Hikaye

 

 

Çözülememiş Bir Gizem

H.P. Blavatsky


Polis Merkezinin müfettişi M. Delessert’in, ani ölümüne eşlik ederi koşullar, Paris yetkilileri üzerinde öyle bir etki bırakmıştı ki, sıra dışı ayrıntılarıyla birlikte kaydedilmişlerdi. Meseleyi açıklamak için gerekli olan ayrıntılar dışındakileri ayıklayarak, garipliği kuşku götürmez bu tarihsel olayı ortaya koyacağız.

1861 sonbaharında Paris’e kendisini Vic de Lassa olarak adlandıran ve pasaportunda da aynı isim yazan bir adam gelmişti. Viyana’dan gelen bu kişi, Banat sınırında, Zenta’dan çok da uzak olmayan bir yerde gayrimenkullere sahip bir Macar olduğunu söylüyordu. Solgun ve gizemli yüzü, uzun san saçları, bulanık ve dalgın gözleri, garip sıkılıktaki ağzıyla otuz beş yaşında ufak tefek bir adamdı bu. Özensiz ve yapmacıksız giyinir, konuşurken fazla yakınlık göstermezdi. Buna karşın, tahminen karısı olan kendisinden on yaş küçük arkadaşı, Çingene ırkıyla yakın akraba, esmer, balıketi, kadife tenli, şehvet uyandıran saf Macar tipiyle çarpıcı güzellikte bir kadındı. Madam Aimee de Lassa, tiyatrolarda, Bois’da", kafelerde, bulvarlarda, aylak Paris’in kendisini eğlendirdiği yerlerde dikkatleri üzerine çekiyor ve heyecan uyandırıyordu.

Rue Richelieü’da lüks daireler tutuyor, en iyi yerlerin müşterisi oluyor, iyi dostlar ediniyor, bol bol eğleniyor ve her durumda, hatırı sayılır bir servete sahiplermiş gibi davranıyorlardı. Lassa’nın Schneider, Ruter et Cie, Rue Rivoli’deki Avusturyalı bankerlerle her zaman için iyi bir uyumu vardı ve göz alıcı ihtişamda elmaslar takardı.

Peki, sonra ne olmuştu da, Paris Polis Şefi, Mösyö ve Madam de Lassa’dan kuşkulanmayı uygun gördü ve Polis Güçleri’nin en kurnaz müfettişi Paul Delessert’i, kendisine “bilgi uçurması” için görevlendirdi? Gerçek şu ki, bu muhteşem eşe sahip değersiz adam fazlasıyla gizemli bir kişilikti. Polis ise gizemin her zaman için ya fesatçıyı, ya maceracıyı, ya da şarlatanı gizlediğini hayal etmeyi alışkanlık haline getirmişti. Polis şefi, Mösyö De Lassa’nın hem maceracı hem de bir şarlatan olduğu sonucuna varmıştı. Üstelik kesinlikle başarılı bir tanesiydi; çünkü tuhaf biçimde alçakgönüllü olduğu ve sergilemeyi kendine misyon edindiği mucizeleri hiçbir biçimde ilan etmediği halde, Paris’te açtığı Mösyö De Lassa salonu hınca hınç doluyordu ve sihirli kristaline tek bir bakış veya ruhani telgrafından gelen basit bir mesaj için 100 frank ödeyenlerin sayısı gerçekten şaşırtıcıydı. Bunun sırrı ise, iddiaları doğru çıkan ve kehanetleri her zaman tutan Bay De Lassa’nın bir sihirbaz ve düzenbaz olmasındaydı.

Delessert için De Lassa’nın salonuna giriş izni ve kabulü elde etmek zor olmadı. Konuklar gün aşırı, öğleden önce iki saat, akşamları üç saat kabul ediliyordu. Değerli taş virtüözü ve İspritizmacı Bay Flabry kimliğine bürünen Müfettiş Delessert akşam için çağrılmıştı. Müfettiş, parlak ışıklarla aydınlatılmış şık bir salon ve ev sahibinin gelirine katkıda bulunurken kader ve kısmetlerini öğrenmeye değil de, onun meziyetlerine ve Tanrı vergisi yeteneğine nezaket gösteren hoşnut konuklardan oluşan büyüleyici bir topluluk buldu. [1]

Bay de Lassa göze batan her şeyden kaçınarak, arada bir iki laf ediyor, anlamsız ve aldırmaz tavrıyla kah dolanıyor kah oturuyorken, Bayan de Lassa ise ya piyano üzerindeki yeteneklerini sergiliyor ya da keyifli görünerek bir gruptan diğerine sohbet ediyordu. Delessert, dikkatli gözleri bir iki farklı durumu yakalamasaydı, kendisini, hizmetçilerin kokteyl, buz, likör, şarap vs dolaştırdıkları son derece sıradan, rutin bir akşam eğlencesine damlamış sanabilirdi.

Ev sahibi veya sahibesi işitme mesafesi dışındayken konuklar, aralarında gizemli bir biçimde, alçak sesle konuşuyordu ve bu tip toplantılarda görülen kahkahalardan da pek yoktu. Ara sıra uzunca boylu ve vakur bir uşak bir konuğun yanma gelip anlamlı bir baş selamıyla, gümüş tepside bir kart sunuyordu. Sonra, konuk ciddi uşağın önünde dışarı çıkıyor, ama o kadın veya erkek salona döndüğünde dönmeyenler de oluyordu yüzünde daima sersemlemiş ve afallamış bir ifade ile kafası karışmış, şaşırmış, korkmuş veya eğlenmiş oluyordu. Bütün bunların gerçekliği aşikardı ve De Lassa ile karısı olup bitenin ortasında büsbütün kopuk olmasa da öylesine kayıtsız duruyordu ki, Delessert’in etkili biçimde çarpılması veya kafasının karışması işten bile değildi.

Delessert’in gözlemi altında oracıkta meydana gelen iki üç olay, oradakilerin intihalarının niteliğini açık etmeye yetecektir. İkisi de genç, sosyal konumu iyi ve candan dost oldukları belli iki beyefendi, uşak, adı Alphonse olanı götürmeye geldiğinde aralarında sohbet edip şakalaşıyordu. Neşeyle gülen genç adam, “Bir dakika bekle, sevgili Auguste,” dedi, “bu harika falın tüm ayrıntılarını öğreneceksin!” “Çok iyi!” dedi öteki. Aradan birkaç dakika geçmişti ki Alphonse salona döndü. Bembeyaz yüzü, tanık olunması ürkütücü bir öfke taşıyordu. Gözlerinden yıldırım saçarak Auguste’a yöneldi ve irkilerek, yüzünün rengi değişen arkadaşına eğildi, “Sen korkağın tekisin Mösyö Lefebure!” diye hırladı. “Çok iyi, Mösyö Meunier,” diye karşılık verdi Auguste aynı tonda, “yarın sabah altıda!” “Kararlaştırıldı, sahte dost, iğrenç vatan haini!” “ Ölümüne!” diye sertçe karşılık verdi Alphonse, çekip giderken. “Söylemem gereksiz!” diye mırıldandı Auguste vestiyere yürürken.

Seçkin bir diplomat olan, komşu devletin Paris temsilcisi, ihtişamlı bir özgüvene sahip ve buyurgan görünüşlü yaşlı beyefendi, başıyla selam veren uşak tarafından kehanet yerine çağrılmıştı. Ortadan kaybolduktan beş dakika kadar sonra döndü ve hemen, elleri ceplerinde ve yüzünde kayıtsız bir ifadeyle şöminenin yakınında dikilen Bay De Lassa’nın elini sıkmak üzere ilerledi.

Delessert kenarda durup görüşmeyi izledi sabırsız bir ilgiyle.

“İlginç salonunuzdan,” dedi General Von “bu kadar erken ayrılmak zorunda kaldığım için son derece üzgünüm, Bay De Lassa, ancak seansımın sonucu, yazışmalarımın tahrif edildiğine ikna etti beni”. “Üzüldüm,” diyerek karşılık verdi Bay De Lassa gevşek ama nazik bir havayla, “umarım hizmetinizdekilerden hangilerinin sadakatsiz olduğunu bulabilirsiniz”. “Bunu hemen yapacağım,” dedi general anlamlı bir ses tonuyla ve ekledi: “Hem o kişi hem de işbirlikçileri ağır bir biçimde cezalandırılmaktan kaçamayacak”. “Bu izlenecek tek yol, Mösyö le Comte”. Büyükelçi uzun uzun baktı, başıyla selam verdi ve kendini denetleme dirayetinin ötesinde şaşkına dönmüş bir yüzle oradan ayrıldı.

Akşamın seyrinde Bay De Lassa umursamaz tavrıyla piyanonun başına geçti ve muğlak, lakayt bir prelütten sonra, içinde çalkantılı yaşam ve Baküs şenliklerinin neşeli ezgilerinin, nazikçe eriyerek, algılanamayacak uzaklıkta, pişmanlığın hıçkırıklı feryadına ve bitkinliğe ve usanca ye çaresizliğe dönüştüğü olağanüstü etkileyici bir parça çaldı. Parça öyle güzel yorumlanmıştı ki, konuklar üzerinde büyük bir etki bıraktı. İçlerinden bir kadın ağlayarak “Ne kadar hoş, ne de güzel! Bunu siz mi bestelediniz Bay De Lassa?” diye sordu. Adam, bir an dalgın bir tavırla kadına baktı ve yanıtladı: “Ben mi? Yo, hayır! Bu yalnızca anımsadığım bir parça, madam”. “Bestecisinin kim olduğunu biliyor musunuz, Bay de Lassa?” diye bir soru yöneltti oradaki bir virtüöz. “Parçanın ilk kez Kleopatra’nın babası Ptolemy Auletes tarafından yazıldığına inanıyorum,” dedi Bay de Lassa o umursamaz dalgın haliyle, “ama şimdiki biçiminde değildi. Bildiğim kadarıyla, eser iki kez yeniden yazıldı. Yine de melodik havası temelde aynı”. “Bunu nereden edindiğinizi sorabilir miyim, Bay de Lassa? diye üsteledi beyefendi. “Elbette, elbette! En son Sebastian Bach tarafından çalınırken dinlemiştim, ama o Palestrina’nın şuanki yorumuydu. Sanırım ben Arezzolu Guido’nunkini[2] [3] tercih ederim; daha hamdır, ama daha güçlüdür. Ben bu havayı bizzat Guido’dan aldım”. “Siz bizzat Guido’dan demek!” diye bağırdı beyefendi şaşırarak. “Evet, Mösyö,” diye yanıtladı De Lassa, olağan umursamaz havasıyla piyanonun başından kalkarken. “Aman Tanrım” diye bağırdı virtüöz, Bay Twemlowu tarzında elini başına koyarak, “Aman Tanrım! Bu milattan sonra 1022’deydi”. “Eğer doğru hatırlıyorsam, ondan birazcık daha sonra 10 Temmuz’undaydı,” diyerek kibarca düzeltti Bay de Lassa.

Tam bu sırada uzun boylu uşak, Delessert’in önünde başıyla selam verdi ve kartın bulunduğu gümüş tepsiyi sundu. Delessert kartı aldı ve okudu: “ Mösyö Flabry, size yalnızca 35 saniye ayrıldı Delessert takip etti, uşak bir başka odanın kapısını açtı ve yine başıyla Delessert’in girmesi gerektiğini bildiren bir işaret yaptı. “Soru sormayın,” diye kestirip attı, “Sidi dilsizdir”. Delessert odaya girdi ve kapı ardından kapandı. Her yerine ağır bir günlük kokusu sinmiş küçük bir odadaydı. Duvarlar, pencereleri tümüyle gizleyen kırmızı perdeliklerle kaplanmıştı ve zeminde keçeden kaim bir halı örtülüydü. Kapının tam karşısında, duvarın tavana yakın üst kısmında kocaman bir saat kadranı vardı. Kadranın altında her biri uzun mumlarla aydınlan, birinde telgrafa benzer bir aygıt, diğerinde altın ve bronz işli, üçayaklı enfes bir sehpa üzerinde kristal bir küre taşıyan iki küçük masa vardı. Kapının hemen yanında beyaz bir başlık ve bornoz giymiş, bir elinde gümüş değnek bulunan kapkara bir adam duruyordu. Diğer eliyle Delessert’i sağ kolunun dirsek üstünden tuttuğu gibi alelacele odayı dolaştırdı. Saati işaret etti ve saat çalmaya başladı, kristal küreyi işaret etti. Delessert eğilip baktı ve kendi yatak odasının her şeyin tastamam betimlendiği taksim ile bir suretini gördü. Sidi ona çığlık atacak zaman bile bırakmadan, kolunu tutmayı sürdürerek diğer masaya götürdü. Telgraf benzeri alet klik sesi çıkarmaya başladı. Sidi çekmeceyi açtı, kağıt bir pusula çıkardı, Delessert’in eline tutuşturdu ve tekrar çalan saati işaret etti. Otuz beş saniye dolmuştu. Sidi, Delessert’in elini bırakmadan kapıyı gösterdi ve onu oraya yönlendirdi. Kapı açıldı, Sidi adamı dışarı itti, kapı kapandı. Uzun boylu uşak orada selam vererek durdu, kahinle görüşme sona ermişti. Delessert elindeki kağıt parçasına göz attı. Bölük pörçük, büyük harflerle yazılmış bir küpürdü bu ve kolayca okudu: “Bay Paul Delessert’e: Polisler her zaman buyur edilir, casuslar ise tehlikededir!”

Kılık değiştirdiği fark edilen Delessert şaşkınlıktan donakalmıştı, ancak uzun boylu uşağın, “Bu taraftan, M. Flabry,” sözleri onu kendine getirdi. Söyleyeceklerini kurgulayarak salona geri döndü ve vakit kaybetmeden Bay de Lassa’nın ağzım aramaya koyuldu. “Bunun içeriğini biliyor musunuz?” diye sordu, mesajı göstererek. “Ben her şeyi bilirim, Bay Delessert,” diye yanıtladı Bay de Lassa aldırışsız tavrıyla. “Öyleyse ya bir şarlatanı ifşa etmek, bir ikiyüzlünün maskesini düşürmek ya da bu uğurda ölmek niyetinde olduğumu da herhalde fark etmişsinizdir?” dedi Delessert “Benim için dert değil, bayım,” diyerek karşılık verdi De Lassa. “O zaman meydan okumamı kabul ediyorsunuz?” “Demek bana karşı geliyorsunuz öyle mi?” diyerek karşılık verdi De Lassa, gözlerini bir an Delessert’in üzerine dikerek, ‘Tamam, kabul ediyorum!” Ve bunun üzerine Delessert oradan ayrıldı.

Atalarımız baştan sona yakmak gibi daha kaba yöntemlerle büyücüleri kolayca etkisiz hale getirirken, Delessert bu büyücünün foyasını meydana çıkarmak, hakkından gelmek ve onu ifşa etmek için Paris polis şefinin sevk edebildiği bütün kuvvetlerin yardımıyla işe koyulmuştu. Israrlı soruşturmanın Delessert’i memnun eden sonuçlan, adamın Macar, adının da De Lassa olmadığını, “anımsama” gücü ne kadar geriye uzanırsa uzansın, bu ıslah olmaz dünyada şu anki haline, oyuncak imalatı yapılan Nürnberg’de doğarak geldiğini, çocukluğunda, ustalık gerektiren mamullere yeteneğinin fark edildiğini, ama vahşi ve kötü huylu biri olduğunu bildiriyordu. On altı yaşında Cenova’ya kaçmış, bir saat ve enstrüman yapımcısının yanma çırak olarak girmişti. Burada, meşhur illüzyonist Robert Houdin[4] tarafından fark edilmişti. Kendisi de usta bir makine yapımcısı olan Houdin delikanlıdaki yeteneği görüp onu Paris’e götürmüş, ona hem kendi atölyelerinde iş vermiş hem de eğlenceli ve şeytani, halk gösterilerinde onu yardımcısı olarak çalıştırmıştı. Birkaç yıl Houdin ile kaldıktan sonra, Pflock Haslich (De Lassa’nın gerçek adı) bir Türk Paşasının maiyetinde Doğu’ya gitmiş ve bir takma ad bulutu ile izinin sürülemeyeceği topraklarda başıboş dolaştığı yılların ardından, son olarak Venedik’e dönmüş, oradan da Paris’e gelmişti.

Bir sonraki adımda, Delessert dikkatini Bayan de Lassa’ya yöneltmişti. Kadının geçmişi hakkında bir ipucu bulmak daha zordu, ancak Haslich’i yeterince anlamak için şarttı bu. Sonunda bir tesadüf sayesinde, Bayan Aimee’nin, Buda’nın[5]’ kibar fahişeleri arasında dikkat çekici, filanca Bayan Schlaff[6] ile aynı kişi olma ihtimali beliriverdi. Delessert alelacele bu tarihi şehre hareket etti ve oradan da Transilvanya yabanlarındaki Mengyco’ya gitti. Dönüş yolunda, telgrafa ve medeniyete ulaşır ulaşmaz, Kardzag’dan polis şefine telgraf çekti: “Adamımı göz önünde tutun, Paris’ten ayrılmasına da izin vermeyin. Döndükten iki gün sonra onu yakalayıp, sizin için deliğe tıkacağım”.

Delessert’in Paris’e dönüş gününde polis şefi, İmparator ile birlikte Cherbourg’daydı. Ancak dördüncü gün, Delessert’in ölüm haberinden tam yirmi dört saat sonra geri dönmüştü. Anlaşıldığı kadarıyla olay şöyle gelişmişti: Delessert, dönüşünden sonraki gece seansa bir giriş biletiyle birlikte De Lassa’nın salonunda soluğu almıştı. Bu kez, kocamış yaşlı bir adam kılığına girmişti ve fark edilmesinin imkansız olduğunu sanıyordu. Odaya alınıp da kristale baktığında, bir kaldırımın üzerinde yüzükoyun ve şuursuz yatan resmini görünce basbayağı dehşete kapıldı, aldığı mesajda ise şu yazılıydı: “Delessert, bu gördüğün, üç gün içinde olacak. Hazırlan!” Dedektif tarifsiz şekilde sarsılmıştı. Evden hızla uzaklaşarak, kendi pansiyonuna yollandı.

Sabah büroya vardığında fazlaca kederliydi. Sinirleri büsbütün bozulmuştu. Bir meslektaşının söylediğine göre; “O adam söylediği her şeyi yapabilir, benim cezam kesildi!” diyordu.

De Lassa lakaplı Haslich’in suçunu ispatlama girişimi yürütmek istediğini söylemişti, ama polis şefini görmeden ve ondan talimat almadan bunu yapamazdı. Buda ve Transilvanya’daki keşiflerine dair de bunu yapma özgürlüğü olmadığı için bir şey söyleyemeyecekti ve tekrar tekrar haykırdı: “Of! Of! Keşke sayın polis şefi burada olsaydı!” Şefin yanına Cherbourg’a gitmesi söylendi ancak varlığının Paris için elzem olduğu gerekçesiyle bunu reddetti. Cezasının kesildiğine dair inancını defalarca yineleyip durdu ve davranışlarında hem tutarsızlık hem de kararsızlık sergiliyordu, üstelik aşırı asabiydi. De Lassa ve evindekilerin sürekli gözetimde, bu yüzden kendisinin de güvende olduğu söylendiğinde “Onu tanımıyorsunuz,” diye yanıtlıyordu. Müfettişlerden birine, gece gündüz göz kulak olması ve onu dikkatle koruması kaydıyla, Delessert’e eşlik etme görevi verilmişti. Yiyecek ve içecekleri için önlem alınırken, De Lassa’yı gözleyen nöbetçilerin sayısı iki katına çıkarıldı.

Üçüncü günün sabahında, o zamana kadar evde kalan Delessert, bir an önce dönmesi için polis şefine derhal telgraf çekme karan verdi. Bu niyetle meslektaşı ile birlikte yola koyulmuşlardı. Tam Rue de Lanery ve Bulvar caddesinin kesiştiği köşeye vardıklarında Delessert aniden durdu ve elini başının üstüne koydu.

“Aman Tanrım!” diye bağırdı, “kristal! resim!” ve kendinden geçerek yüzükoyun yere kapaklandı. Hemen hastaneye kaldırılmasına karşın bilincini geri kazanamadan sadece birkaç saat daha yaşayabildi. Yetkililerden gelen acil talimatla Delessert’in vücuduna yapılan özenli, ayrıntılı ve eksiksiz otopsi sonucu birçok seçkin cerrahın ortak kanısına göre, ölüm nedeni yorgunluk ve sinirsel heyecan yüzünden oluşan beyin kanamasıydı.

Delessert hastaneye gider gitmez müfettiş arkadaşı soluğu Polis Merkezi’nde aldı ve başta De Lassa ve karısı olmak üzere çeteyle ilgisi olan herkes tutuklandı. De Lassa götürülürken kibirle gülümsüyordu: “Geleceğinizi biliyordum. Bunun için hazırlık yaptım. Beni tekrar bırakınca memnun olursunuz artık”.

De Lassa’nın hazırlık yaptığı doğruydu. Ev araştırıldığında, bütün belgelerin yakılmış, kristal kürenin ortadan kaldırılmış ve seans odasındaki hassas bir sürü cihazın paramparça edilmiş olduğu anlaşılıyordu. “Bu bana 200 000 franka mal oldu,” diyordu De Lassa, yığını işaret ederken, “ama doğrusu iyi bir yatırımdı”. Duvar ve taban döşemeleri birçok yerinden yırtılmış ve mülke hatırı sayılır zarar verilmişti. Hapishanede ne De Lassa ne de ortakları herhangi bir açıklama yapmadı. Delessert’in ölümüyle bir ilgileri olduğu kanısı bertaraf edildi ve De Lassa dışında bütün ekip serbest bırakıldı. Şu veya bu bahaneyle hala hapishanede tutulan De Lassa, bir sabah kendini odasının pervazına ipek bir kuşakla asmış halde bulundu ölmüştü. Sonradan anlaşıldığı üzere, bir gece önce Madam de Lassa, Nübyalı Sidi’yi de yanına alarak, aşığı uzun boylu uşakla kaçmıştı. De Lassa’nın sırları da kendisiyle birlikte kaybolup gitti.

“Bugünkü Sdentist Dergisi’nde yer alan makaleniz bir hayli ilginç. Gelgelelim bu gerçek olayların bir kaydı mı, yoksa bir parça hayalgücü mü? Eğer gerçekse, niçin bunun kaynağını beyan etmiyor, bir başka deyişle yetkili makamı belirtmiyorsunuz.”

Yukarıdaki yazı imzasız, ancak “Çözülememiş Bir Gizem” öyküsünde aktarılan kehanetler ve polisin tuhaf ölümü gibi temel noktaların yeniden üretilmiş ve yeniden üretilebilir psişik olgular olduğunu düşündüğümüzü söyleme fırsatını verdi bize. Neden “yetkili makamlardan” alıntı yapalım ki? Kutsal metinler bize Petrus’un sert paylamaları altında Hananya’nın ölümünü anlatır[7], burada da benzer tabiatta bir olguya sahibiz. Hananya’nın korktuğu için aniden öldüğü varsayılabilir. Çok az insan ruhsal yasalarla yönetilen bu gücü kavrayabilir, ama bir kez o sınırdan içeri adım atmış olanlar ve yapılabilecek şeylerin bazılarını bilenler ne bunda ne de geçen hafta yayınlanan öyküde büyük bir gizem görmeyecektir. Biz gizemli bir eda ile konuşmuyoruz. Kudretli ipnotizmacıya süjenin, onun denetimi dışında çıkabilme tehlikesinin olup olmadığını sorun? Ruhun bir daha dönmemecesine çıkıp gitmesini sağlayıp sağlayamayacağını da? İpnotizmacının bir süjeyi kilometrelerce uzaktan etki altına alabilmesi ispatlanabilirdir. İpnotizmacıların çoğunun, güçlerini yöneten yasalar hakkında az şey bildiği ya da hiçbir şey bilmediği hiç de kesin değildir.

Ruhlar dünyasının güzelliklerini anlamaya kalkışmak hoş bir rüya olabilir, ancak ruhun kendisi üzerine yapılacak bir çalışma ile zaman daha kazançlı değerlendirilmiş olur ve incelenecek konunun ille de ruhlar dünyası içinden olması gerekli değildir.


[1]        Boulogne Korusu, Paris’in batı ucunda yer alan bir park. (ÇN)

[2]        Arezzolu Guido (990-1050), bugün kullanılan nota sistemini icat eden din adamı. (ÇN)

[3]        Charles Dickens’ın Our Mutual Friend adlı romanındaki bir karakter. (ÇN)

[4]        Jean Eugene Robert-Houdin (1805-1874): Fransa doğumlu Houdin, sahne illüzyonlarına getirdiği olağanüstü yeniliklerle modern sihrin habası kabul edilir. Asıl adı Erik Weisz olan Amerikalı ünlü sihirbaz Harry Houdini onun adını kullanmıştır. (ÇN)

[5]        Budapeşte’nin 1873’ten önceki ismi (ÇN)

[6]        Schlaff Almanca yatmak anlamına geliyor. Yazar burada Bayan Schlaff diyerek, büyük ihtimalle kadının oradaki yatak arkadaşlarından -fahişelerden- biri olduğuna vurgu yapıyor. (ÇN)

[7]        Kutsal Kitap’ın, Resullerin işleri bölümünde anlatılan bir öykü. (Resullerin İşleri Bap 5:3-4) (ÇN)

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült