Denizde İkinci Gece

Alfred Hitchcock


KAMARAMDAN çıktığımda, gece yarısıydı. Boşboş olan üst güverteye yöneldim. Güverte trabzanları ince bir sis tabakası altında gümüş gibi parlıyor, uzun yolcu iskemleleri ve tahtalar bir hayal aleminin ilgi çekici müphemliği ile insanı büyülüyordu.
Havada bir nefes bile esmemekte, vapur sakin bir deniz üzerinde sislere gömülmüş ağır ağır ilerlemekteydi.
Sise karşı hiçte antipati duymam.
Parmaklıklara dirseklerimi dayıyarak ıslak ve kesif havayı zevkle teneffüs ettim. Az bir süre evvel tahammül edilmez bir şekilde midemi altüst eden bulantı ve baş ağrısı hemen hemen kaybolmuş gibiydi.
Yeniden normal ve sıhhatli bir insan haline dönmenin sevinci içinde dünya ve kendim ile sulh aktedmiş gibi sakindim. Gücüm kuvvetim yerine gelmiş, yeniden salamura kokusunu dünyanın bütün inci ve zümrütlerine tercih eden macerasever olmuştum.
Havana'yı görmek, beş kısa gün gibi bir sürede hür, dilediğini yapmak sevinci için dünya kadar para harcamıştım.
Masmavi, harikulade güzel bir deniz ortasındaki adayı iş yaptığım dürüst acenta röprezantanlarından biri bana söz sırası anlatmıştı.
Hiç bir cihetten zengin bir adam değildim. Bunun la beraber, güzel yerleri görmeğe karşı içimde öylesine yenilmez bir arzu taşımaktaydım ki, Havana gibi bir cenneti görebilmek pahasına bankadaki tasarrufumda büyük bir gedik açtım. Ama yine de bu yolculuğu tamamlıyacak olan ufak tefek zevklerden kendimi mahrum etmek zorunda kalıyordum.
Mesela, yemeklerden sonra içilen sigar, likör, konyak gibi teferruata verecek param kalmadığından sadece vapurdaki tabldotta yediklerimle yetiniyordum. Oysaki sigar, likör ve,konyak bir deriz yolculuğunun vaz' geçilmez çerezlerindendi.
Neyse, zengin olmadığımı, hatta küçücük bir bütçeye sahip olduğumu daha öncedende belirtmiştim.
Yinede anlatılamıyacak kadar mutluydum. Güvertede geniş adımlarla dolaşmıya başladım. Oh!... Ciğerlerime büyük bir aç gözlülük ve doymazlıkla çektiğim bu ıslak ve buruk hava beni nasılda sarhoş ediyordu!...
Otuz saatten beri berbat bir deniz tutması yüzünden kamaramda kapalı kalmıştım. Bir vebadan, yada her hangi ateşli bir hastalıktan fazla harap etmişti bu bulantı beni.
Deniz sakinleşip ben rahatsızlıktan kurtulunca, yakın gelecekteki zevkleri düşünerek hayaller kurmağa başladım.
Hayal, daha doğrusu projelerim harikuladeydi. Beş gün Cuba'da kalacak, bir otomobil kiralıyarak Malecon'un güneşli sokaklarında gezinecektim.
Cabanas'nın pembe duvarlarını, Colomb'ın katedralini görecektim. Antilles'lerin en büyük mağazası olan Fuerza'yı ziyaret edecek, dindarların küçük Patioslarmda ruhumu dinlendirecektim. İspanyol tipi bir açık hava gazinosunda, ay ışığında Refrecos rakısını içerken Gürültülü yerlerde ve şiirden uzak yaşıyan insanları küçümsiyerek düşünecektim.
Sonra, seyahat devam edecekti. Şahane ve esrarlı Haiti adasına, Bakireler Adasına doğru yol alacaktık. Eski, asırlık liman Charlotte Amalie'yi nasıl tarif etmeli bilmemki?
Ben bu limanı kitaplarda okuya okuya adeta ezbere bilirim. Damları parlak kırmızı kiremitlerle örtülü evler, bir biri üzerine yığılmış bir sıklıktadır.
Sargasse denizine doğru gülümser gibi bakarlar. Bu denize her an anadan doğma çıplak çocuklar girip çıkar, çeşit çeşit renkli balıklarla bir arada yüzerler. Sahil eski kayık ve motorlarla doludur ama öylesine şirindirki!...
Kaptanlara gelince, hepsi birer alkoliktir bunların. Gece gündüz içerler. Yeniden parmaklıklara abandım ve bir kaç gün sonra yanaşacak olduğumuz Martinique adasını düşündüm. Şuursuzca gülümsedim. Bu adanın en bol olan metaı şarabile fahişeleriydi. Kızılderili ve Çinli fahişeler belki şaraptan daha da ucuzdular.
Sonra, birden bire başım döndü. Korkunç deniz tutması yeniden pençeleri araşma alıverdi beni.
Deniz tutması, diğer hastalıkların aksine olarak, her şahısta kendini başka türlü hissettiren bir afettir ve şahsa göre değişir. Dünyada onun arazını birbirinin aynı duyan iki insan daha gösterilemez. Bana gelince, ben onun her çeşit dehşet ve kötülüğünü birden hisseden bir bünyeye sahibim.
Nefes nefese, sendeliyerek parmaklıklardan uzaklaştığım ve güvertede bulunan uzun sandalyelerden birine kendimi attım.
Kamorat bu iskemleleri niçin dışarda bırakmıştı? Esrarını bir türlü çözemediğim bir düğümdü bu. Muhakkak olan şuydu ki, kamarot bu unutkanlığı ile bir suç işlemiş sayılırdı. Gecenin bu saatinde yolcuların güvertede oturmak ihtimalleri çok azdı, üstelik sis, kamış iskemleleri bozabilirdi.
Ama her ne olursa olsun, ben onun bu unutkanlığından dolayı ona minnettardım. Sandalyeye boylu boyunca uzandım.
Bulantı ve baş dönmesi içinde kıvranırken, kendi kendime kuvvet vermek istiyerek sandığım kadar hasta olmadığımı tekrarlıyordum.
Birdenbire bulantılarım fazlalaştı.
Sandalyeden pis bir koku intişar ediyordu. Bu inkâr edilmez bir hakikatti. Başımı çevirince yanağım iskemlenin cilâlı ve nemli tahtasına yapıştı. O zaman burun deliklerime ekşi ve son derece mide bulandırıcı bir koku doldu.
Bu hem çekici, hemde itici bir kokuydu.
Ne olduğunu anlıyamadığım bir çevrede fizik fenalığım bir raddeye kadar dağılıyordu. Bir taraftanda bütün varlığım derin bir iğrenme hisside sarsılıyordu, iskemleden kalkmağı boş yere denedim.
Zira hiç kuvvetim kalmamıştı. Görünmiyen bir varlık üzerime çöker gibiydi. Sonra, altındada sadece boşluk hissediyordum.
Bütün sözlerim hakikattir, ne hayal görüyor, nede alay ediyorum...
Bunu sadece görünmiyen esrarengiz kuvvetlerle, yada varlıklarla karşılaşanlar anlarlar. Üzerinde bulunduğumuz dünya bile, esas temellerile silinmiş, yok olmuş boşluklar tarafından yutulmuştu.
Gittikçe, bende yutulmak üzere olduğumu görüyordum. Dipsiz uçurumlar açılıyordu, önümde ve ben onlara doğru sürüklenmekteydim.
Ama gemi duruyordu. Dünya çökerken bile gemi sapa sağlam ve yerinde duruyordu. Gemi, kaptan köprüsü, güverte, uzun iskemle, bütün gözlerimle gördüğüm maddî eşyalar beni götürmekte devam ederlerken, ben, görülmemiş boşluklarda uçuyordum.
İtiliyor gibiydim, karşı koyacak gücüm yoktu bu meçhul itene, dipsiz uçuruma doğru gitmekten beni bir şey alı koyamıyordu.
Uzun iskemlemle, içinde yaşadığım dünyanın üç misli büyük ülkelerden uçar ve kaçınılmaz felâkete koşar gibiydim.
Etrafımda garip gölgelerin dolaştığını farkettim. Karanlık ve anlatılamıyacak kadar büyük koylara, limanlara giriyorduk. Kayalar ve yosunlarla çevrili limanlara...
Her an daha büyük bir süratle bu garip ülkelere dalıyor, oralarda kayboluyordum. Kara bir çamura batıyordum. Hislerim felce uğramıştı. Bozucu, aşağılık bir nefes beni harap ediyor, hayat kaynaklarımı mahfederek cehennemi bir azapla vücudumu kavuruyordu.
Derinlik ve boşluklarda yapayalnızdım. Buna arkadaşlık eden, çevremi kaplıyan şekiller karanlık, kuru ve ölmüş şeylerdi.
Maymun kafasına benziyen, kafalarile, kapaksız gözlerile sallanarak çılgınlar gibi dansediyorlardı. Hareket etmelerine rağmen, garip bir zihin aydınlığı içinde onların ölülere ait olduklarını biliyordum.
Birden şekiller kayboldu.
Ben hâlâ iskemlemde oturuyordum ve sis eskisi gibi kesifti. Vapur sakin bir deniz üzerinde ağır ağır ilerlemeğe devam ediyordu. Ama o pis koku, her şeyin üstünde, ekşi, tiksindirici bir kuvvetle genzimi tıkıyordu.
Bütün kuvvetimi topladım, büyük bir güçlükle iskemlemden sıçradım.
Dünyanın bütün kötülük ve uğursuzluklarını nefsinde toplamış olan korkunç bir ahlâksızın tuzağından kurtulmuştum sanki...
Bir an kıpırdamadan, bilmediğim, tayininden aciz olduğum bir süre bana cehennem azabı yaşatan iskemleye baktım.
Orada ünlü ressam Bosch ve Cranach tarafından resmedilen ilk çağların işkence sahnelerini, Breughei'in, Signorelli'nin cüzzamlıların ahı adlı yürekler paralayıcı tablolarını bir film seyreder gibi seyrettim.
Ama bu dehşet verici tabloların hayalinin hiç biri karşımdaki pis kokulu iskemle kadar beni dehşete salamıyordu.
Korkudan titriyordum.
Nasıl başardığımı hatırlamıyorum ama, oradan ayrılabildim.
Vapurun içine, birinci mevki geniş sıcak salona daldım. Orada, nefes nefese, heyecanla kamarotun gelmesini bekledim.
Merkezi merdivenler altında odası bulunan «Güverte Kamarotu» zil düğmesine bastım. Bütün gücümle onun bir an evvel gelmesini, dışardaki pis kokunun geniş boş salona yayılmadan evvel bir şeyler başarmasını sağlaması için dua ediyordum.
Güverte kamarotu bütün gün çalışmıştı. Ve sabanın birinde zil çalarak onu yatağından kaldırmak bir cinayet kadar günahtı.
Ama, birisiyle konuşmam lâzımdı, sandalyelerin gecenin geç saatinde güvertede bırakılmasından da sorumlu olan şahıs o olduğuna göre, başkasını düşünmeden onu çağırmam tabu idi.
Onun bilmesi gerekiyordu... Bir izah şekli bulabilir ve bana anlatabilirdi. Sandalyeleri... Sandalyelerdeki kokuyu... Sandalyelerdeki esrarı...
Kafam karma karışıktı, yeni bir sinir nöbetinin başlamak üzere olduğunu hissettim.
Elimin tersile alnımda biriken terleri silerken güverte kamarotunun salona girdiğini görünce büyük bir ferahlık içimi kapladı.
Üst merdivenlerden inmişti ve çevresinde hafif mavi bir bulutla bana doğru ilerliyordu. Son derece nazikti. Eğilerek:
— Bir arzunuz mu var mösyö? diye sordu. Yoksa kendinizi iyi hissetmiyormusunuz? Arzunuz? Ne getireyim? Limonata? Çay? Yoksa viskimi? Arzunuz?...
Arzunuz!... Arzunuz!... Arzunuz!...
Her şey korkunç bir şekilde karışıktı!... Ona olayı nasıl ve ne şekilde anlatacaktım? Belki de sözlerime inanmıyacak, hayal gördüm zannedecekti. Ya da bana bir deli nazarile bakacaktı.
— İskemleler... diye kekeledim. Üst güvertede, kaptan köprüsünün altında üç uzun kamış iskemle vardı. Onları neden orada bıraktınız? Neden içeri almadınız?
Ona sormak istediğim soru bu değildi. Niyetim pis koku hakkında bilgi almaktı. Ama karşımda ayakta duran gece kamarotunu, geç vakit uykusundan uyandırmış olmama rağmen böylesine nazik ve telâşlı görünce, onun bir yalancı, bir düzenbaz olduğu kanaatine vardım. Sağlığımla, mide bulantılarımla ilgilenmiş gibi endişeli tavırlar takınması yalandı. Güvertedeki iskemleleri mafisus bırakmış ve beni bir tuzağa doğru itmişti. Zavallı, kuvvetsiz ve bitkin oluşumun sebebi oydu! İskemlelerin üzerine BİR. ŞEY'in geleceğini biliyordu!...
Ama adamda birden bire vücude gelecek olan değişikliğe kendimi hazırlamamıştım. Bu korkunç bir şeydi. Sisler içinde olan karma karışık zihnime rağmen, az önce bunun hakkında çok haksız düşüncelere kapılmış olduğumu anladım.
İskemleleri o bırakmamıştı dışarda. Yahut, hakikaten unutmuştu. Yüzü bembeyaz oldu, ağzı bir karış açıldı...
Bir an önümde hareketsiz taş gibi durdu. Bayılacağını, yere yuvarlanacağını sandım. Nihayet:
— İskemleleri gördünüz mü? diye kekeledi.
Başımı evet anlamında salladım. Gece kamarotu bana doğru eğilerek kolumu tuttu. Bir ölü gibi beyazdı. Tebeşir beyazlığındaki çukura kaçmış parlak gözlerile sabit bir şekilde bana bakıyordu.
— Kara ve ölü şey, diye mırıldandı. Maymun suratlı. Tekrar geleceğini biliyordum. Denize açıldığımız ikinci gece mutlaka, güverteye gelir.
Tükrüğünü güçlükle yuttu ve kolumu tutan eli titremiye başladı.
— Daima, hareketimizin ikinci gecesi gelir. «O» iskemleleri nereye kaldırdığımı biliyor. Onları güvertede hiç unutmam. Ama o yerini biliyor ve çıkartıp oraya koyuyor. Üstüne oturuyor. Son defa gören bendim. İskemlelerin üzerinde yayılıyor, kıvrılıyor, yuvarlanıyor. Beni görünce bana doğru yürüdü. Ben kaçtım. Buraya girdim ve kapıyı kapattım. Ama onu pencere camı arkasından görebiliyordum.
Kamarot kolunu uzatarak yandaki pencereyi işaret etti.
— İşte buradan. Bu pencereden onu gözetledim. Oda suratını cama yapıştırmıştı. Simsiyahtı, kupkuruydu, hayatsızdı. Maymuna benziyen bir yüzdü bu mösyö.
Tanrı bizi korusun!... Bu ölmüş ve kurumuş bir maymunun kaf asıydı. Aynı zamanda yumuşak olduğu cama yapışışından belliydi. Ve pis bir koku neşrediyordu.
Nefes alamamaktan, tıkanıp ölmekten korktum. Ne söylediğimin farkında olmadan ayakta mırıldanıp duruyordum ki, kayboldu.
Hıçkırarak sustu. Sonra alçak sesle:
— Doktor Blodgette bire on kala bıçaklanarak ve yüzü gözü tırmalanarak öldürüldü. Biz sadece çığlıklarını işittik, diye devam etti. Meçhul Şey onu öldürdükten sonra uzun sandalyeler üzerinde otuz kırk dakika kadar oturduktan sonra yeniden kayboldu. Giderken doktor Blodgett'in elbiselerini de beraberinde götürmüştü. Korkunçtu geçenler. Blodgett'in bacakları kopuk, yüzü lime lime parçalanmıştı. Yatak çarşaflarında yüzü parçalanmış ve kan içindeydi. Kaptan bana olaydan kimseye bahsetmememi tembih etti Ama bunu birisine anlatmam lâzım. Deli olacağım yoksa. Hiç bir şey yapamıyorum mösyö. Korkuyorum... Bununla beraber anlatınca biraz ferahladım. Bu, «O» nun üçüncü gelişi ilk gelişinde kimseye bir kötülük yapmamıştı. Sadece iskemlelere oturmuştu. Onları kirletmiş ıslatmış, mide bulandırıcı bir mayi bırakmıştı üzerlerinde.
Aptallaşmış, kamarota bakakalmıştım.
Bu adam bana neyi açıklamak istiyordu? Tam manasile bir manyakmıydı yoksa? Yahut büyük bir zihin bozgunu içinde olan benmiydimde onun sözlerinden bir şey anlamıyordum?
Heyecanla yeniden:
— Bunları izah edebilmek çok zor mösyö, dedi. Ama bu vapur esrarengiz yaratıklar tarafından ziyaret edildi. Ve edilmekte devam ediyor. Her sefere çıkışımızın ikinci gecesi. Her zamanda uzun sandalyelere oturuyor. Anlıyorsunuz ya!
Açık bir şekilde, bir şey anlamıyordum ama, zayıf bir sesle:
— Evet dedim.
Sesim titrer ve odanın öbür köşesinden akseder gibiydi.
— Dışarda bir şey var, diye kekeledim. Korkunç bir şey. Üst güvertede. Pis, tahammül edilmez bir koku... Beynimin üstüne ne çullandı bilmiyorum, bir şey beni bölüyor, küçük zerrelere ayırıyordu. Burasını...
Parmaklarımı alnıma götürdüm.
— Burada bir şey vardı... bir şey...
Kamarot her şeyi mükemmel bir şekilde anlar gibi başını salladı. O da korkmuş, karmakarışık olmuştu. Ama bana yardım etmek istediği açık bir şekilde gözüküyordu.
— Sizi kamaranıza götürmemi istemlisiniz mösyö? Numaranız 16 D değil mi? Bana tutununuz, beraber yürüyelim mösyö.
Koluma girdi, salondan çıktık, büyük merdivenlere doğru yürüdük.
Güçlükle adım atıyordum, dizlerim titriyordu. Kuvvetsizliğim öyle açık bir şekilde görülüyordu ki, kamarotun bana acıdığını hissediyordum.
Bir kahraman cömertliği içinde vücudumun bütün yükünü taşımıya başladı. îki defa sürçeledim. Eğer yanımda o olmasaydı başımı kimbilir ne feci bir şekilde merdivenlere vuracaktım.
— Bir kaç adım daha mösyö. Biraz daha gayret ediniz. İşte geldik. Şimdi rahat rahat uyuyunuz. Bir şey olmıyacaktır artık. Vantilatörü işleteceğim. Kendinizi daha iyi hissedeceksiniz.
Bu iyi yürekli adama zayıf bir sesle teşekkür ettikten sonra:
— Kendimi daha iyi hissediyorum, diye mırıldandım. Bir şeye ihtiyacım olursa zili çalar ve sizi yeniden çağırırım. Öhö, yalnız şey, içeri girmeme yardım edermisiniz lütfen? Yatmak istiyorum. Kamaramın kapısı içerden iyice kilitleniyor mu?
— Evet, tabiî mösyö. İsterseniz gidip size soğuk suda getireyim?
— Hayır, zahmet etmeyin. Gidebilirsiniz artık.
— Peki mösyö.
Kamarot hemen hemen istemiyerek, yanımdan ayrıldı.
Kamaram oldukça karanlıktı.
Kapıyı kapatmak için bütün gücümle ona abanmam gerekti. Öylesine kuvvetsizdim ki...
Kapı hafif bir takırdıyla kapandı. Ve, üzerinde durmakta olan anahtar yere düştü.
Homurdanarak yere diz çöktüm ve el yordamiyle anahtarı rutubetli halı üzerinde aramıya başladım.
Ama onu bir türlü bulamıyordum. Ayağa kalkmaya hazırlanıyordum ki elim sert bir şeye çarptı!
Tıkanır gibi olarak geriledim. Sonra, önüne geçilmez bir merakla elimi yeniden uzatarak az evvel çarptığım sert şeyin ne olduğunu anlamak amacile onu yoklamıya başladım.
Bu... evet... bu, bir ayakkabıydı!
Bir ayağa giyilmiş, yani içinde bir ayak olan bir ayakkabıydı!
Ayakkabı kamaramın tahtası üzerinde dinleniyordu... Yoklamıya devam ettim. Çorap vardı bacakta... Çorabın bittiği yerdeki çıplak et, soğuktu, buz gibi, bir ölü eti gibi soğuktu.
Bir saniye içinde ayağa kalktım ve karanlık kamarada elektrik düğmesini bulmak için bir deli gibi dönmiye başladım. Ellerim duvarın neresinde dolaşıyordu bilmiyorum. Allahım, düğme, elektrik düğmesi neredeydi?...
Düğme alay eder gibi benden kaçıyordu...
Nihayet nemli pano üzerindeki düğmeyi bularak çevirdim.
Kamara aydınlandı.
Köşede, yatağımın ayak ucunda, iri yarı bir adam oturmaktaydı. İyi giyinmiş her halinden normal olduğu intibağı taşan bir adam...
Yalnız, yüzü görünmüyordu. Bir mendil örtmüştü yüzüne.
Hava cereyanından korunmak için belkide yüzüne mendil örtmüş, sonrada uyumuş olacaktı. Evet, her halde uyumuştu. Çünkü hiç kıpırdamıyordu. Ne ayağına dokunduğumda, nede elektriği yaktığımda, kapırdamamıştı. Başının üzerinden gelen bol ışığın onu hiçte rahatsız etmediği meydandaydı.
Derhal rahatladım.
Bu davetsiz misafirin yanma oturarak alnımdan akan terleri silmiye başladım. Hâlâ vücudumun bütün azaları titriyordu ama, yanımda bir insanın bulunması sonsuz bir güven vermekteydi içime.
Bu, şüphe yok ki yolunu şaşırmış bir yolcuydu. Ondan kurtulmak, yani onu kendi kamarasına göndermek hiçte güç bir iş olmıyacaktı. Omuzuna küçük bir fiskeyle vurur, onu uyandırır, nazik bir izahla durumunu anlatırdım. Bu çok kolay bir işti.
Ama sadece kararımı tatbike yarıyacak kuvvete sahip değildim. Öylesine kuvvetsizdim ki, adamın omuzuna doğru elimi bile kaldırmak güç geliyordu bana.
Nihayet bir hamleyle, yeniden kendimi topladım ve yabancının omuzuna vurdum.
— Beni affetmenizi rica ederim mösyö, dedim. Ama yanlış kamaraya girmişsiniz. Eğer rahatsız olmasaydım, sizden burada biraz daha oturmanızı ve birlikte gevezelik etmemizi rica ederdim. Fakat sadece yatmak ve uyumak istiyorum.
Güçlükle gülümsiyerek yabancının omuzuna bir kere daha vurdum.
— Sizi uyandırdığım için özür dilerim.
Bu sözlerimle çabuk bir karara vardığımı anladım. Yabancıyı uyandıramamıştım. Hatta uyandırmak şöyle dursun,yüzünü örten mendilde en küçük bir nefes işareti bile yenilenmemişti.
Yeniden büyük bir sıkıntının bütün benliğimi sardığını hissettim. Titriyerek elimi uzattım ve mendilin bir köşesini kaldırdım.
Bu ayıp bir hareketti, ama ben yapmak zorundaydım. Eğer yabancının yüzü, üstü başı gibi temiz bir anlama sahipse, her şey yolunda demekti. Şayet..
Ucunu kaldırdığım mendilden görebildiğim surat hiçte güven verici değildi. Bir dehşet çığlığı ile bütün mendili çektim.
Bir an, çok kısa süren bir an, kara iğrenç, ölü bir maymun suratına benziyen ve alay eder gibi bana dilini çıkaran surata baktım. Ben onu incelerken, surat yavaş yavaş hareket etmiye başladı. Sağa sola dönerken vahşi ve yırtıcı hayvan profilimde gördüm.
Tarifi imkânsız bir korkudan aldığım kuvvetle geri geri, kapıya doğru yürüdüm. Bir hayvan gibi ızdırap çekiyordum. Felce uğrayan, can çekişen zihnim düşünce kabiliyetini kaybetmişti.
Bununla beraber, bu felce uğrıyan zihnin bir parçası, çok küçük bir parçası, gizlice şuurlu bir şekilde her şeyi inceliyordu.
Dilin dudaklar arasında kaybolduğunu, ağzın kör gözlere kadar açıldığını ve şakır şakır kanlar aktığını gördüm.
Beni ayıltmak için kamarot bir saat uğraşmıştı. Kenetlenmiş dişlerim arasından kaşık kaşık akıttığı konyakla kendime geldim.
Gözlerimi açtığım zaman kamarot başını başka yöne çevirdi. Benim konuşmamı istemediği belliydi. Yeniden hastalanmamdan korkuyordu.
Ama merakta kalırsam daha çok hastalanacağımı, nasıl olupta onun yatağına taşındığımı sordum.
— Sizden ayrıldıktan sonra gidip yatmamıştım, sizi merak ediyordum mösyö, dedi. Salonda bir süre oturdum, sonrada koridorlarda dolaşmıya başladım. Son bir kere daha kamaranıza gelip uyudunuz mu diye kapıyı dinlemek istemiştim ki, yere ağır bir şeyin düştüğünü işittim. Hemen kapıya yüklendim. İyiki onu söylediğiniz gibi kilitlememiştiniz. Açmamla pis boğucu bir kokunun dışarı neşrettiğini duyarak her şeyi anladım. Sizi yerden kaldırıp kendi kamarama getirdim. Yeniden oraya döndüğümde bütün korkum geçmişti. Çünkü sabah oluyordu. Artık onun burada olmıyacağını biliyordum. Yahutta, kudretinin meydana geleceği hattı gemi geçmişti. Denize açıldığımız ikinci gece sona ermişti. Söylemiştim zannedersem değil mi mösyö, ikinci gece... Ama kapıyı açtığımda onun sırtındaki elbiseleri görür görmez tanımıştım. Doktor Blodgett'in elbiselerini giymişti. Artık böyle hareket etmiye alıştı. Kurbanının elbiselerini giymeğe Sizi kurtaran neydi? Belki de bir süre güvertede oturmanız. Sonra salona benim yanıma geldiniz, vakit geçti. Bu ara belki bir gemi faresi yedi ve karnını doyurdu. Belkide o da uyudu ve uyandığı zaman, söylediğim gibi sabah oluyordu. Gücü azalmıştı da ondan size bir fenalık yapamadı. Gitti. Gidişinin ebedi olduğunu hiç zannetmiyorum. Bir başka seyahatimizde, denize açıldığımız ikinci gece yeniden gelecektir. Buna eminim mösyö.
Öksürdü, garip bir tebessümle ekledi:
— Salonda zili çalarak beni uyandırdığınız için çok memnunum mösyö, dedi. Eğer doğrudan doğruya kamaranıza gitmiş olsaydınız, gelecek, seyahette denize açıldığımızın ikinci gecesi döndüğünde, sırtında sizin elbiseleriniz olacaktı.

***
Havana'ya vardık. Ama artık oradada aradığım huzuru bulamıyordum. İçimde anlatılmaz bir sıkıntı vardı.
Haiti'de bana tehditkâr gölgelerle dolu bir bataklık gibi göründü.
Martinique'de ise kaldığım otelde bir gece bile uyuyamadım!

 

 

 

 

 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Hikaye

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült