Hikaye

 

 

Derviş Ve Ölüm’den

Mehmet (Meşa) Selimoviç



Tanrı, yapılan bütün kötülükler için ceza verseydi, yeryüzünde bir tek canlı yaratık kalmazdı.

Bütün karmaşıklıklar iki ay üç gün önce başladı. Zamanı hesaplamalıyım, beni ilgilendiren biricik şey zamandır, çünkü bu, benim zamanımdır. Galiba hıdrellez gecesiydi. Kardeşim, on günden beri kalede hapis yatıyordu.

O günün akşamı hava kararmadan önce içim acı dolu, büyük bir huzursuzluk içinde sokak sokak dolaşıyordum. Oysa görünüşüm sakindi. İnsan buna alışıyor. Heyecanımı belli etmeyecek şekilde adımlarımı atıyordum. Görünmeyen düşünce karanlıklarında istediğim gibi olma serbestisini bana veren vücudum, bu gizleme işini kendi kendine ayarlıyordu. Elimde olsa, karanlığın bana yalnızken rastlaması için bu sessiz akşam üstünde kentin dışına çıkardım; ama işim beni başka bir yöne, insanların arasına götürüyordu. Tekkenin koruyucusu olan ihtiyar Caniç, hafız Muhammet'i yanına çağırmış. Hafız Muhammet rahatsız olduğu için, bu davete, onun yerine ben gidiyordum. İhtiyar Caniç, aylardan beri hasta yatıyordu, belki de helalleşmek için çağırmıştı hafız Muhammet'i. Bu ihtiyar, kardeşimin tutuklanma emrini yazan kadı Ayni efendinin kayınbabasıydı. Bunu bildiğim için bir şeyler umarak, onu ziyaret etme teklifini memnuniyetle kabul ettim.

Avlu ve evin içinde yol gösterirlerken her vakitki gibi, beni ilgilendirmeyen şeyleri görmeme alışkanlığıyla ilerliyordum.Kendime daha yakın oluyorum böyle davranınca.Uzun koridorda yalnız başıma kalıp bana ait haberin gerekli yere ulaşmasını beklerken, mutlak sessizliği dinliyordum. Bu büyük binanın içinde kimse yaşamıyor, koridor ve odalarında kimse yürümüyordu sanki. Buralarda bir yerde, ölmek üzere olan ihtiyarın boğularak yaşama ıstırabında, halıların üzerinde ölen adımların yumuşaklığında, fısıldaşarak yapılan sessiz konuşmalarda, pencere ve kapıların eski ağaçlarının hafif çıtırtısı duyuluyordu. Evi ipekli gölgelerle yavaş yavaş sarmaya başlayan gecenin, pencere camlarındaki son gün ışığı parıltılarıyla nasıl titreştiğine bakarken, ihtiyarı ve bu son görüşmemizde ona ne söyleyeceğimi düşünüyordum. Hastalarla ilk kez konuşmuyorum, ölmek üzere olan bir hastayı büyük yolculuğa ilk kez hazırlamıyorum. Tecrübe ile şundan emin oldum ki,eğer bunun için de herhangi bir tecrübenin gereği varsa bu durumda olan herkes, belli etmese bile, kendisini bekleyen akıbet karşısında, kapıyı çalmakta olan bilinmeyenin önünde, durmak üzere olan yüreğinde korku duyar.

Teselli ederek onlara şöyle diyordum:

Ölüm, kaçınılmaz bir şeydir. Bize yetişeceğini bildiğimiz tek şey ölümdür. Bunda ne istisna, ne de şaşırtıcı bir şey olabilir. Bütün yollar bizi ona götürür. Bütün yaptıklarımız, ondan uzaklaşmak diye bir şey yoktur. Yine de o gelince, şaşırırız. Bu hayat bir saat, ya da bir gün süren kısa bir geçişse, onu bir saat, ya da bir gün daha uzatmak için ne diye çırpınmalı. Ebediyet, aldatıcı dünyevi hayattan daha güzeldir.

Diyorum:

Can çekişme acıları arasında ayaklarınız birbirine dolanınca, niçin korkudan yürekleriniz titriyor? Evden eve taşınmaktır ölüm. Ona, yok olmak değil, ikinci doğuş da denebilir. Civciv tamamen gelişince yumurtanın kabuğu nasıl çatlıyorsa, ruh ve vücut da vakti gelince birbirlerinden aynı şekilde ayrılırlar. İnsanın en yüksek seviyeye ulaşması demek olan öteki dünyaya geçiş kaçınılmazlığında, ölüm bir ihtiyaçtır.*

Diyordum:

Ölüm, ruhun değil, maddenin yok olması demektir.*

Diyordum:

Durum değişikliğidir ölüm. Ruh, tek başına yaşamaya başlar. Vücuttan ayrılmadan önce ruh, elle dokunduğu, gözle gördüğü, kulakla duyduğu halde, meselelerin özünü kendi kendine bilirdi.*

Diyordum:

Öldüğüm gün, taşınırken tabutum,

Acı duyacağımı sanma bu dünyanın ardından.

Ağlayarak: yazık oldu, diye konuşma.

Kayıp dediğim, sütün kesilmesidir.

Yok olmayacağım mezara konduğum vakit.

Yok oluyorlar mı batınca güneş ve ay?

Ölüm sandığın şey, aslında doğuştur.

Zindan gibi görünür mezar, oysa ruh özgürlüğe kavuşur.

Hangi tohum büyümez ekilince toprağa?

İnsan tohumundan şüphen mi var yoksa?[1]

Diyordum:

Şükret sen Davut'un evi. Ve de ki: hakikat geldi. Vakit geldi. Çünkü herkes belirli bir süre içinde kendi yönünde dönüp duruyor. Annenizin karnında yaratıyor Tanrı sizi, sonra da üç kat daha görünmez bir karanlıkta bir şekilden ötekine sokuyor. Üzülmeyin, size vaat edilen cennete sevinin. Ah esirlerim benim, sizin için korku yok bugün, üzülmeyeceksiniz de. Ah durulmuş ruhum benim, memnunlukla dön sahibine, çünkü o da memnundur senden. Esirlerin arasına katıl, cennetine gir.[2]

Böyle diyordum hep.

Beni bekleyen ihtiyara, bunu söylemenin gerektiğinden emin değilim şimdi. İhtiyarı düşündüğümden değil, içimden geliyordu bu güvensizlik. İlk kez ölüm, inandığım ve başkalarım inandırdığım şekilde basit görünmedi bana.

Korkunç bir rüya gördüm. Ben, meydan gibi bir yerde, içinde kardeşimin ölüsü bulunan mor bir çuha ile örtülü tabutun ayak ucunda duruyormuşum. Etrafımı insanlar çevirmiş. Ne kimseyi tanıyor, ne görebiliyor, yalnız çemberi kapatıp, beni, ölünün yanındaki sıkıcı sessizliğin içinde tek başına bıraktıklarım biliyormuşum. Bu arada benim de yüreğim titriyor, o sağır sessizlik beni de korkutuyormuş. Rüyada da bilmediğim, gizli kalan nedenler bana acı veriyormuş. Kardeşimin ölüsünü gördükçe dehşete kapılarak: bu nasıl olur? diye soruyor, ama sorularım cevapsız kalıyormuş. Kalk, kalk, diye konuşuyormuşum. O ise, bilinmeyen açıklarda boğulup suyun altında kalanlar gibi, yokoluş bulutları arasında, yeşilimsi bir karanlığın içinde gizleniyormuş.

Ölmek üzere olan bu. hastaya: Söz dinle ve Tanrı'nın yolundan şaşma, diye nasıl öğüt veririm şimdi? Akıl erdiremediğim gizli yollar beni de ürpertiyor.

Kıyamet gününe, ebedi hayata inanmıyor değilim; ama ölmenin korkunç bir şey olduğuna, bu saydamsız karanlığın önündeki korkuya da inanmaya başladım.

Odalardan birine buyur ettikleri vakit, henüz hiçbir karara varmamıştım. Bir genç kızdı yol gösteren. Bu genç kızın yüzünü görüp herhangi bir şey düşünmemek için, önüme bakarak yürüdüm. Sana yalan söyleyeceğim ihtiyar, ama, şaşkınlık içinde düşündüklerimi değil de, senin duymak istediklerini söyleyeceğim için Tanrı beni bağışlasın.

İhtiyar bu odada değildi. Gözlerimi kaldırmadan bu odada ne temizlemek, ne havalandırmak, ne de tütsülemekle yok edilebilen, yatalak hastalardan yayılan o ağır kokunun bulunmadığını hissettim.

Ölüm kokmayan yatalak bakışlarımla aradığım vakit, minderin üzerinde, insana, yaşamayı en iyi şekilde hatırlatan güzel bir kadın gördüm.

Bu söylediğim acayip görünebilir ama, gerçekten böyleydi. Rahatsızlık duydum. Karanlık düşüncelerin etkisi altında olduğum halde hasta ihtiyarla görüşmeye hazırlanmışken, karşımda ihtiyarın kızını buldum. Kendisini daha önce hiç görmemiştim, ama o olduğunu biliyordum. Bütün kadınlarla, özellikle de bu güzellikte ve yaştaki kadınlarla iyi konuşmasını beceremem. Bana öyle geliyor ki, otuz yaşlarında vardı. Genç kızlar hayal kurar ve sözlere inanırlar. İhtiyar kadınlar ölümden korkar ve cennet için söylenenleri heyecanla dinlerler. Böyleleri ise, yitirdiklerinin de, kazandıklarının da değerini bilirler. Meseleleri kendilerine göre yorumlarlar. Bu yorumlar acayip olabilir, ama ahmakça değildir. Öne eğikken bile serbest olan olgun gözleri kirpiklerinin ardından uygunsuz bir şekilde bakar. En uygunsuz olanı, onların, gösterdiklerinden daha çok şey bildiklerini, acayip terazileriyle bizi tarttıklarını bilmemizdir. Gizlendiği vakit bile parıldayan tecessüsleri dokunulmazlıklarının himayesindedir. Oysa biz, onların karşısında savunmasızız... Kınından çıkarmadıkları halde elleri daima kabzasında duran bir kılıç gibi, kullanmak ihtiyacını duymadıkları güçlerine güvenerek, bizi, köleleri olabilecek, ya da hiç sebebi yokken faydasız üstünlükleriyle gururlanan küçülmüş yaratıklar olarak görürler. Bu saçma güven duyguları o kadar inandırıcıdır ki, onları hor gördüğümüz vakit bile etkileri altında kalırız. Doğabilecek bazı imkanlara, şeytanca bazı güçlere olan ümit ve inancına rağmen insan, onların karşısında korkuya kapılmaktan kendini alamaz.

Bu kadın, kendinden değil, soydan gelen özel bir güce sahipti. İnançlı tutumuna, hükmedici davranışlarına bir yumuşaklık, bir tatlılık veren, ne olduğunu bir türlü kestiremediğim bir şey vardı onda. Bu, eski bir alışkanlıktan mı, yaşmağı aralanınca görünen sürme ile gölgelenmiş gözlerinin yumuşak parıltısından mı, yaşmağını tutan kuğu boynu gibi kıvrılmış ince elinden mi, yoksa tahrik edici, büyülü güzelliğinden mi geliyordu?

İçimdeki köylü: İblisin kızı, diye düşünüyor, derviş ise beddua ediyordu. İkisi de şaşkınlık içindeydi.

Kararmaya başlayan odada yalnız kadının yaşmağı ile elinin beyazlığı görülebiliyordu. Odanın birer ucunda oturuyorduk; yetersiz bir uzaklıkla sıkıcı bir bekleyiş vardı aramızda.

Alacakaranlığın içinden:

- Ben, hafız Muhammet'i çağırdım, dedi kadın.

Memnun değildi, ya da bana öyle görünüyordu.

- Kendisi rahatsız olduğu için benim gelmemi rica etti, dedim.

Aynı şey, siz de evimizin dostu sayılırsınız.

- Evet, dedim. Oysa daha güzel, şiir gibi şeyler söylemek isterdim. Örneğin: Bize layık olmadığımız ilgiyi gösteren saygıdeğer babanıza minnettarız. Ailenizin, yüreğimizde özel bir yeri vardır, diyebilirdim. Ama olmadı..

Odaya, ellerinde mumlarla kızlar girdi.

Bekliyordum.

Yan taraftaki bir taburenin üstüne konan mumlar aramızı aydınlatıyordu. Bana, daha yakın ve tehlikeli görünüyordu şimdi kadın. Neler hazırladığını bilmiyordum. Babası için çağırdıklarını sanıyordum. Kardeşimin kurtulmasını sağlayacak bir mucize, gizli bir imkan, ya da mutlu bir rastlantı ile karşılaşacağımı ummasam bile, yine gelirdim buraya. Bu işler belli olmaz, ihtiyarla ölüm ve cennet üzerine konuşurken, kardeşim için merhametine sığındığımı belirten bir sözü laf arasına sıkıştırdım mı, bakarsınız adamcağız, hakkında hiçbir şey bilmediğimiz o büyük yolculuğundan önce bir sevap işlemek ister ve bize yardım ediverir. Bizler ancak, ölümün yaklaşığını sezip, günah ve sevap yazan omuzlarımızdaki melekleri hatırlayınca, hesapları düzeltmeye başlarız. Öldükten sonra bile dipdiri kalan gönül yüceliğine ulaşmayı kim istemez. Ayni efendiye gelince, o, bir zavallıyı hapiste tutmak uğruna zengin kayınbabasını darıltmayı göze alamaz; yeter ki Ali ağa, fedakarlık göstermeden, gayret sarfetmeden, sadece bir insanın serbest bırakılmasıyla kendisine cennet yolunda bir basamak sağlanacağına kanaat getirmiş olsun. Asla bu kadar kolay kazanamayacağı bir sevabı geri çevireceğini hiç sanmam.

Ama, kendisi hakkında hiçbir şey bilmediğim Ali ağanın kızı olan bu kadının, benimle ne hakkında konuşabileceğini, kendisine ne şekilde faydalı olabileceğimi bir türlü kestiremiyordum.

Silahlarını arkalarında saklayan iki savaşçı, gizli amaçlan olan iki rakip gibi karşılıklı oturuyorduk. Ne yapmak, nelere sahip olmak istediğini öğrenmek için bekliyordum. Az önceki gibi kuvvetli olmasa bile, ümidimi henüz yitirmemiştim. Bu kadın daha çok genç ve güzel. O'nun için yalnız bu dünya vardır. İşlediğimiz günah ve sevapları yazan melekleri düşüneceğini sanmıyorum.

Kararsızlığı uzun sürmedi. Söyleyeceklerini fazla düşünmedi. Duraksamadan, sağa sola bakmadan savaşa koşan gerçek bir savaşçı gibiydi. Sıkılgan olup olmadığını bilmiyorum ama, benimle konuşurken hiç sıkılmıyordu. Başlangıçta, zuma sesini andıran, kasten alçaltılmış sesini dikkatle izliyor, örgüye, inci dizisine benzeyen, kelime ve cümle kuruluşları çarşı dilinden tamamen farklı olan, yıllanmış eski odaların kokusunu taşıyan konuşmasını dinliyordum.

- Bunu söylemek benim için kolay değil, zaten başkasına söyleyemem, dedi. Ama siz dervişsiniz. Birçok şey duymuş ve görmüş, elinizden geldiğince insanlara yardım etmişsinizdir. Her ailede hoşa gitmeyen şeyler olabileceğini bilirsiniz. Kardeşim Hasan'ı tanırsınız, değil mi?

- Evet!

- Sizinle, O'nun hakkında görüşmek istiyorum.

Söyleyeceklerinin iyi şeyler olmadığını bildiğinden, önce bana olan güvenini belirtmek, unvanımı anmakla gönlümü almaya çalışta; sonra da kötü şeylerin yalnız kendilerine değil, herkese ait olduğunu hatırlatmak için bütün aileleri araya katarak konuşmasına başladı. Kötülüğü çoğunluğa yükleyince ayıbın daha az olacağını ve onun hakkında rahatlıkla konuşabileceğini sanıyordu.

Bu faydasız güzel girişi, hepimizin az çok bildiği ailelerindeki uyuz koyunun hikayesiyle utanç verici bir şekilde hıyanete uğrayan büyük ümitleri hakkındaki yakınmalar izledi. Bu yolunu şaşırmış koyun, ailesinin üzülmesine, insanların önünde utanç, Tanrı'nın önünde korku duymasına sebep olan, uyuzluğundan hiç de şikayetçi görünmüyordu. Bazı kimseler, arada bir samimiyetle yardım umarak ki yardım edeceğimize söz verir, ama verdiğimiz sözü pek az yerine getirebilirdik bize başvururlardı. Ama bu kadın gibilerinin bize başvurmaları daha çok insanların önünde ellerinden gelen her şeyi yaptıklarına dair bize tanıklık ettirmek, din adamlarını bile seferber ettiklerini göstermek, kötülüğün önlenememesindeki suçsuzluklarını kabul ettirmek içindir.

Çok önceleri bize anlatılan, ezbere bildiğim bu tavır hikayeyi kadının ağzından duyunca, görevime uygun bir tavır takınarak, yapmacık bir dikkatle dinlemeye başladım. Hiç sebebi yokken, bende şaşkınlık uyandıracak, günlük olaylara benzemeyen, olağan dışı bir şey bekliyordum. Oysa ne olabilirdi ki? Kadın söylemesi gerekeni söyleyecek; kardeşinden yakınarak onunla konuşmam, onu inandırmam için bana rica edecek, ben de, bu sözde acıklı olayı dinledikten sonra, Tanrı'nın yardımıyla elimden gelen yardımı yapacağıma söz vereceğim. Yine de değişen hiçbir şey olmayacak. O, görevini yapmış olmanın rahatlığı içinde, bu yaptıklarını çevresindekilere duyuracak; ben, gülünç olmamaya çalışarak Hasan'la görüşeceğim; Hasan ise ailesinin öfkelenmesinden zevk duyarak, canı istediği gibi yaşamaya devam edecek. Bütün bunlardan ne ben, ne hapisteki kardeşim, ne de herhangi bir kimsenin kaybı ya da kazancı olmayacak. Kadın, gerçek ihtiyacı olmadan, çıkar, ya da başarı sağlamayı düşünmeden, ılık bir toplumsal sorumluluk duygusunun etkisi altında, söylediklerini başkalarına duyurmak için konuşuyordu. Amacı, kardeşi yüzünden aile şereflerinin lekelenmemesini sağlamak, suçluluğu uzaklaştırmaktı. Bana, sadece aracılık görevi düşüyordu. Bu durumda benden aldığı çok azdı. Buna karşılık, kardeşimin serbest bırakılması için merhametine sığınmayı düşünemezdim bile. Sonra, babasına başkaldıran yalnız Hasan değildi ki. O, sadece bir örnekti. O'nun gibi niceleri vardı. Herhalde babalarının yanındaki düzenli yaşayış sıkıyordu onları. Hasan'ın davranışlarında fazla utanılacak bir şey de yoktu. O'nun bu davranışları, bütün diğerlerinde olduğu gibi, iradelerinin içtepilerine yenilmesinden ileri geliyordu.

Hikayenin başını duyar duymaz sonunu toparladım. Sözlerini izlemeye lüzum görmediğim kadını, bu kez, dikkat ve ilgiyle seyretmeye başladım. Herhalde o, konuşmasıyla dikkatimi çektiğini düşünüyordu. İkimiz de kibar görünüyorduk.

Kadının, ince tülbendin altında görünen yüzünün güzelliği ile sıcak coşkunluğunu belli eden iri gözlerinin sakin parıltısı beni şaşırttı. Ama bu, ne söyleyeceğini beklerken, tedirginlik, güvensizlik içinde ona çevirdiğim, ondan çok, kendimle ilgili şeyleri belirten ilk kaçamak bakıştı. Ancak, içimden bağlılık duygusunu atıp gerçekten dinliyormuş gibi göründüğüme kanaat getirdikten sonra sıkıntıdan kurtularak, onu salim kafayla görmeye başladım.

Ender olarak tatmin ettiğimiz, hatta karşılaştığımız vakit bilinen sebepler yüzünden varlıklarını bile duymadığımız, dünyamızın o kadar uzağındaki bu acayip yaratıkları daha iyi görmek isteğinden doğan basit bir tecessüs değildi bu. Aramızdaki ilişkiyi bozmadığım, isteklerine, zenginliğine değer veren bir derviş olarak kaldığım halde, karşısında, onu gizlice seyreden bir insan durumundaydım. O, beni ne görüyor, ne de hakkımda bir şey biliyordu. Ben onu hem rahat rahat seyrediyor, hem de ne düşündüğünü biliyordum; bunun için ondan biraz üstündüm. Her vakit arzu edildiği halde, pek seyrek elde edilebilen bir üstünlüktü bu. Böyle derli toplu olarak sakin sakin oturduğum yerden onu seyrederken kötü bir şey yapmadığıma inandığım gibi, kafamda, sonradan utanarak hatırlanacak bir düşüncenin de doğmayacağını biliyordum.

İlk ayırt ettiğim elleri oldu. Birbirinden ayrı durarak belirli bir zorlama ile yaşmağı tutarken fazla hareket imkanı olmayan bu eller, güçlükle görülen, anlatımsız şeylerdi. Ama yaşmağı bırakıp da birbirine kavuşunca bir bütün olarak canlanıveriyorlardı. Birdenbire hücuma geçmeyen, canlı hareket etmeyen bu ellerin sessiz uysallıklarında yavaş yavaş dolaşmalarında, durmadan ilgimi çeken büyük bir güç, olağanüstü bir anlam vardı. Her an önemli bir şey yapacaklarmış gibi görünerek gergin bir bekleyiş, devamlı bir heyecan yaratıyorlardı. Bu eller, ya sessiz bir arzuyla boğuluyormuş gibi birbirine kenetli olarak sahibinin kucağında uslu uslu duruyor, ya da aşırı enerjiden ileri gelen ve huzursuzluk ürpertisini andıran devamlı dalgalanma içindeki durgunluklarında yollarını şaşırmamak, anlamsız bir şey yapmamak için birbirini koruyorlardı. Derken söz birliği etmiş gibi acelesiz ayrılıyor, birbirini arayarak bir an havada süzülüyor, sonra aşık kuşlar gibi nazik bir şekilde atlas dizlerin üzerine düşüyor ve tekrar birleşmiş suskunlukları içinde mutlulukla sarmaş dolaş oluyorlardı. Ellerden biri ağır ağır gerilen ihtiraslı parmaklarıyla altındaki atlas ve atlasın altındaki deriyi okşarken, öteki onun üstüne yapışmış, yuvarlak mermer dizin üzerindeki kumaşın hışırtısını dinleyerek sessizce yatıyordu. Bazen bir el, kırmızımtırak parıltılı siyah saçların altında utanarak gizlenen kulağın ucundaki küpeye dokunmak, havada bir an kalıp konuşulanlara kulak kabartmak üzere tek başına yürüyüşe çıkıyor, sonra da, bu küçük ihmal yüzünden incinerek susan ötekinin yanına çabucak dönüyordu. Uzun bir müddet bu böyle devam etti.

Başlıbaşına yaşayışlarının anlamlılığına şaşarak onları izliyordum. Kendilerine özgü hayat çizgileri, istekleri, aşkları, kıskançlıkları, ihtirasları, cinsel içtepileri olan küçük iki yaratık gibiydiler. Bütün ötekileri andıran bu küçük hayat belirtileri hakkındaki delice düşünceler beni kah heyecanlandırıyor, kah korkutuyordu. Bu, içimde uyandırmak istemediğim değişik bir hayatın nabız atışı, hızlı ve tehlikesiz bir düşüncenin etkisiydi.

Onlara, güzel oldukları için de bakıyordum. İpekli gömleğinin nakış işlemeli yenlerinde başlayan bu ellerin, nazik bir şekilde yuvarlak ve inanılmayacak derecede ince bilekleriyle saydam eklemleri vardı. En güzeli de çok canlı bir şekilde açılıp kapanan, düzgün kozalakların içine dökülmüş gibi parlak derili olan ince parmaklarıydı.

İlk olarak dikkatimi çeken bu iki küçük yaratık, bu iki mürekkep balığı, bu iki çiçekti; ama ne başlangıçta daha çok onlara bakarken, ne de sonra, bilinmeyen bir dünyayı keşfediyormuş gibi kendisini gözetlerken gördüğüm yalnız elleri değildi. Bu kadındaki her şey ayırt edilemeyecek şekilde birbiriyle uyumluydu. Sürme çekilmiş gözlerinin bakışları, ince tülbendin altında güçlükle görülebilen el hareketlerinin birleşmesine; başını hafifçe oynatması, altın iğneyle tutturulmuş zülüfünün titremesi ve gümüş terlik içindeki ayaklarının bilinçsiz olarak kıpırdanmasına; yüz çizgilerinin anlamlı hareketleri, içinden, kanından gelen aydınlığın yankılanmasıyla yüzünün daha sıcak, daha tatlı olması, ıslak dişlerinin parıltısı, etli, tembel dudaklarının dikkati çekmesine sebep oluyordu, başlıbaşına göze çarpan yalnız vücuduydu.

Bu kadın, bende hiçbir arzu uyandırmadı. Böyle bir şey olsa bile, utandığım, yaş ve mevkiimi, karşılaşacağım tehlikeyi düşündüğüm, hastalıktan da kötü olabilecek huzursuzluktan korktuğum için kendi kendime hükmetme alışkanlığımla daha başlangıçta bu duyguyu boğardım. Ama sessiz akan bir ırmak, akşamüstü gökyüzünü, yarı gecede ayı, çiçek açmış bir ağacı, sabahları çocukluğumun gönlünü seyrediyormuşum gibi, derin bir zevk, büyük bir memnuniyetle ona baktığımı kendimden gizleyemedim. Bu bakışlarda ne sahip olma isteği, ne tamamen duygulanma imkanı, ne de kalkıp, oradan uzaklaşma gücü vardı. Canlı ellerinin birbiriyle kovalamaca oynayarak nasıl eğlendiklerini seyretmek, onun konuşmasını dinlemek hoş bir şeydi. Hatta, konuşmasa bile olurdu, onun oradaki varlığı bana yetiyordu.

Bir an geldi ki, bu mutlu seyredişin de benim için tehlikeli olmaya başladığını anladım. Üstünlüğüm, gizliliğim kalmamıştı artık. İçimde, istenmeyen bir şey canlandı. Bu, ihtiras değil, belki de ondan daha kötü olan, hatıraydı. Hayatımın biricik kadınını hatırlamıştım. Aradan geçen bunca yılın altından nasıl sıyrılıp meydana çıktığım bilmiyordum. Bu kadın gibi güzel değildir, üstelik onunla bir benzerliği de yoktur. Nasıl oldu da biri, ötekini çağırdı? Yokluğunu bildiğim halde yirmi yıldır hem unuttuğum, hem hatırladığım, istemediğim, ona ihtiyaç duymadığım anlarda pelin gibi acı olarak karşıma çıkan bu uzaktaki kadın şimdi beni daha çok ilgilendiriyordu. Ama anlamadığım bir şey vardı. İçimden gideli bunca yıl olduğu halde onun tekrar canlanmasına sebep olan acaba düşlerdeki günahkar yüzlü bu kadın mıydı? Yoksa o, bana kardeşimi unutturmak, bütün bu olup bitenlerden sonra bir daha elde edememek üzere kaçırdığım imkanlardan ötürü beni ayıplamak için mi tekrar diriliyordu?

Bakışlarımı önüme çevirdim. İnsan hiçbir vakit emin olduğunu ve geçmiş olan bir şeyin öldüğünü düşünmemelidir. İşte, ona en az ihtiyacım olan bu sırada yine düşüncelerime karıştı. Gerçi, o şimdi önemli değil, ama onun hatırası her şeyin, hatta bana acı veren bu durumun başka türlü olabileceğini sezinleyen o gizli düşüncenin bile yerini alıyor. Gölge git, benden uzaklaş. Hiçbir şey başka türlü olamazdı. Ne olursa olsun yine, acı veren başka bir şey bulunurdu. Başka türlü olmakla insanın hayatı daha iyiye yönelmez.

Kadın:

- Dinliyor musunuz? diye sorunca, kendime geldim.

Hatıraların içinde kaybolduğumu farketti mi yoksa?

- Dinliyorum, devam edin, dedim.

Gerçekten de dinliyordum. Sıradan bir hikaye anlatmadığına şaşarak dinliyor ve duyuyordum. Gerçi, anlattıkları öyle ahım şahım şeyler değildi, ama yine de dinlemeye, hatta, bakmaktan çok dinlemeye değerdi. Ümidim birdenbire başını kaldırdı.

Kadın bana, İstanbul'da öğrenimini tamamladıktan sonra hem ailelerinin asaletine, hem kendi bilgisine uygun bir mevkie erişen kardeşinin acayip kaderini anlattı. Söylenenler biraz şişirmeydi. Çünkü, kardeşinin İstanbul'daki mevkii öyle övünülecek kadar yüksek bir mevki değildi. Kadıncağız karla zararı kendine göre denkleştiriyordu. Kardeşiyle hepsi övünüyormuş, hele babasının keyfine diyecek yokmuş. Derken beklenmedik bir şey olmuş, oğlan tamamen değişmiş. Bunun gerçek sebebini kimse bilmiyor, hatta Hasan'ın kendisi bile söyleyemiyormuş. Şimdi herkes üzüntü ile soruyormuş: hocalarının bile takdir ettiği Hasan'daki o bilgi nereye gitti? Nasıl oldu da bunca yıl iz bırakmadan ortadan kayboldu? Bütün bu kötülükler nereden geldi diye. Hasan kimseye sormadan işini gücünü bırakıp, buraya gelmiş. Basit insanlarla arkadaşlıklar kurup, içki içerek malını mülkünü israf etmeye başlamış. Arkadaşlarıyla birlikte kentte akıl almadık şeyler yapıyor, çengilere bunu söylerken kadının sesi kısıldı ve ağza alınamayacak kötü yerlere gidiyormuş. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, şimdi de kiracılığa başlamış. Bir yanaşma, bir uşak gibi başka tüccarlara ait hayvanları, gavur bölgeleri olan Sırbistan'dan alıp, Dalmaçya'ya, Avusturya'ya götürüyormuş. Bozulmuş, kendini mahvetmiş, elindekini har vurup harman savurmuş, annesinden kalan arazinin bile yarısını satmış. Bütün bu olup bitenlerden çılgına dönen babasının Hasan'a yalvarması, onu tehdit etmesi hiçbir fayda sağlamamış. Adamcağız, oğlundan ötürü yataklara düşmüş. Hasan'ı bu kötü yoldan kimse geri çeviremezmiş. Babası, Hasan'ın adını bile duymak istemiyormuş; Kendisinin de ağlayarak gözlerini akıtması boşunaymış. Bu sırada kadın, baklayı ağzından çıkardı. Babası, kentin ileri gelen kişileri önünde hazırlayacağı bir vasiyetname ile oğlunu mirastan mahrum bırakmaya, onu resmen evlatlıktan reddetmeye karar vermişmiş.

Kadın, böyle bir şey olmadan, durum daha da kötüleşmeden, Hasan'ın gönüllü olarak mirastan vazgeçmesi için kendisiyle konuşmamı rica ediyordu. Böyle yaparsa, hem o babasının bedduasını almaktan kurtulur, hem de aile şerefleri beş paralık olmazmış. Bu söylediklerinden kocası Ayni efendinin haberi yokmuş. Zaten o, baba ile oğul arasına girmek istemezmiş. Kadın, kötülüğü önlemek istediği için kendiliğinden yapıyormuş bunları. Hasan'ın tekkeye gelip gittiğini duymuş, hiç olmazsa arada bir akıllı ve iyi insanlarla konuştuğuna memnun olmuş. Hafız Muhammet'le benim ona, çok yardımımız dokunabilirmiş.

Bana bu şekilde açıldığı için kadına minnettardım. Gerçi, çekinmemekle bana fazla değer vermediğini gösteriyordu; ama zararı yok, bu sırada söz konusu olan daha önemli meseleler vardı.

Hafız Muhammet'in şüpheli hastalığından Allah razı olsun, hiç aklıma gelmeyen bir imkan yarath bana. Kadının babasının bile bana yardım etmek için daha kuvvetli bir sebebi olamazdı. Ayni efendinin her şeyden haberi olduğunu, karısının memnuniyetle söylediği bu sözleri bile O'nun uydurduğunu anlıyordu. Önemli sebepler olmadan tek varisin, verasetinin elinden alınmasının kolay olmayacağını bilirdi o. Kendilerine güvenleri olsaydı aile şerefini düşünür, ne de bizi yardıma çağırırlardı. Yüzümün fazla neşeli görünmemesine dikkat edip, başlangıçta borçlu kaldığım ilgiyle kadına bakarak şöyle düşünüyordum: İşte, ikimiz de kardeşlerimizden ötürü güç durumdayız. Sen, kendininkini yok etmek istiyorsun; ben de, benimkini kurtarmak istiyorum. İkimiz de bunu her şeyden çok istiyoruz; Şu farkla ki, benim isteğim dürüst, seninki ise kirli bir istek. Varsın böyle olsun, bu beni ilgilendirmez. Hakkınızda hiçbir şey bilmiyorum, ama kendisinde olmadığı için, gücünüz ve zenginliğinize saygı duyan kocanız olacak o kansız Kadı'nın üzerinde nasıl bir üstünlük sağladığınızı görür gibi oluyorum. O'nun utanç verici bir gecesi ile senin kararlı bir isteğin kardeşimin kaderini değiştirebilir. İkimiz de böyle az bir yatırımla bu kadar çok şey kazanmış oluruz.

Nerde ise açık olarak şunları söyleyecektim; Peki artık gizlememize lüzum yok. Sana Hasan'ını vereceğim, sen de bana kardeşimi ver. Kardeşim umurunda değil senin, bense kardeşin için her fedakarlığı yapabilirim.

Ama söylemedim. Açık konuşmam onu kırabilirdi. Başkasının açık konuşmasını sevmez onlar.

Hasan'ın tekkeye uğradığını, hafız Muhammet ile benim ortak dostumuz hafız Muhammet'in gerçekten dostuydu, ama benim değil olduğunu, söyledikten sonra, kardeşi ve aile şerefleriyle ilgili üzüntüsünün beni etkilediğini, bunun için ricasını kabul edip Hasan'la dediği şekilde konuşacağımı kadına bildirdim. Ayrıca, onların zarar görmesinin, bizim de zarar görmemiz demek olduğunu, aramızda olan o en güzel şeye leke kondurmamak için yardım etmeye, ünlü kimselerin mutsuzluklarının yarattığı o kötü niyetli sırıtışları önlemeye mecbur olduğumuzu, bunu biraz da tekkemizin koruyucusuna olan mirınet borcumuzdan ötürü yapacağımızı hoşlanmayacağını bildiğim halde kasten babasının adını anarak söyledim. Ve yalnız amcamız değil, düşüncenizin de yerinde bir düşünce olduğunu sanıyorum. Çünkü başka her türlü davranış güvensiz olurdu, dedim. Ama tek varisin önemli bir sebep olmadan verasetinin elinden alınmasının zor olacağını da sözlerime eklemeyi ihmal etmedim.

- Önemli sebepler var, dedi kadın.

- Mahkemeden söz ediyorum; dedim. Hasan hayvan ticareti yapıyor, bu bir gerçek, ama dürüst olmayan bir iş değil ki bu yaptığı. Üstelik varlığının yarısını satmadı, eski karısına verdi. Onun verasetinin elinden alınması için önemli değil, hiçbir sebep yok bence.

Emindim, ondan daha emindim. Kendi kendimle olan tutumumu değiştirdim. Başlangıçta o, güzel yüzlü bir patron karısı; ben ise mütevazı bir derviş, ebedi bir köylüydüm. Ama şimdi aynı seviyede iş konuşan iki insanız. Burada ondan daha güçlüyüm ben. Söylediklerini tasvip ettiğim sırada tutumumu makul bularak bana güleryüz gösterdiği halde, benden, hoşuma gitmeyen şeyler duyunca kaşları çatılmaya, bakışları sertleşmeye başladı. Benim karşı koymam aptallık, inatçılık gibi görünüyordu ona.

- Babam onu muhakkak mirasından mahrum edecek, dedi kadın tehdit ederek.

Ne babasının oğlunu mirasından mahrum edip etmeyeceği, ne de kadının öfkesi benim umurumdaydı. Benim amacım, onun kendine olan güvenini kırıp, istediğime ulaşmaktı.

- Babanız, Hasan'ı mirasından mahrum edebilir, dedim sükunetle. Ama babanız ihtiyar ve uzun zamandan beri hasta olan bir insandır. Hasan, babasının iradesinin zayıf olduğu, akıl dengesinin tam olmadığı bir sırada baskı altında bu kararı verdiğini iddia ederek vasiyetnamenin iptali için dava açabilir.

- Kimmiş baskı yapan?

- Ben davadan söz ediyorum. Baskı yapanın kimliği önemli değil. Arada Ayni efendi var, dava burada görülmez. Böyle olunca da davanın Hasan'ın lehinde sonuçlanacağından korkuyorum.

Sessizce bana bakıyordu. Daha çok önce, mumlar getirilip de çirkin hikayesine başladığı sırada başındaki yaşmağı çıkarmıştı. Dolunayı andıran güzel yüzünün uçlarındaki gözbebeklerinden mumların titrek, huzursuz alevleri aksediyordu. Bu titremenin, onun titremesi olmadığını bildiğim halde, onunmuş gibi kabul ediyordum. Zalimliğim üzerimdeydi. Huzurunu kaçırdığımı biliyordum. Tasarısını hazırlarken karşılaşacağı bazı güçlükleri muhakkak biliyordu, ama benim bu kadar güçlük çıkaracağımı hiç ummamıştır.

Yüzümde şaka ettiğime dair bir belirti, inancımda bir tereddüt, bir akıl erdirememe ihtimali görmeye çalışıyormuş gibi, gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Öyle sanıyorum ki, kızgınlığının gittikçe artması, bana karşı koymak için ağırbaşlı bir mazeret bulamadığındandı. Taşmak üzere olan bir pınar gibiydi. Ama taşmasına fırsat vermeden, istediklerini kabul ederek:

- Her şeyi davasız halledebilmek için Hasan'ı ikna etmemiz gerekecek, dedim.

Hırçınlığının devam edeceğini, babasının düşüncesini değiştirebilecek dava ihtimaline karşı tepki göstereceğini, bu arada da benim teklif edeceğim konuyu görüşebileceğimizi sanıyordum.

Oysa kadın, karşı koymaktan hemen vazgeçti. Acele ediyordu.

İnanmadığını belli edercesine:

Acaba razı olur mu dersiniz? diye sordu.

- Onu kızdırmayacak, kırmayacak, iyi düşünülmüş, akıllıca sebepler bulmalıyız. İş inada binerse, onunla başa çıkılamayacağını bilirsiniz.

- İyi, akıllıca sebepler bulabileceğinizi umanın.

Bu sözlerde ince bir alayla sabırsızlık vardı. Her şeyin kolayca halledileceğini sanıyordu kadın.

Ben de aynı şekilde düşünüyordum.

- Deneyeceğim, dedim.

Sesimdeki inançsızlığı, kararsızlığı, kuşkuyu sezip sezmediğini bilmiyordum. Ama ben, sahiden heyecanımı yitirmiştim.

- Razı olacağına inanmıyorsunuz, değil mi?

- Bilmiyorum.

Biraz daha dayanabilseydim, kardeşime olan sevgim, ahlak

anlayışımdan biraz daha üstün gelseydi, her şey daha iyi bir şekilde sonuçlanırdı. Ya da daha kötü olurdu. Ama, belki kardeşimi kurtarırdım...

Görülebileceği gibi, isteğimden kolay bir şekilde vazgeçmedim. Bir an içinde bana yapılan teklifi hem kabul etmek, hem geri çevirmek için sayısız sebepler buluyordum. Çoğunlukla her biri, hem öteki için bulduğum sebep aynı oluyordu. Kadın, karşımda durmuş bana bakarken, nefes alacak kadar kısa bir zaman içinde içimde fırtınalar kopuyordu. Kendimin ve kardeşimin hayatı hakkında karar verirken şöyle düşünüyordum: Kadına, dini hafiften alan kardeşini vereceğim. Hasan, nasıl olsa benim dostça öğütlerimi dinler. Onlar, bensiz de işlerini görebilirler, ama ben, her şeyin daha iyi görünmesini sağlayabilirim. Emek ve ihanetimin karşılığında onlara ödettiğim şey fazla sayılmaz. Utanacak, kendi kendime sitem edecek ne var bunda? Kardeşimi kurtarıyorum.

Yalnız, inandırıcı bir şekilde daha yüksek sesle bağırmam, beni ikaz eden öteki sesi bastırmam gerekiyordu. Kardeşimin ne yaptığını, ne kadar suçlu olduğunu bilmiyordum. Aslında, güç bir durumun olabileceğine inanmıyordum. Kardeşim, büyük bir kötülük yapamayacak kadar genç ve dürüsttü. Herhalde yakında serbest bırakılırdı. Ama ya bırakmazlarsa? Hatta bırakmayacaklarından emin olsam bile, hayatında bana bir kötü söz dahi söylememiş olan bir insana, böyle bir kalleşlik etmeye razı olabilir miydim? Maddi imkan konusu değil bu; ben ne zenginim, ne de başkasının zenginliğine fazla değer veririm. Burada söz konusu olan adaletsizlik, çirkin bir davranış, dürüst olmayan bir tutum, başkasının hakkına tecavüz etmektir. Hasan, her şeye boş veren, hafifmeşrep, acayip bir insandır. Ona değer vermiyorum. Ama olduğundan daha kötü bile olsa, bu saygısız kadının tertip edeceği eşkıya soygununa yardım etmem için yeterli bir sebep değil ki bu. Böyle bir şey yapacak olsam, vicdanıma karşı kendimi nasıl mazur gösterebilirim?

Bunca yıl başkalarına niçin öğüt verdim? Bütün olup bitenlerden sonra, kendime ne söyleyebilirim? Yaptığım çirkin işi öz kardeşim bile bana daima hatırlatır. Adım bir kere kötüye çıktı mı, artık ömrü billah onu değiştiremem. Dürüstlük inancımdan başka neyim var benim? Onu da yitirdikten sonra bir yıkıntıya dönerim ben.

Gerçekten böyle düşünüyordum. Kardeşimi kurtarmak ve küçük bir ihanette bulunmak gibi, aynı olmayan iki şey arasında bocalayışım, bazı kimselere belki acayip görünebilir. Ama, bütün davranışlarını vicdanının katı ölçüleriyle tartmaya alışmış, ölümden çok, günah işlemekten korkan bir insan için bu öyle acayip bir şey sayılmaz.

Bundan başka, Hasan'a: Kardeşimin kurtulması için mirastan vazgeçebilir misin? diye sorsam, hemen vazgeçeceğini yüzde yüz biliyordum.

Hasan'la görüşmeden önce, kadına bir şey söyleyemezdim.

Bocaladığımı sezmiş olacak ki, acele ederek:

Bu yapacağınız iyiliği hiçbir vakit unutmayacağım. Ailemizin, onun bunun ağzına düşmesini istemiyorum.

Büyük Tanrım, iyiliğimin karşılığını ne ile ödeyecek ki bu kadın.

Kalk Ahmet Nurettin, kalk ve buradan uzaklaş.

Tekrar görüşmek için bir açık kapı bırakarak:

- Ben size haber getiririm, dedim.

Ne vakit?

- Hasan gelir gelmez.

- Bir iki gün sonra Hasan gelir.

- O halde ben de bir iki gün sonra haber getiririm.

O güzel eli, yüzünü örtmek için kalkmadı. Ortaklaşa bir entrikanın içine dalmıştık.

Çirkin bir şey olmuştu aramızda, tepeden tırnağa temiz kaldığımdan emin değildim.


[1] Sırasıyla, İslam düşünür ve şairleri Ragıp İsfıhani, İbn-i Sina, İmam Gazali, Mevlana Celâlettin Rumi.

[2] Kur'an'dan.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült