Hikaye

 

 

Çok Kitaplı Adam

Hermarın Hesse

Bir adam vardı, daha ilk gençlik yıllarında yaşamın içine korku salan gürültü patırtısından kaçıp kitapların dünyasına sığınmıştı. Odaları kitaptan geçilmeyen evinde yaşayıp gitmekteydi; kitapları dışında düşüp kalktığı, haşır neşir olduğu bir başka şey pek yoktu. Ruhu gerçek ve güzel tutkusuyla dolup taştığı için rastlantılarla ve rastlantıların karşısına çıkaracağı insanlarla yüz yüze gelmektense, insanlığın alabildiğine soylu dahileriyle sıkı bir ilişki içinde bulunmayı çok daha doğru bulmaktaydı.

Kitaplarının tümü eski zamanlardan kalmaydı, Yunanlı ve Romalı bilge kişiler ve yazarlar tarafından kaleme alınmıştı. Bunların dillerini seviyor, bunların dünyalarını öylesine aydınlık, öylesine uyumlu görüyordu ki, neden insanlığın sapa yollar izleyerek çok zaman önce bu yüce yolları elden çıkardığına bir türlü akıl erdiremiyordu. O eski adamlar bilimin ve sanatın tüm alanlarında yapılacak en iyi şeyi yapmış, onların yaptıklarına sonradan pek fazla bir şey ekleyen çıkmamıştı. Goethe söz konusu kişilerden biriydi örneğin. İnsanlığın bu arada kaydettiği gelişmelere gelince, kendisini ilgilendirmeyen, olmasa da olur gözüyle baktığı ve yüzeysel bulduğu alanlarda gerçekleşmişti hepsi, makine inşasında örneğin, savaş silahlarının yapımında, canlı nesnelerin ölü nesnelere dönüştürülmesinde, doğanın sayılara ve paraya çevrilmesinde ya da.

Aydınlık, sessiz, düzenli bir yaşam sürüyordu adam. Dudaklarında Theokrit’in dizeleri, küçük bahçeciğinde geziniyor, eskilerin hikmetli sözlerini derleyip Platon’unkiler başta olmak üzere eskilerin düşüncelerinin güzelim yollarında onlarla birlikte dolaşıyor, sonradan da olsa bu gezintilerin hazzına varmaya çalışıyordu. Kimi zaman yaşamında belli bir yoksulluğun ve kısıtlanmanın varlığını hissediyorsa da, insanın mutluluğunun çokluğa bağlı olmadığını, kafası çalışan bir kimsenin dürüstlükten şaşmayıp az şeyle yetinerek esenliğe kavuşabileceğini eski bilgelerden öğrenmişti.

Günün birinde komşu ülkenin kitaplığını görmek için çıktığı bir gezide bir akşam tiyatroya gitmesi, adamın dupduru akıp giden yaşamında bir kesintiye yol açtı. Tiyatroda Shakespeare’den bir oyun sergilenmekteydi, oyunu okul döneminden tanıyordu kuşkusuz, ama işte okulda ne kadar öğretilirse o kadarcıktı bildiği. Yüksek tavanlı loş salonda biraz sıkılarak, biraz tedirgin oturdu, kalabalıklardan hoşlanmıyordu çünkü ama çok geçmeden oyunun ruhundan kopup gelen bir çağrıya karşı koyamadı, oyun kapıp sürükledi kendisini. Oyuncuların rollerini öyle üstün bir başarıyla oynadıkları söylenemezdi, zaten tiyatroyla arası pek iyi değildi adamın, ama bütün bu engellerin üzerinden atlayıp geçen bir parıltının, bir gücün, daha önce hiç yaşamadığı bir güzelliğin gelip kendisini bulduğunu duyumsadı. Oyundan sonra sersemlemiş halde tiyatrodan çıktı, görev bildiği gezisini sürdürdü, geziden İngiliz yazarın tüm yapıtlarıyla eve döndü. Getirdiği yapıtları okumaya koyuldu, sersemlemiş oturup okudu Kral Lear’i, Othello’yu, Romeo’yu, bütün, bütün oyunları okudu tek tek. Bir tutku, şeytani bir güç ve fantastik bir yaşam fırtınası üzerine çullandı. Mest olmuş bir halde okuyarak günlerini geçirdi, içinde bir mutluluk duygusuyla dünyanın yeni bir parçasının kapısının önünde aralandığını duyumsadı, uzun süre evde ve bahçede bu akıl almaz yazarın yarattığı kişilerle çevresi kuşatılmış durumda yaşadı; öyle bir yazar ki, Yunanlıların saptadığı her şeyi baş aşağı ediyor, yine de haksız olduğu söylenemiyor, tüm itirazlara göğüs geriyordu.

İlk kez adamın dünyasında bir gedik açılmış, o klasik huzuru içerisine dışarıdan bir esinti gelip sızmıştı ya da belki adamın kendi içinde bir şey vardı da uyanmış ve kanatlarını tedirginlikle çırpmaya başlamıştı? Ne ilginç bir şeydi bu, ne yeni bir şeydi! Öleli hayli zaman olmuş bu yazar öyle görülüyordu ki ideal diye bir şeyden habersizdi ya da eskilerinkinden çok değişik ideallere sahipti. Shakespeare denen bu yazar için anlaşılan insanlık, düşüncelerden kurulmuş bir tapınak değil, fırtınaların kol gezdiği, üzerinde çırpınan insanların boynu büküklüklerinde mutlu, yazgılarıyla sarhoş, sürüklenip gittiği bir denizdi. Söz konusu insanlar yıldızlar gibi deviniyor, her biri önceden belirlenmiş bir hız, gücü hiç azalmayan bir atılım, bitimsiz bir dürtüyle kendi yörüngesinde ilerliyor, bu yörünge uçurumda, bir yok oluşta son bulsa bile hiç yolundan şaşmıyordu.

Sonunda adam bir içki aleminin ardından uyanıp kendine gelen ve düşüncelerini daha öncesine yönelten biri gibi yeniden Latin ve

Yunan yazarlarına döndüğünde, onlarda artık eski tadı bulamadı, hepsi de biraz yavan geldi kendisine, biraz eskimiş, biraz yabancı. Dolayısıyla, bugünkü yazarların bazı kitaplarına el attı. Ama hoşlanmadı hiçbirinden, tümü de küçük ve önemsiz konular etrafında dönüp duruyordu adeta, sonra hepsinde yarı ciddi bir hava eser gibiydi.

Ne var ki, büyük ve yeni uyarı ve heyecanlara duyduğu açlık bundan böyle adamın yakasını bir türlü koy vermiyordu. Arayan bulur. Ve adamın bulduğu ilk şey, Hamsun adında Norveçli bir yazarın bir kitabıydı. Bu insan, yaşamı boyunca — söylendiğine göre henüz hayattaydı— tek başına ve atılgan, dünyayı gezip dolaşmıştı, bir amaç, bir inançtan yoksun, yarı şımartılmış, yarı sefil ve perişan, sürekli bir duygunun arayışı içinde; yüreğinin kendini çevreleyen dünyayla uyum içinde olduğu kimi zamanlar bir an için söz konusu duyguyu bulur gibi olmuştu. Norveçli yazar Shakespeare gibi bir insan dünyası yaratmıyor, çokluk kendisinden söz açıyordu. Ama kitabın pek çok yerinde adam derin bir duygulanmışlık ve çokluk koyu bir hüzün içine sürüklenmişti. Bazen ansızın gülmeden duramıyordu ve her zamankinden değişikti gülüşü. Nasıl bir çocuktu bu Norveçli yazar, nasıl inatçı bir çocuktu! Ama harikaydı doğrusu, onu okuyan biri gökyüzünden yıldızların kaydığını hisseder, uzak denizlerde çatlayan dalgaların gümbürtüsünü işitirdi.

Derken adamın eline "Arına Karenina" adında kalın bir kitap geçti, sonra da Richard Dehmel’in şiirleri. Aradan çok geçmeden de Dostoyevski’nin kitaplarıyla tanıştı. Shakespeare’i okuduktan sonra kitaplar onun peşinden koşmaya başlamıştı sanki; içinde zaman zaman bir boşluk hisseder hissetmez özellikle kendisine hitap edecek, onu önüne katıp götürecek yapıt sanki hokus pokus karşısına çıkıveriyordu. Bu Rus yazarının kitapları onu ağlatıyor, ona uykusuz geceler geçirtiyordu. Horaz’ı kaldırıp bir kenara atmış, bir yığın eski kitabı sağa sola dağıtmıştı. Bu arada eski kitaplarından biri geçti eline, önceden pek değer vermediği Latince bir kitaptı bu, onu bir kenara ayırıp okudu çok geçmeden. Kitapta Augustinus’un itirafları yer alıyordu. Sonra yine Dostoyevski’ye döndü.

Bir gün akşama doğruydu —okuya okuya yorgun düşmüş gözleri ağrımaya başlamıştı, ne de olsa genç değildi— düşüncelere daldı. Yüksek kitap raflarından birinin üst başında altın yaldızlı bir yazıyla "Kendini tanıt!" anlamına gelen o Yunanca söz iliştirilmişti. Bu söz kafasını kurcalamaya başladı. Kendini tanımıyordu çünkü hanidir kendi üzerinde bir bilgi sahibi olmaktan çıkmıştı. İçinde ele geçirebildiği tek tek izleri geriye doğru izledi; Horaz’ın bir dizesinin kendisini büyülediği Pindar’ın bir şarkısının kendisini mutluluğa boğduğu zamanları yanıp tutuşarak aramaya koyuldu. Eski kitapları okuduğu zamanlar içinde insanlık denen bir şeyin varlığını duyumsamıştı; eski yazarlar bir kahraman yapmış onu, bir hükümdar yapmış, bilge bir kişi yapmıştı; eski yazarlarla yasalar koymuş, eski yazarlarla yasaların sözünden çıkmamıştı Görkemli bir vakarla bir insan olarak ruhsuz doğanın karmaşasından çıkıp pırıl pırıl ışığa doğru yönelmişti. Oysa şimdi bütün bunlar yok olmuş, eriyip gitmişti. Adam yalnızca haydut ve aşk öykülerini zevkle okumakla kalmamış, hayır, okuduğu anlatılarda sevenlerle sevmiş, öldürenlerle öldürmüş, ağlayanlarla ağlamış, günah işleyenlerle günah işlemiş, gülenlerle gülmüştü; suç ve cinayetlerin, sefaletin, yoldan çıkmış, daldan dala konan içgüdü ve heveslerin uçurumlarında soluğu almıştı, çırpınmalar, korkular ve hazlarla iğrençliğin ve yasaklanmışlığın batağında yuvarlanıp durmuştu.

Adamın düşünüp taşınmaları bir semere vermedi. Çok geçmeden yine yanıp tutuşarak acayip kitapların üzerine atıldı. Oscar Wilde’ın heyecanlı anlatılarının rezil havasını derin derin soludu, Flaubert’in melankolik şüpheci arayışlarının yollarında gezinip durdu; düzen içindeki her şeyi, tüm Yunan ve Klasik yazarların yapıtlarını can düşmanı bilen, ayaklanmaların ve anarşinin vaizliğini yapan, alabildiğine çirkinlikleri yücelten, alabildiğine korkunçlukları gülümsemeyle karşılayan genç kuşak sanatçılarının, hatta en genç yazarların şiir ve oyunlarını okudu. Şu sonuca vardı ki, onlar da şöyle ya da böyle haklıydı, onların söyledikleri de vardı insanın içinde, onların söylediklerinin de olması gerekiyordu. Bunu gizlemek yalana başvurmaktı. Yaşamın bütün o kanlı karmaşasını yok saymak yalandan başka bir şey değildi.

Sonunda bir gevşeme, bir yorgunluktur adamın üzerine çöktü. Kendisine kucak açan, içindeki yeni şeylerle, güçlü şeylerle kendine seslenen kitaplar geçmişe karışmıştı artık. Adam hastaydı, yaşlanmıştı, kendini aldatılmış hissediyordu. Bir düş gördü, düş ne durumda olduğunu gösterdi ona. Düşte salt kitaplardan yüksek bir duvar örmeye çalışıyordu. Duvar yükseldikçe yükseliyor, adamın gözü duvardan başka şey görmüyor, dünyada ne kadar kitap varsa üst üste yığıp kocaman bir yapı oluşturmayı üzerine düşen bir görev biliyordu. Derken binanın bir bölümü sallandı ansızın, kitaplar kayıp düştü, dipsiz bir kuyudan içeri patır patır yuvarlandı, duvardaki aralıklardan acayip bir ışık sızıp geldi ve adam kitaplardan örülmüş duvarın arkasında korkunç bir şey gördü, ışık ve sis içinde devcileyin bir karmaşa algıladı, kişi ve oluşumlardan, insanlardan ve topraklardan, can çekişenlerden ve doğum yapanlardan, çocuklardan ve hayvanlardan, yılanlardan ve askerlerden, yanan kentlerden ve batan gemilerden, çığlıklardan ve vahşi sevinç haykırışlarından bir yumak kopup geliyordu duvarın arkasından; kan fışkırıyor, şarap akıyor, meşaleler göz kamaştırıcı ve arsız bir parıltıyla yanıyordu. Birden uyanan adam fırlayıp kalktı ayağa, kalbinin üzerinde ağır bir basınçla kahrolarak ay ışığında sessiz odada şaşkın şaşkın dikildi; pencerenin arkasında ağaçları ve komodinin üzerindeki kitabı görünce, birden anladı her şeyi:

Aldatılmıştı, aldatılmış, nesi varsa alınmıştı elinden! Kitaplar okumuş, sayfalar çevirmiş, kağıt koklamıştı, ah, oysa arkada, o kitaplardan rezil duvarın arkasında yaşam sürüp gitmiş, yürekler yanıp tutuşmuş, tutkular ortalığı kasıp kavurmuş, kan ve şarap akmış, sevgiler filizlenmiş ve cinayetler işlenmişti. Ve bütün bunlardan hiçbirine sahip olamamıştı kendisi; hiçbiri kendisinin olamamış, kitaplardaki incecik, gölgelerden ve kağıttan başka hiçbir şeyi elinde tutamamıştı.

Adam yeniden yatağına yatmak istemedi. Şöylece giyinip kente seğirtti, fenerlerin ışığında belki yüz caddeden geçti, belki bin tane kör ve karanlık pencereden içeri baktı, belki kapalı yüz kapıya kulak verip dinledi. Derken sabah oldu, caddeler sokaklar uyandı; adam sokakta kalan en son sarhoş gibi sabahın soluk ışığında serseri serseri dolanıp durdu, nerdeyse yığılıp kalmak üzereydi. Solgun yüzlü bir kız çıktı karşısına, cılız ve hastalıklı görünen kızın önünde yere yığıldı, kız da onu alıp evine götürdü.

Kızın odasında, kırık dökük yatağının üzerinde oturuyordu adam; yatağın yukarısına toz ve örümcekten geçilmeyen bir Japon yelpazesi açık durumda iliştirilmişti. Adam oturuyor, kızın paralarıyla oynadığını görüyordu. Yeniden kızın eline sarılıp "Beni yalnız bırakma, olur mu?" dedi. "Bana yardım et! Y aşlı bir insanım, senden başka kimsem yok. Yanımda kal! Bundan böyle hastalık ve ölüm dışında hayatın bana vereceği bir şey yok belki. Ama hiç değilse bunların tadını çıkarmak, hiç değilse kendim olarak acı çekmek ve ölmek isterim, kendi kanım, kendi kalbimle ölmek. Ne kadar da güzelsin! Sana dokununca canını acıtıyor muyum? Hayır mı? Oh, ne kadar iyisin! Düşün bir, yaşamım boyu gömülü yaşadım, sırf kağıtlar içinde gömülü! Biliyor musun, nasıl bir şeydir bu? Hayır mı? İyi ki bilmiyorsun! Oh, yaşayalım daha, ölmeyelim. Güneş doğdu mu? İlk defadır ki güneşi göreceğim."

Kız gülümsedi, tedirgin ellerini okşadı adamın, söylediklerine kulak verip dinledi. Adamın ne dediğini anlamıyor, gri sabah ışığında çökmüş ve sefil görünüyordu, kız da bütün gece sokaklarda dolaşmıştı. Gülümseyerek 'Evet, evet," dedi, "sana yardım edeceğim. Sakin ol, yardım edeceğim sana."

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült