Hikaye

 

 

Deli; Belki De Değil

Guy De Maupassant



"Jacques Parent’ın bir hastanede delirip öldüğünü biliyorsunuz” dedikleri zaman bütün kemiklerimden acı bir titreme, bir korku ve ıstırap titremesi geçti. İhtimal çoktan beri deli olan bir iriyarı tuhaf oğlan, bu düşündürücü, hatta korkutucu manyak birden gözümün önüne geldi.

Kırk yaşlarında, uzun, zayıf, hafifçe kambur bir adamdı. Başka dünyadan bakan gözleri, kara, bebekleri seçilmeyecek kadar kara gözleri, oynak, başıboş, hasta ve cinli gözleri vardı. Kim bilir hangi akıl almaz, bambaşka varlık onun etrafına bir rahatsızlık, belirsiz bir ruh ve beden rahatsızlığı getiriyor, insanı tabiat dışı tesirlere inandıran anlaşılmaz bir sıkıntı serpiyordu.

Biçimsiz sıkıcı bir adeti vardır. Ellerini saklama tutkunluğu. Onları, bizim gibi, hepimizin yaptığı gibi rüya üzerinde, masalarda filan dolaştırmazdı. Ötede beride duran şeyleri, hemen herkesin alışkın olduğu tavırla hiç edemezdi. Onları, o kemikli, uzun, o ince ve biraz ateşli ellerini asla çıplak bulundurmazdı.

Onları ceplerine, kollarını kavuşturarak koltuk altlarına sokuyordu. Sanki serbest, hareketlerine sahip bırakırsa bu ellerin, kendisi alıkoyamadan yasak bir iş yapacaklarından, gülünç veya utandırıcı bir iş becereceklerinden korkusu vardı.

Hayatın her zamanki icapları için ellerini kullanmak zorunda kaldı mı bunu onlara kendi başlarına davranacak, dileğine karşı koyup başka bir şey başaracak vakit bırakmak istemiyormuş gibi bir anlık davranışlarla, kolunun hızlı atılışları ile yapıyordu. Sofrada bardağını, çatal veya bıçağını öyle acele kapardı ki ne yapmak istediğini, işini bitirmeden kestirmeğe hiçbir vakit meydan kalmazdı.

Bir akşam onun ruhundaki acayip hastalığı etraflıca öğrendim.

Arada sırada birkaç gün geçirmek için‘ k»i evime gelirdi. O akşam bana her zamankinden fazla heyecanlı görünmüştü.

Öldüresiye sıcak bir günün arkasından havada karanlık ve boğucu bir fırtına beliriyordu, Yapraklarda yoktu. Kızgın bir fırın nefesi        yüzlerden geçiyor, göğüsleri soluk soluğa getiriyordu, içimde bir sıkıntı, duydum ve yatağıma çekileyim dedim.

Jacques Parent, gitmek üzere kalktığımı görünce telaşla kolumdan tuttu.

Yok, yok! Azıcık daha kal, dedi.

Şaşan bir gözle yüzüne baktın, ve mırıldandım:

 Bu fırtına sinirlerimi geriyor da...

İnledi, daha doğrusu haykırdı:

 Benim de öyle! Yalvarırım, gitme! Yalnız kalamayacağım.

Sapıtmış gibi bir hali vardı.

Sordum:

Nen var? Oynatıyor musun?

 Evet, bazı bazı. Böyle akşamlarda fırtınalı akşamlarda… Şey Korkuyorum... Kendimden korkuyorum... Anlıyor musun? Ben de bir ustalık... hayır... Bir kudret... hayır...

Bir kuvvet var. Kısacası, içimde ne ad takacağımı bilemediğim öyle görülmemiş bir manyatizma kudreti duyuyorum ki korkuyorum, evet, demin sana söylediğim gibi kendimden korkuyorum!

Ve titrek ellerini, çılgın ürpermelerle, ceketinin içinde gizliyordu. Ben de ansızın kendimi karışık, kavrayıcı, yaman bir korku ile titriyor buldum. Gitmeğe, kurtulmağa, onu artık görmemeğe, kararsız gözlerini üzerimden geçirdiğini, sonra kaçırdığını, tavanın çevresinde dolaştırdığını ve korkunç bakışını da gizlemek istiyormuş gibi onlara odanın karanlık bir köşesinde ilişecek yer aradığını görmemeğe can atıyordum.

Kekeledim:

— Bana bundan hiç bahsetmemiştin!

Cevap verdi:

Kime bahsettim ki? Bak dinle; bu akşam susamayacağım. Her şeyi öğrenmen daha iyi. ihtimal bana yardım da edebilirsin.

Manyatizma! Bunun ne olduğunu biliyor musun? Hayır. Kimse de bilmiyor. Bununla beraber eseri meydanda. Göıülüyor, seçiliyor. Doktorlar bile bu işi yapıyorlar. En tanınmışlarından biri, M. Charcot, onu ders diye okutuyor. O halde, şüphe yok, bu var.

Bir adam, bir mahlûk, iradesinin zoru ile bir başka mahlûku uyutmak ve o uyurken onun düşüncesini bir kese çalarcasına çalmak gibi korkunç ve anlaşılmaz bir kudret sahibi. Onun düşüncesini, yani ruhunu, ben’in bu gizli ve mukaddes yuvasını, ruhu, insanın bu varılmaz sanılan uzak noktasını, ruhu, bu bütün itiraf edilmez fikirlerin, bu bütün saklanan,

sevilen ve bütün insanlığa bırakılmak istenen şeylerin sığınağını çalıyor, açıyor, karıştırıyor, içindekileri yayıyor ve herkesin önüne atıyor!

Kıyasıya, caniyane, alçakça şey, değil mi?

Bu iş nasıl, neden oluyor? Biliniyor mu? Zaten ne bilindiği var ki?

Her şey esrar. Eşya ile ancak zavallı, eksik, sakat ve kudretleri nihayet etrafımızda ne olduğunu kestirmeğe yetişen duyular sayesinde münasebete giriyoruz. Her şey esrar. Musikiyi, bu İlahi sanatı, bu ruhu altüst eden, sürüp götüren, uyuşturan ve zıvanadan çıkaran sanatı bir düşün; nedir? Hiç.

Anlamıyor musun? Dinle. iki cisim birbirine dokunuyor. Hava titriyor. Bu titremeler, dokunuşa göre az veya çok sayıda, az veya çok hızlı, az veya çok kuvvetlidir. Kulağımızda da bu hava titremelerini alan ve ses kılığında beynimize taşıyan küçük bir deri var. Bir bardak suyun, ağzında şarap olduğunu düşün. İşte kulak zarı bu inanılmaz değişimi, bu hareketi sese çevirmek gibi akıl durduran mucizeyi beceriyor. Olan, bu

Şu halde musiki, bu karışık ve esrarlı, bu cebir kadar belli ve rüya kadar belirsiz sanat, bu riyaziye ile meltemden yapılmış sanat, yalnız küçük bir derinin acayip hassasından doğuyor. Bu deri bulunmasaydı, kendi başına bir titremeden başka şey olmayan ses de bulunmayacaktı. Kulaksız musiki olur muydu? Hayır. Öyle ise biz, kendilerini bize duyuracak uzuvlarımız olmadığı için varlıklarından dünyada şüphelenmeyeceğimiz şeylerin ortasındayız.

İhtimal manyatizma onlardandır. Bu kuvveti ancak seziyor, ruhlarla titreyerek komşuluğa girişiyor, bu yeni tabiat sırrını ancak kapı aralığından görebiliyoruz. Çünkü onları meydana vuracak uzvumuz yok.

Bana gelince... Bana gelince, bende korkunç bir kudret var. Sanki içime kapanmış, boyuna kaçmak, zıddıma gitmek isteyen, çırpınıp duran bir başka mahlûk beni kemiriyor, beni tüketiyor. Nedir, bilmiyorum. Fakat biz, zavallı kalıbımda, böyle iki kişiyiz ve bu akşamki gibi çok zaman kuvvetlimiz odur, ötekidir.

İnsanları, ağızlarına afyon dökmüş gibi uyutmak için bir bakışım yeter. Ellerimi bir uzatsam neler... Ne korkunç şeyler yapacağım. Bilsen? Evet, bilsen? Kudretim yalnız insanlar üzerinde değil, hayvanlar ve hatta... Eşya üzerinde de hüküm sürüyor.

Bu beni eziyor ve korkudan öldürüyor. Kaç defa gözlerimi oyacak ve bileklerimi kesecek oldum!

Fakat dur; senin her şeyi bilmeni istiyorum. Bak, sana bunu göstereyim. Hem de insanlar üzerinde değil; onu her yerde yapıyorlar; hayvanlar... Evet, hayvanlar üzerinde.

Çağır Mirzayı.

Periler bağlamış bir adam gibi geniş adımlarla dolaşıyordu. Göğsünde sakladığı ellerini çıkardı. Onları iki sıyrılmış kılıç kadar korkunç gördüm.

Tamamen boyunduruğunda, korkudan titreyerek ve dayanılmaz bir görmek isteği içinde kıvranarak ona makine gibi uydum. Kapıyı açtım ve aşağı sofrada uyuyan köpeğimi ıslıkla çağırdım. Tırnaklarının acele gürültüsü hemen merdivenlerden geldi ve arkasından kuyruğunu sallayarak kendisi göründü.

Hayvan şendi. Bir koltuğa çıkıp yatmasını işaret ettim. Sıçradı. Jasques da ona, okşayarak bakmağa başladı.

Köpek önce kuşkulanmış gibi oldu. Ötesini berisini oynatıyor, adamın üzerine dikili bakışından kaçmak için başım çeviriyor, gittikçe artan bir korkuya kapılmış görünüyordu. Birdenbire titremeğe, hani köpeklerin titrediği gibi titremeğe başladı. Bütün bedeni, uzun oynamalarla sarsılarak çırpınıyordu. Bir aralık kaçmak istedi. Fakat adam elini hayvanın kafasına koydu ve bu dokunuşun altında köpek, geceleri köylerde işitilen uzun ulumalardan biri ile uludu.

Ben de kafamı ağırlaşmış, şu kayığa binildiği zamanki gibi sersemlemiş bulunuyordum. Etrafımda eşyalar eğiliyor, duvarlar kımıldıyordu. “Yeter, Jacques, yeter’’ diye kekeliyordum. Fakat o beni hiç dinlemiyor, korkunç bir şekilde, ara vermeden Mirza’ya bakıyordu. Köpek artık gözlerini kapamakta ve başını, uyurken yapıldığı gibi bırakmakta idi. O bana dönerek:

— Oldu, dedi; şimdi bak.

Mendilini odanın öbür tarafına attı ve bağırdı: “Aport!”.

O vakit hayvan doğruldu ve körmüş gibi sallanıp sürüklenerek, ayaklarını, inmelilerin bacaklarını oynattığı gibi kımıldatarak duvarın dibinde beyaz bir leke yapan mendile doğru gitti. Onu ağzına almağa çok çalıştı. Fakat görmüyormuş gibi boyuna yanda kalıyordu. Sonunda yakaladı ve aynı uyurgezer köpek yalpası ile geriye döndü.

Bu, görülmesi insana yılgınlık veren bir şeydi. Jacques: '“Yat!” emrini verdi. Hayvan yattı. Sonra alnına dokunarak ona: "Tavşan! dedi; tut, tut!” ve hayvan, hep o vaziyette, koşmağa kalkıştı, rüya gören köpekler gibi çırpındı ve ağzım açmadan karından gelme birkaç küçük havlama kopardı.


Jacques çıldırmış gibi idi. Alnından ter akıyordu. Haykırdı: "Isır, sahibini ısır!” Hayvan iki üç korkunç uyku sıçraması yaptı. Karşı koyduğuna, kendisi ile çekiştiğine yemin edilebilirdi. Adam tekrarladı: "Isır, diyorum!” o zaman köpeğim kalktı, üzerime geldi ve ben dehşetten titreyerek, ayağımı vurmak, onu geriletmek için kaldırmış, duvara doğru çekildim.

Fakat Jacques emretti: "Hemen buraya!” Hayvan ona döndü ve o, iki büyük eli ile başını ovuşturarak sanki onu birtakım görünmez bağlardan kurtardı.

Mirza gözlerini açtı. Jacques: "Bitti.” dedi.

Köpeğe dokunmayı göze alamıyordum. Gitsin diye kapıyı ittim. Ağır, titrek, bitkin yürüdü ve yeniden tırnaklarının merdivenleri döndüğünü duydum.

Jacques tekrar yanıma geldi: "Hepsi bu kadar değil, dedi. Beni en çok korkutan asıl budur; bak, bana eşya da itaat ediyor.”

Masamın üzerinde kitap yapraklarını kestiğim yarı bıçak, yarı hançer bir şey vardı. Elini ona uzattı. El, sürünüyor gibi idi. Ağır ağır yaklaştı. Birden bıçağın da titrediğini, sonra kımıldadığını sonra tahtanın üzerinde, kendisini bekleyen ele doğru yavaşça ve tek başına kaydığım, o elin parmakları arasına girdiğini gördüm. Evet, muhakkak gördüm.

Korkudan bağırmağa başlamışım. Kendimin de kaçırmak üzere olduğunu sandım. Fakat sesimin keskin çınlayışı ile ansızın toplandım.

Jacques devam etti :

— Bütün eşya hemen bana doğru geliyor. Ellerimi onun için saklıyorum. Nedir bu? Manyatizma mı, elektrik mi, mıknatıs mı? Bilmiyorum. Yalnız korkunç bir şey. Neden korkunç olduğunu da anlıyor musun? Yalnız kaldığım zaman, hatta yalnız kalır kalmaz etrafımda ne varsa çekmekten kendimi alamıyorum. Ve bazen günlerce eşyaya yer değiştirtiyor, sanki beni bırakıp bırakmadığını anlamak ister gibi bu uğursuz kuvveti denemekten hiç bıkmıyorum.

İri ellerini ceplerine daldırmış, karanlığa bakıyordu. Ağaçlardan küçük bir fısıltı, hafif bir ürperme geçiyor gibi idi.

Yağmur düşmeğe başlamıştı.

Ben “korkunç!” diye mırıldandım.

O “korkunçtan da beter!" diye tekrarladı.

Yapraklarda rüzgar salışına benzer bir gürültü koşuştu. Bu, sağanaktı. Bardaktan boşanır gibi iniyordu.

Jacques, göğsünü şişiren derin çekişlerle nefes almağa başladı.

— Bırak beni, dedi; yağmur sinirlerimi yatıştırır. Artık yalnız kalmak istiyorum.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült