğuna dönmezsem şanslı sayılırım."

"Gazetelere bakmadım Anlatsana. Öbür cinayetler gibi lokantada mı olmuş?"

"Bu farklı. Adam işten evine dönerken, saat üç sularında vurulmuş. Anlaşılan katil apartmanın yanındaki ara sokakta bekliyormuş."

"Ama o da barmen, öyle mi?"

Roger başıyla onayladı. "Platt Sokağı Bovling Salonu'nda barmene yardım ediyormuş. Daha önce Max'ın Parti Evi'nde çalışmış. İkinci kurbanla aynı yerde yani."

"İzi buradan sürebiliriz. Belki de müşterilerden birine kumar borçları vardı. Belki de biri onlara borçluydu. Belki gizlice uyuşturucu satıyorlardı."

"Daha önceki kurbanlarda bütün bunların sağlamasını yaptık. Yine soruşturacağız ama umut yok gibi görünüyor. Son kurban yalnızca asıl barmenin yerine bakıyordu. Her zaman değil, Max'ın yerinde büyük bir parti için fazla adama ihtiyaç duydukları zamanlar çalışıyordu. İkinci ve dördüncü kurban muhtemelen karşılaşmışlardır ama bildiğimiz kadarıyla öyle fazla bir ahbaplıkları yoktu.”

"Peki diğer kurbanlar?”

"Bağlantı yok.”

"Soygun da değil.”

"Cüzdanına dokunulmamış.”

"Bir tesadüf olabilir mi?”

Roger başını salladı. "Balistik, bütün vakalarda aynı silahın kullanıldığım söylüyor. Dokuz milimetrelik bir otomatik tabanca. ”

Bütün gece suratını astı, Jenny ne yaptıysa yüzünü gül düremedi. Sonunda sordu, "Şu güne kadar bitir bu işi dediler mi?”

"Bir ya da iki hafta. Artık hareket istiyorlar.”

"Belki ben yardım edebilirim.”

Roger içini çekti, döndü gitti. Daha önce de söylediği gibi, artık oyun oynama zamanı geçmişti.

Roger ofiste Cari için verilen partiye gelmedi. Zaten gelmesini de beklemiyordu Jenny. Partiden söz ettiğinde cevap vermeye bile tenezzül etmemişti. Çoğu gece yemeğini yalnız başına yiyordu. Yüzünü gördüğünde saat dokuz, on, bazen daha da geç oluyordu. Bir detektifle evli olmanın böyle olacağını hiç düşünmemişti.

Şehrin merkezindeki şık otellerden birinde yapılan parti hoş bir değişiklikti. Cari, karısı iki yıl önce bir otomobil kazasında öldüğünden beri hiç içki içmiyordu ama bu, diğer çalışanların eğlenmesine engel olmamıştı. Jenny'nin patronu, yani yaratıcı bölüm başkanı, Herb adında iri yarı bir adamdı. Evli olsun olmasın ofisteki bütün kadınların peşindeydi. Bir ara Jenny'yi köşeye sıkıştırmıştı ama tehlike yaratmayacak kadar zomdu. Bir süre sonra ajans başkanı, Jenny'den otomobiliyle Herb'i eve götürmesini rica etti.

"Bu durumda araba kullanamaz. Bir otomobil kazası daha istemiyorum, Jenny. Otomobile binmesine yardım edersem, onu eve götürebilir misin lütfen? Bir kilometreden daha yakında evi.”

"Tabii, Bay Miller.” Hiç hoşlanmamıştı bu fikirden ama patrona bir taksi çağır da Herb'ü eve götürsün diyemezdi. Miller yanında çalışanların sarhoş olduğunu kimse bilsin istemezdi.

Ancak yolda giderken Carl'a veda etmediğini hatırladı.

Herb eve gidene kadar homurdandı ve horuldadı. Ama apartmanının önünde durduklarında ayıldı, kim olduğunu tam kavrayamasa da Jenny'yi mıncıklamaya kalkıştı. Jenny adamın elini göğsünden itti, Herb de elini cebine sokup bir mendille birlikte bir kibrit, bir sakız ve anahtarlarını çıkardı.

Jenny koşup hem Herb'ün otomobilden inmesine yardım etti, hem de anahtarlarını ve diğer ufak tefeği topladı. Apartman kapıcısı gelip duruma el koydu, hiç de şaşırmış görünmüyordu. Belki de Herb'ü böyle çok görmüştü.

Jenny evine döndüğünde, Roger mutfakta kendine bir sandviç yapıyordu. "Bu gece dışarıda olacağını unutmuşum” dedi. "Parti nasıldı?”

Jenny omuzlarını silkti, anahtarlarını masaya attı. "Sıradan. Bölüm başkanı sarhoş oldu, onu eve götürmek zorunda kaldım Cinayet işi nasıl gidiyor?”

"Gitmiyor. Dört cinayet. Üstelik birinci cinayette bildiklerimizin bir adım ötesine geçemedik. Zamanım daralıyor. Emniyet Müdürü Kasım seçimlerinden önce bu iş çözülsün istiyor."

"İzin ver sana yardım edeyim" dedi Jenny. "Fotoğrafları eve getir bakayım. Hatırlasana, o kendini asan kadın olayında ipucunu bulmuştum"

"Fotoğraflarda bir şey yok" diye ısrar etti Roger. "Belki bin kere üstünden geçtim."

Ertesi sabah Jenny bir bahane uydurup bürodan çıktı, kütüphaneye gidip biraz araştırma yaptı. Gazete mikrofilmlerini tarayıp daha önce cinayetler hakkında çıkan haberleri okudu. Yeni bir şey yoktu, bu dört adam arasında mesleklerinden başka hiçbir bağ görülemiyordu. İkinci kurban Max'ın Parti Evi'nin devamlı çalışanıydı ama diğerleri orada burada birtakım işlere girmişler, çoğunlukla da mahalledeki barlarda yarım gün çalışmışlardı. İlk kurban en gençleriydi, yirmi altı yaşında. Diğer üçü otuz ya da kırklarındaydı. Şehrin değişik kesimlerinde oturuyorlardı, birbirlerine göz aşinası olsalar da öyle tanıdık bile sayılmazlardı. Öldüğünde biri evliydi, ikisi boşanmıştı. En genç kurban hiç evlenmemişti.

Yoksa rasgele barmenleri mi öldürüyor, diye düşündü Jenny. Yoksa bu dördünün seçilmesinin bir nedeni mi vardı?

O gece Roger her zamankinden daha berbat haldeydi. Cinayet mahalli fotoğraflarından bazılarını ev getirmişti ama zarftan çıkarmaya üşendi. Bütün kurbanların kız arkadaşlarını ya da eski karılarını sorgulamış ama hiçbir ipucu elde edememişti. "Ortak kız arkadaşları yok, kıskanç aşıklar yok."

Sonunda, tam yatarlarken Jenny sordu, "Fotoğraflara bakabilir miyim?"

"Buyur bak. Sabah geri götüreceğim"

Jenny zarfın çıtçıtını açıp bir düzine çeşitli cinayet mahalli fotoğrafı çıkardı. Cesetler. Dört ceset. Hepsi çok yakın çekim Üçü kurbanların çalıştığı, kapanış hazırlıkları sırasında öldürüldükleri barlarda çekilmişti. Dördüncüsü katilin saklanıp beklediği ara sokağı gösteriyordu. Fotoğraflardan birinde katilin otomatik tabancasından fırlayan mermi kartuşları vardı, ara sokaktaki çer çöp arasındaydılar.

Bir boş sigara paketi, yakındaki sinemanın yırtık bileti, yarısı yenmiş patlamış mısır paketinden saçılanlar, bükülüp düğüm yapılmış bir gofret yaldızı, bir tuğla parçası...

Bir sonraki fotoğrafa geçti, sonra hemen ara sokaktaki çöplerin resmine döndü. Böyle katlanıp düğüm atılmış gofret yaldızını nerede görmüştü? Herkes gofret yaldızına düğüm atar mıydı, yoksa bir tek kişi mi?..

Sonra hatırladı, O öğle tatilinde, caz konserini dinlerken Cari gofretinin yaldızını yere atmıştı. Aynı markaydı: Ballıbadem. Yaldızı da aynı biçimde bükülüp düğüm haline getirilmişti.

Tabii ki bu bir kanıt değildi.

Roger'ın yanına yatağa uzandığında, "Fotoğraflar bana bir fikir verdi" dedi. "Yarın gidip bir şeye bakacağım"

"Yardıma çok ihtiyacım var. Sabah arabanı da istiyorum"

"O niye?"

"Benimkinin freni arızalı. Hafta sonu tamir ettiririm."

"Beni işe bırakırsın ama."

"Kendi başına eve dönebilir misin?"

"Sue beni bırakır."

"Güzel." Öteki yana dönüp horlamaya başladı.

Jenny gazete arşivlerinde iki yıl önce Carl'ın karısının ölümüne neden olan otomobil kazasını aradı. Kazanın ayrıntılarını hiç bilmiyordu, Jenny ajansa girmeden olmuştu. Ama Bay Miller'ın söylediği bir şey, "Bir kaza daha istemiyorum", düşündürmüştü Jenny'yi. Acaba bir ofis partisinden sonra mı olmuştu bu kaza? Haberi bulması çok uzun sürdü ama işte, oradaydı. Carl'ın karısına, geceyarısından hemen sonra Max'ın Parti Evi'nin otoparkından çıkarken bir kamyon çarpmıştı. Cari ile karısı partiye ayrı arabalarla gelmişlerdi, kaza olduğunda Cari hala içerdeydi. Kadının kanındaki alkol seviyesi o kadar yüksekti ki kamyon şoförü herhangi bir şeyle suçlanmamıştı.

Daha sonraki bir makalede dut gibi sarhoş olduğu aşikar birine içki vermeye devam eden Max'ınki gibi bir yerin suçlu sayılıp sayılmayacağı üstünde duruluyordu. Dava açılacağı söylentileri vardı, Max'ın yerinin sahibi de o gece çalışan dört barmenden kimin bu işten sorumlu olduğunu belirleyemediğini söylemişti.

Dört barmen.

Niye görmemişlerdi bunu? Niye kimse görmemişti?

Cevabı basitti. Meseleye ters yönden yaklaşmışlardı, yani dört kurbandan. Jenny ise Cari, ölü karısı, kaza ve Max'ın Parti Evi yönünden yaklaşıyordu.

Şimdi oraya gitmesi gerekiyordu. Max'ın yerine.

Roger'ın arabayı almasının günü müydü sanki!

Büroya dönüp Sue'nun küçük Vblvo'sunu ayarladı. "Bir saat bile sürmez" diye söz verdi.

Max'ın Parti Evi'nde şansı yaver gitti. Max oradaydı, geceki büyük bir emeklilik partisi için hazırlık yapıyordu, Jenny ne istediğini anlatınca, "O dava hala sürüyor mu?" diye sordu. "Geçen Ocak ayında anlaşmışlardı."

"Gazeteciye o gece dört barmenin çalıştığını söylemişsiniz. Adlarını istiyorum,"

"Bakın, birkaç bin dolara anlaştılar, dava düştü. Ölen kadının kocasının avukatı bundan daha fazla bir şey koparamayacağıma ikna etti adamı. Biraz para ödediysem de kadına bizim otoparktan çıkarken kamyon çarptığı için ödedim Barmenlere gelince, istesem de adlarını veremem. Bir ikisi vergiden kaçmak için kayıtsız çalışıyordu o gece. Böyle şeyler olur bizim işte."

Jenny çantasını açıp ad listesini çıkardı. "Sizden tek şey istiyorum "O dört adam bunlar mıydı?"

Max listeye baktı, sonra da Jenny'ye. "Pekala, evet, onlar. Bazıları öldü."

"Gazete okumuyorsunuz galiba. Hepsi öldü. Dördü de."

Jenny, arabada Sue ile eve gelirken heyecandan yerinde duramaz olmuştu. Bulduklarını aklından bir bir geçiriyor, arkadaşının gevezeliklerini duymuyordu. Cari, Ocak ayında karşı tarafla anlaşmıştı ama tatmin olmamıştı çünkü aldığı paranın miktarı adil olmaktan çok uzaktı.

Bir ay sonra, Şubat'ta, cinayetler başlamıştı. İki ay ara veriyordu ki arada bağlantı kuran olmasın. Nitekim üçüncüde bağlantıyı kurmuşlardı ama zaten bir kişi kalmıştı.

Dört ölü. Biri ya da birkaçı karısının trajik ölümünden sorumluydu. Eğer ara sokakta son kurbanını beklerken gofretinin yaldızını öyle düğüm gibi büküp atmasaydı, kimse onun katil olduğunu bilmeyecekti. Peki bu dört barmenin kim olduğunu nasıl öğrenmişti? Belki de ilk kurbanla ahbaplık kurmuş, masum bir tavırla diğerlerinin adını sormuştu. Kapanıştan sonra barda kalabilmesini de açıklıyordu bu. İlk kurbanla ahbap olmuş, diğer üçünün adlarını öğrendikten sonra da adamı öldürmüştü.

"İşte geldik” dedi Sue. Garaj yoluna girmişlerdi. "Arabanı göremiyorum. Roger hala çalışıyor herhalde."

"Son zamanlarda her gece çalışıyor. Teşekkür ederim, Sue."

"Sabah görüşürüz."

Jenny aceleyle eve girdi. Terlemişti. Elbiselerini çıkardı. Roger'a nasıl söyleyeceğini prova edip duruyordu. Sabahlığını giyip televizyonun karşısına geçti ama aslında ekranda ne oynadığını görmüyordu.

Roger o gece çok geç geldi. İçeri girdiğinde Jenny onun çok öfkeli olduğunu fark etti. Karısına tek kelime bile etmeden omuzluğunu çözdü, tabancasını bir sandalyenin üstüne attı. Sonunda, "Bu ne demek, Jenny?" diye sordu.

"Ne?" Roger'ın uzattığı elinde ne olduğunu görmeye çalıştı. "O da ne?"

"Kullanılmamış bir paket prezervatif. Otomobilinin yan koltuğunun altında buldum."

"Ben..."

"Açıklayacak mısın?"

Beyni dönüyordu. Karşısındaki adam sanki bir yabancıydı. "Roger, bırak düşüneyim. Ben..." "İyi bir neden bul. Değsin bari."

"Aman Allah'ım, Roger! Arabada biriyle seviştiğimi mi düşünüyorsun!" Birden hatırladı, "Herb, bizim başkan! Partide çok sarhoş olduğu için onu eve bıraktığımı sana söylemiştim. Oturduğu apartmana geldiğimizde mendilini çıkarırken cebinden bir şeyler düşürmüştü. Topladım onları ama bunu görmemişim."

"Herb, bölüm başkanın. Buna inanacak mıyım yani?"

Birden bu haksız kıskançlık ve kuşku Jenny'nin öfkesini kabarttı.

"Neye inandığın umurumda değil!" Sabahlığının önünü düğmelerini kopararak açtı. "Haydi! Memelerimde parmak izi ara istersen!"

O zaman Roger onu tokatladı. Fena halde.

Jenny o gece kanepeye kıvrılıp uyudu. Bir biçimde kendini başka darbelerden korumuştu. Uyandığında şafak sökmüştü, yağmur yağıyordu. Roger biraz sonra merdivenlerden indi ve Jenny'ye yaklaştı. "Dün gece için özür dilerim. Bu vaka beni perişan etti. Bu sabah Emniyet Müdürü'nü görmek zorundayım ve ona gösterecek bir şeyim yok."

Jenny kalktı, sabahlığına sarındı, kahvaltı hazırlamaya başladı. Sonra, Jenny kahvesini içerken, kocası sormayı akletti: "Dün bir şeyler düşünebildin mi? Cinayetler hakkında?"

"Hayır" dedi yavaşça. Yağmur damlalarının süzüldüğü pencereye gözlerini dikmişti. "Hiçbir şey düşünemedim"

 

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült