Hikaye

 

 

Çılgın Bir Aşk

Aziz Nesin


Saat onbirde Hilton Oteli’nin lobbv’sinde buluşacaktık da, beni işe yerleştirecek bir arkadaşına götürecekti. Aylardan beri işsizdim. Param da kalmamıştı. Günde bir öğün yemekle yetiniyordum.

Bana iş verecek adama iyi giyimli görünmek istemiştim. Yedi yıl önce yaptırdığım siyah elbisemi dolaptan çıkardım. Ya elbise daralmış, ya ben bollanmışım; pantolonun içine zor geçtim. Ceket de üstümde, omuzuma tünemiş bir kartalın kanatları gibi duruyordu. Aynada kendime baktım. Bu kılıkta bile, sıkıntısız, paralı bir adam durumundaydım.

Otelin salonuna girdim. Lobby’de arandım, arkadaşım yoktu. Erken gelmiş olacaktım. Bir koltuğa oturup arkadaşımı beklemeye başladım. Yakın arkadaşım olduğu için gelir gelmez, önce bana yemek yedirmesini söyleyecektim. Çünkü, bir gün önce yediğim iki simitle duruyordum.

Başımı eğmiş, iş bulma umuduyla tatlı tatlı dalgamı geçiyordum. Bir eteklik hışırtısı duydum ilkin, sonra bir parlak karaltı gördüm. Siyah ipekli bir eteklik bacaklarıma sürtünerek yanımdan sıyrılıp geçti. O parlak karaltının geçmesiyle ortalığa buram buram bir sümbül kokusu yayıldı. Başımı yavaşça kaldırıp baktım. Etekliği bacaklarıma sürünerek geçen siyahlı kadının karşımdaki koltukta oturduğunu gördüm. Aramızda bir küçük masa vardı. Göğsüne bir sümbül iliştirmişti. Manolya duruluğundaki yüzünde iri kara gözleri yalım yalım yanıyordu. Erkek bakışlarını tedirgin edecek güzellikteki kıpkızıl dudaklarından gözlerimi yere indirdim.

Salonda boş masalar, koltuklar varken bu kadının benim karşımda oturuşunu anlayamadım. Ona bakmıyordum ama, kadının bakışlarının üstümde olduğunu sezinliyordum.

Siyahlı kadın, bana Fransızca bişeyler söyledi. Anlamadığımı görünce bu kez İngilizce konuştu. Benden yine cevap alamayınca, Türkçe,

Sizinle tanışmama izin verir misiniz? dedi.

Kadının gözleri üstümdeydi ama, yine de, kime

söylüyor diye yöreme bakındım. Ben bu şaşkınlık içindeyken kadın birden,

Çok rica ederim, beni roof’a çıkarır mısınız? dedi.

Bir tehlike içindeymiş gibi kadının telaşlı, korkulu bir hali vardı.

Böyle bir öneriyle karşılaşan her centilmen gibi,

Memnuniyetle diyerek kalktım.

Kadın da kalktı. Kır saçlı, kırmızı yüzlü, iriyarı bir adam, birden kadının önüne geçti; komutanın karşısında bir er gibi topuklarını birbirine sert vurup, saygıyla başını eğdi, İngilizce,

Leydinin bana bir emirleri var mı? dedi.

Kadın da ona,

Hayır Max, istirahat ediniz ve lütfen beni yalnız bırakınız... dedi

Asansöre bindik. Roof’a çıktık. Bir kanepede yanyana oturduk. Siyahlı kadın, gözlerini süzerek, uzun, takma kirpiklerinin arasından Boğaz’ı seyrediyor, konuşmuyordu. Ben de konuşacak söz bulamıyordum. Bu birden tanışmayla çarpılmıştım sanki. Kadın neden sonra,

Adınızı öğrenebilir miyim? dedi.

Haşan... dedim. Ya sizin?

Kadın korkuyla yöresine bakındı, sonra bana sokulup fısıldadı:

Bana yalnız Leydi deyiniz rica ederim...

Bisüre sustuktan sonra elimi tutup sıktı,

Korkuyorum! dedi.

Kendimi de şaşırtan boğuk bir ses çıkarıp,

Kimden? diye sordum.

Tuttuğu elimi daha çok sıkarak gözleriyle bir yeri işaret etti, işaret ettiği yana, başımı yavaşça çevirip baktım: sağ arkamızda, elinin biri pantolon cebinde, donuk sarı yüzlü bir adam... Sol arkamızda da, Leydi’nin az önce «Max, istirahat et ve beni lütfen yalnız bırak!» dediği kırmızı suratlı adam duruyor.

insana ürperti veren sürrealist tablolar vardır ya, sanki ben bu korkulu tablolardan birinin içine düşmüştüm, ama tablodaki eşya dingin durmuyor, deviniyor, ben de içinde yaşıyordum.

Merakla sordum:

Affedersiniz Leydi, bu adamların kim olduklarını öğrenebilir miyim?

Korkudan dudakları titreyerek,

Muhafızlarımdan ikisi, yani kocamın casusları... dedi.

Bisüre konuşmadık. Ne olup bittiğini, nasıl bir olayın içine balıklama daldığımı hiç anlayamamıştım.

Çantasından cıgara çıkardı. Hemen çakmağımı çakıp uzattım. Çakmağı tutan elimi, okşar gibi iki elinin arasına alıp, cıgarasına doğru çekti.

Leydiye elbet bir içki ısmarlamam gerekiyordu. Ama cebimde, bozdurursam harcarım diye korkumdan bitürlü bozduramadığım bir bütün elli liradan başka param olmadığı için, garsondan yana başımı çeviremiyordum.

Burda, çok korkuyorum... dedi.

Elimi tutup, sol göğsünün üstüne iyice bastırdıktan sonra,

Bak Haşan, kalbim nasıl kütküt atıyor... dedi.

Soluğum kesilecekmiş gibi oldum.

Korkmayınız Leydi, diye inledim.

Beni korur musun Haşan?

Ne demek... elbet... hiç şüphesiz... gizi sözler saçmaladıktan sonra kendimi toparlayıp ekledim:

Size gelebilecek her tehlikeye göğüs germeye hazırım.

Bu kadarla yetinip sussaydım ya, ama kendimi tutamayıp,

Hem de kanımın son damlasına kadar sizi koruyacağıma lütfen inanmanızı rica ederim leydi... dedim.

Leydi, teninin bütün sıcaklığını bana duyuracak gibi iyice sokulup,

Sizin şövalye ruhlu bir erkek olduğunuzu görür görmez daha ilk bakışta anlamıştım, dedi. Zamanımızda sizin gibi şövalyeler pek, pek az.

Leydi doğru söylüyordu. Utangaç bir gülümseyişle,

İltifat ediyorsunuz, dedim.

Seninle başbaşa konuşmak istiyorum, Haşan, dedi.

Buyurun, sizi dinliyorum Leydi, dedim.

Sana hayatımın sırrını vereceğim Haşan... Burda anlatamam, çünkü ikimiz de çok büyük tehlike içindeyiz. Hadi kalk, daireme gidelim.

Elimden tutup ayağa kalkmıştı bile... Yürüdü, ben de onunla...

Dairesine girdik. Küçük salondaki divana kendini atıp uzanıverdi. Ne yapacağımı, nasıl davranacağımı bilmeden, şaşkınlık içinde ayakta dikilip kalmıştım.

Leydi, bir küçük çocuğu çağırırcasına eliyle de gel işareti yaparak, bir müzik gibi,

Gel, gel!.. Haşan, yanıma gel Haşan! dedi.

Bana bunca yıldanberi herkes Haşan diye adımı seslenir, ama adamın bu denli uyumlu olduğunu ilk onun ağzından duyuyordum.

Yanma gittim.

Otur Haşan, otur.

Oturdum.

Yıllardanberi hep beni düşünüyordun, değil mi?

Bu soruya nasıl, hayır, diyebilirdim?

Evet Leydi, yıllardanberi... dedim.

Rüyalarında hep beni görüyordun, değil mi Haşan?

Bu denli güzel kadını rüyamda bile görmemiştim. Ama ona,

Evet, leydi... dedim...

Yıllarca hayalinde hep ben vardım, değil mi?

Evet... Ama bütün bunları siz nasıl biliyorsunuz Leydi? diye şaşkınlıkla sordum.

Cevap yerine o da bana sordu:

Söyle: nasıl biliyorum?

Siz her şeyi bilirsiniz Leydi... dedim.

Kulağıma eğilerek fısıldadı:

Yavaş konuş Haşan, duyarlar...

Burada yoksa yalnız değil miyiz?

Dairenin duvarına kocam dinleme aletleri koydurmuştur. Bütün konuştuklarımızı, casuslar dinliyor...

Yoksa ben bilmeden bir casus ağına mı düşmüştüm? Korkuyla,

Neden? diye sordum.

O büsbütün sesini kısarak,

Kocam, dedi, zalim kocam... Daha yaklaş, bizi duymasınlar...

Işık saçan teninden yayılan bayıltıcı kokuyla iliğim, kemiğim gevşemiş, Leydinin yanma yayılıp kalmıştım.

Birbirimizi anlayacağız Haşan...

Elbet Leydi...

Daha sokul, daha... İyice sokul, yaklaş, sokul Haşan!

Ne kadar sokulunabilirse o kadar sokuldum, daha fazlası elimden gelmiyordu.

Çok yakışıklı bir erkeksin Haşan... Sana bunu daha önce kimse söylemedi mi?

Hayır Leydi, bunu bana ilk söylüyorsunuz.

Şendeki güzelliği başka kadınlar anlayamaz.

En sonunda anlayışlı bir kadın bulduğum için mutluydum, ama yine de,

Leydi, güzel değil... çirkin olduğumu biliyorum... dedim.

Sende vahşetin güzelliği var... Yani... Çirkinin güzelliği... Anlatabiliyor muyum?

Elbette...

Haşan, gözlerime bak da anla... Bazen duyguları anlatmakta kelimeler yetersiz kalır. İşte şimdi ben o anı yaşıyorum.

Bişeyler söyleyip teşekkür etmek için anlamsız mırıltılar çıkarırken,

Sus Haşan, senin susuşunun müziğini dinlemek istiyorum... dedi.

Ama bu suskunluğu yine kendisi bozdu:

Beni seviyorsun; çünkü sana meçhul olanın, esrarengiz ve tahrik edici o doyumsuz zevkini tattırıyorum. Az sonra senin için meçhul hiçbir yanım kalmayınca, ben de senin için hayatındaki bütün .öbür kadınlar gibi bir alışkanlık haline geleceğim.

Sizi ebediyen seveceğim Leydi... dedim.

Aşkın sürekliliğini sağlayan, seven değil, sevilendir. Sana, olan aşkımı sürdür Haşan, sürdür! dedi.

Peki Leydi...

Beni güçlü kollarının arasında sıktıkça, benim ay’ım, yıldızım, güneşim, her şeyim olacaksın. Ama ah bu kocamın casusları...

öylesine kendimden geçmiştim ki,

Leydi, dedim, onlardan kurtulmak istiyorsanız, emredin, şimdi öldüreyim hepsini...

Şimdi değil Haşan, zamanı gelince... dedi, hadi çıkar o ceketi üstünden. Zaten sana çok küçük geliyor.

Ceketi çıkardım,

Uzan yanıma .. öyle mutluyum ki Haşan...

Ben de Leydi...

Aradabir aklım başıma gelir gibi oluyor, işte o zamanlar, kadının deli olabileceğini düşünüyordum. Ama deli olsa, hiç bu denli doğru sözler söyleyebilir, daha ilk karşılaşmamızda beni bu denli iyi anlayabilir miydi?

Uğruma ölür müsün Haşan?

Hem de gözümü kırpmadan... Seve seve...

Vaktimiz yok Haşan, elimizi çabuk tutmalıyız. işimiz çok acele...


Hangi iş Leydi?

Aşk, Haşan, aşk...

Leydi, benim iki gündür iki simitle durduğumu bilmiyordu ki...

Bir çocuğa şiddele ihtiyacım var Haşan, dedi, bir çocuğum olmalı... Anlıyor musun Haşan?

Pek bişey anlamıyordum.

Ne yapmamı emrediyorsunuz?

Çocuk...

Kim?

Sen!

Ne zaman?

Şimdi...

Eveeet... Başüstüne Leydi, yalnız... Aceleye getirmesek de, rahat ve bol bir zamanda daha iyi bir durumda...

Anla beni Haşan... Anne olmak zorundayım. Yoksa kocam beni boşayacak.

Leydinin güzel gözlerinden yaşlar boşanmıştı. Gözyaşları içinde yaşam öyküsünü anlattı, öğrenimini Amerika’da yaparken, Amerikalı çok zengin bir işadamıyla evlenmiş. Adam öyle zengin, öyle zenginmiş ki, milyonlarının tam sayısını bilemiyormuş; çünkü zenginliği her gün artıp değişiyormuş. Kısır olduğu için de çocuğu olmuyormuş, üstelik de yaşlıymış. ölünce, milyonlarını miras bırakacağı bir çocuğu olsun istiyormuş. Çocuğu kendisi yapamayınca, yerine bu işi yapabilecek birisini bulması için karısını görevlendirmiş. Leydi, ya bir çocuk doğuracak, yada kocası onu boşayacakmış...

Kocam, işte bunun için beni dünya gezisine gönderdi. Sekiz aydır geziyorum. iki haftadır da buradayım.

Dünyadaki bunca erkek nüfusu içinde beni seçmenizin nedenini öğrenebilir miyim Leydi?

Hala bunu anlamadın mı Haşan? Sende soylu bir kan, sende şövalye ruhu var...

Leydinin bende gördüğü bu nitelikleri, o güne dek hiç kimseye anlatamamıştım.

Leydinin korkusunun nedenini anlamıştım. Zengin kocası çok kıskançtı. Karısına bir çocuk bağışlayacak erkeği, işini bitirir bitirmez, Leydinin arkasına taktığı o korkunç yüzlü muhafızlara öldürtecekti. Böylece, çocuğun babası kendisi bilinecekti.

Tehlikeyi sezdiğimden, beladan kurtulmak için,

Ama Leydi, ben evliyim, hem de karımı çok...

Sözümü kesip,

Yeter, dedi, surdaki çantamı aç, içinde sedef kabzalı küçük bir tabanca olacak, onu bana ver Haşan... Benim soyumda hiçbir kadın, sevdiği erkek tarafından reddedilince yaşamamıştır.

Leydinin istediğini yerine getirmekten başka umarım yoktu, yoksa kendisini öldürecekti.

Hizmetinize hazırım Leydi, dedim.

Ah, biliyordum kabul edeceğini .. öyle mutluyum ki... Senden bir ricam var Haşan. Bu kapıdan çıktıktan sonra bir daha beni hiç arayıp sormayacaksın. Adımı, kimliğimi öğrenmeye kalkmayacaksın. Çocuğumuzu da aramayacaksın... Tabii yaşarsan... Bu tatlı anı, aramızda bir sır olarak kalack. Hadi Haşan!

Hemen mi Leydi?

Hemen... Bu akşam uçakla dönmeliyim.

Keşki vaktiniz olsaydı...

Vakit yok... Çabuk, banyoya git de soyun...

İster istemez banyoya girdim. Ama banyodan nasıl bir kılıkta çıkmam gerektiğini, yani ne kadar soyunuk olacağımı kestiremiyordum.

Hadi Hasaaan, hadü... diye salondan seslendi.

Bir Leydinin yanına donla gitmek bana pek uygunsuz geldiği için, üstüme bornozu alıp salona geçtim.

işte tam o sırada, benim çıktığım banyonun kapısı açıldı. Leydinin dediği kırmızı suratlı adam ortaya çıktı. Pek şaştım. Bu herif banyoda nereye saklanmıştı da onu görmemiştim. Her halde görevimin bittiğini sanarak beni öldürmeye gelmişti. Ben canımı kurtarmak için,

Daha bişey olmadı ki... dememe kalmadı, o Max denen herif, hem de Türkçe,

Kalk len, çık sarı! Zibidi! diye üstüme yürüdü.

Leydi,

Ne oldu? diye sordu.

Kırmızı suratlı adam,

Yahu, bu zibidinin cebinde elli liradan başka para yok... dedi.

Süklüm püklüm banyoya gidip elbisemi giydim. Dışarı çıktım. Roof’a gidip oturdum. Başıma gelenleri düşünmeye başladım. Demek, o kırmızı suratlı herif banyoda bir yere gizlenmiş, ben banyodan çıkınca da ceplerimi karıştırıp parama bakmış.

Neydi bu benim başıma gelenler!.. Uyuşmuş gibi orada kaldım. Akşam oldu, lambalar yandı. Şu olup bitenler, hele kovuluşum, bana öyle ağır gelmişti ki, gidip şu kadına iki çift ağır söz söyleyerek içimi dökmek istedim. Leydinin dairesinin kapısında bir kalabalık vardı. Bikaç kişi bağırıp duruyordu. Bir de baktım, sırtında benim de giydiğim bornoz olan bir adamı, başka bir adam, yakasına yapışmış, sürükleyerek bağırıyor:

Yürü namussuz! Karımla ha? Suçüstü yakaladım... Bastırdım, bastırdım... Ulan, benim karımla ha...

O Max denen herif, bornozlu adama sokuldu:

Beyfendi, dedi, bu işi uzatmak sizin için iyi olmaz... ikiniz de saygıdeğer kişilersiniz. Duyulursa, gazetelerin diline düşersiniz, sonra karınız, çocuklarınız duyarsa...

Yüzü kireç beyazlığına dönmüş bornozlu adam:

Elbette, elbette... deyip duruyordu.

En iyisi anlaşınız beyefendi...

Ben de öyle diyorum efendim...

Pazarlığa giriştiler. Ben de ordan uzaklaştım.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült