Hikaye

 

 

Deli Tank Ve Çocuk

Sevgi Soysal


Günbatımının ordan, o kızıl çizgiden bozkırın içlerine, en mor içlerine uzanıyordu tank dizisi. Baharın çiçek tozları, kurak yazların tozu, dinen mevsim yağmurları, sonra soğuklar, don, kar, bütün bu alışılmışlar, bu hareketsiz diziye doğanın değişkenliklerini sunuyor, bütün güçleriyle onun ölgün, madensel varoluşunu sindirmeye, eritmeye çabalıyordu. Top namlularında sıçanlar çoğalıyor, tozlu, maden bedenlere sinek ölüleri yapışıyor, çılgın bir arı, arada gelen baharlarda sindirdiği çiçek tozunun keyfiyle şaşırıp kızgın madene konuyor, kavruluyordu.

Bazen papatyalar, bazen gelincikler, ballıbabalar, çiğdemler zincir tekerleklerin gizli boşluklarında boy atıyorlar, bilinçsiz bir ısrarla bu madensel diziyi bir bitki örtüsüyle kapatmaya çalışıyorlardı. Karınca yuvaları, köstebek yuvaları büyüyen oyuklarda tankları tek tek yutacakları, o ırak maden ziyafetine hazırlanıyorlardı. Kurşun renkli bulutların ordan koşan bir rüzgar, gitgide kudurarak tank dizisinin bir ucundan abanıyor, tank dizisini bozkırın morundan günbatımının kızıllığına yürütmek, o kızıllıkta tüketmek istiyordu. Ansızın bastıran sıcaklar, sıklaşan doğum sancılarıyla kızıştırdıkları top namlularından bir gürlemeyle kopacak rahatlığı özlüyor, ardından yağan, durmadan yağan yağmurlar rahatlayamadan kasılan namluları hınçlı bir yavaşlıkla paslandırıyorlardı...

Bir yılbaşı günü:

Yaldızlı paket kağıtları. Renkli kurdelalarla bağlanmış paketler. Süslü camekanlar. Bağıran piyangocular. Salonda at yarışları ve kılıbıklık diplomaları. Çamlar, pamuklar, yaldızlar. Renkli ampuller. Sıraya dizilmiş, üstüste ve yanyana; armağanlar. Ovulan gümüşler, satılan gümüşler. Paralar ve paketler. Para uzatan eller, paketlerle dolu kollar.

Eşyalara uzanan parmaklar, işaret parmakları. Vitrin camlarının her yönüne uzanmış işaret parmakları. Yayılan ağızlar, para sayarken büzülen dudaklar. İki paket arası yenen bir pasta. Çörekler, hindiler, Rus salataları. Tombala. Eşya piyangosu. On yaşlarında bir çocuk. Yoksul, eşya tadı bilmeyen bir çocuk: Dükkanlarda, sokaklardan gelen gençlerin kollarında durmadan çoğalan paketlerden ayrı bir çocuk.

Bu armağan gününde bir eşyaya sevinmek istedi.

Hem ileri hem geri gidebilen, küçük namlularından alevler fışkırtan tankı gördü. Bahçe kapısının önünde, üç başka çocuk oynuyorlardı onunla.

Çocuk eşyadan tad almayı istedi. Armağanım seçti düşüncesinde. Eli tanka uzandı. Eşyasına dokunmak istedi. Eşyasını, önce ona sahip gözüken çocuklardan ayırdı düşüncesinde. Sonra uzattı elini. Uzatmasıyla, eşyası armağanıyla arasına neler girmedi ki: Oyuncak tankıyla arasına önce kovalayan çocuklar girdi, sonra analar babalar, sonra kovalayan trafik memurları, kovalayan memurlar, evler, apartmanlar, polisler, yargıçlar ve kovalayan bankalar girdi. Çocuk koşuyor, kaçıyordu. Armağandan, eşyadan. Eşyasını bilen, onu bir çocuğa kaptırmayan kentten kaçıyordu. Koşarak vardı kentin sınırlarına. Eşyaya yabancı bozkıra, tank dizisinin oraya.

Karıncalar, köstebekler, sıçanlar, sinekler canlılar dizisine çocuğun eli eklendi. Çocuk önce zincir tekerlekleri elledi. Elleri tanklardan birinin içinde düğmelerinde gezindi. Birden canlandı tank. Çocuk atladı bozkıra, halkası olduğu canlılar dizisine sığındı. Tank diziden çıktı.

Sağdaki morluktan soldaki kızıllığa uzanan hareketsizlikten çıktı. Bu ölgün diziyle yıllardır savaşan doğa güçleriyle tek başına, yalnız başına kaldı. Barışsever bir dizinin içinde, herhangi bir maden rahatlığı olmaktan çıktı. Karşıdaki düşman canlılığın üstüne vardı. Şimdi rüzgar daha çılgın, toprak örtüsü daha bereketli, güneş daha doğurgan, canlılar daha yiyici, tüketiciydiler. Bir yalnız tanka karşı, bütün doğa, bütün canlılar, bozkırın moru, günbatımının kızılı, tek bir tankın delirmesi, yüzyıllık ölgünlükten, miskinlikten sıyrılması. Önce namlular dikildi. Sonra zincir tekerlekler silkindi. Sıçanlar kaçıştılar. Yürüyen tekerlekler gelincikleri, papatyaları, ballıbademleri, çiğdemleri ezdi. Tank delirmişti artık. Rüzgar, soğuk, sıcak, bahar ve bereket üstü bir delirmeyle tank bozkırdan boşaldı. Günbatımının kızıllığını ölü tank dizisinin orda bırakıp kente vardı.

Tank hatırladıkça sevdiği güçleriyle saldırdı kente. Dörtyol ağızlarındaki trafik polislerini ezdi önce. Televizyon antenlerine, telgraf ve telefon direklerine boşalttı ateşini. Sonra resmi yapıların önündeki askerlere, devlet dairelerine. Bütün memurlar kırılan camlardan içeri dolan ölümden kaçmak için yerlere yattılar. Ölüm onları yaşamlarının en korkak, en iki büklüm anında buldu. Sonra apartmanların üstüne yürüdü tank. Apartmanlar ufaldılar, ufaldılar. Tank hepsini bir bir, bıkmadan ve atlamadan ezdi geçti, ezdi geçti. Sonra evler, eviçleri, büfeler, sandıklar, buzdolapları, çamaşır makineleri ve dükkanlar, tezgahtarlar, bunları ezmek daha kolay, daha eğlenceli. Sonra bankalar, sayılmakta ve ödenmekte olan paralar, sonra nişanlar, yıldızlar, sonra bütün mühürler, damgalar, pullar. Sonra resmi yazılar, tensiplerinize arzederim'ler), terfiler, siciller. Sonra amirler, amirler, emirler, emirler. Sonra ben, sonra sen, sonra bizler, bizim gibiler. Sonra bizlerin çocukları, çocukların oyuncakları, oyuncak tankları. Sonra döner dolaplar. Benim masam, senin masan. Sonra bütün sevindirici eşyacıklar. Sonra Sitare hanımın kürkü, Betûl hanımın yüzüğü. Sonra bütün kıskançlıklar, bütün cimrilikler, bütün armağanlar, birikmiş paralar, bütün sigortalar, güvenli yarınlar. Sonra başarılar, ünler, aşk mektupları, dolandırıcılıklar. Benim sevgim, senin yalanın, onun palavrası, övünmesi.

(1) Tensiplerinize arzederim'ler: Uygun görülüp görülmediğinin bildirilmesi anlamına kullanılan bir yazışma deyişi.

Kahramanlıklar, kancıklıklar. Partiler, örgütler, bütün o damarları şişmiş gırtlaklar. Gazeteler, manşetler, ukalalıklar, sövgüler. Matbaa harfleriyle yazılmış BEN'ler. Hepsini, hepsini, hepsini bıkmadan ve atlamadan ezdi geçti. Bir tank delirirse, deliren bir tank neler ezebilirse hepsini ezdi geçti...

Bütün bu ezilmelerden, yıkıntılardan sıyrılabilmiş, bütün bu ezilen şeylere zaten bulaşmamış bir çocuk eli —kirli tırnaklı ve yoksul, kaybetmesi olmayan bir çocuk eli, merakı ile tanımış bir çocuk eli— ilk oyuncağına uzandı, tankın delirgesi durdu. Tank ve çocuk, deliliğin bittiği yerden, günbatımının ortadaki kızıllığa dek yanan kente baktılar: Şimdi nerede bozkırın moru, nerede doğanın yalnız bir tankı delirtmeye yeten güçleri? Sen nerede, o nerede, biz nerede? Şimdi delirebilecek hiçbir şey yok. Şimdi bitimsiz bir bozkırı, onun bitimsiz güçlerini yakan bir ateş var. Günbatımının tükenmesi var. Bir deli tankın bir koca kenti, bir koca bozkırı yakması var. Tankın, deliliğinin bittiği yerden günbatımının kızıllığının orayı yakması. Bir çocuk eli, yoksul, meraklı, ilk oyuncağına uzanan bir çocuk eliyle tankın deliliği durmuştu. Ama bozkırı alevler sarınca, oradaki ölü tank dizisi nasıl delirir, hem de nasıl. Deliren tank dizisi, kentten arta kalan kızıllıktan koptular, başka kentlere vardılar. Binlerce yoksul çocuk eli ilk oyuncaklarına uzanana kadar, ezdiler, yaktılar...

Çocuk alnının sızısıyla geldi kendine. Ne zamandır soğuk camekana dayadığı alın uyuşmuştu. Soğuk camekana dayayıp alnını, yanyana dizili oyuncak tank dizisine bakalı ne kadar olmuştu? Eski yıl bitip, yeni yıl başlamıştı o arada.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült