Hikaye

 

 

Canavar

Stephen King


Polis Memuru Hunton Çamaşır Fabrikasına cankurtaran tam oradan ayrılacağı sırada ulaştı. Taşıt ağır ağır uzaklaşıyordu. Işıklarını söndürmüştü, sireni de duyulmuyordu. Bu hiç de hayra alamet değildi. içeride büroya sürüyle sessiz insan ' doluşmuştu. Kimisi ağlıyordu. Çamaşır bölümü boştu. En dipteki büyük otomatik çamaşır makineleri durdurulmamıştı bile. Hunton bu yüzden çok ihtiyatlı bir tavır takındı. Kalabalığın kaza yerinde toplanmış olması gerekirdi, büroda değil. Bu olaylar böyle olurdu. insan denen yaratığın güdüleri onu kalıntıları seyretmeye zorlardı. Demek ki, bu kaza pek kötü bir şeydi. Hunton'un karın kasları büzülüverdi. Korkunç bir kazayla karşılaştığı zaman hep böyle olurdu. On dört yıldan beri insan kalıntılarını karayollarından, sokaklardan, kaldırımlardan, yüksek binaların diplerinden temizliyordu. Ama hala bu mide krampından kurtulamamıştı. Sanki oraya bir şey yerleşmişti.

Beyaz gömlekli bir adam Hunton'u farkederek istemeye istemeye ona doğru geldi. İriyarı, yaban öküzü gibi bir adamdı. Başını geniş omuzlarının arasından öne doğru uzatmıştı. Burun ve yanaklarında kırmızı kılcal damarlar vardı. Bunun nedeni ya yüksek tansiyondu ya da içki şişesiyle fazla dostluk etmesi. Adam bir şeyler bulup söylemeye çalışıyordu. İki kez çabaladıktan sonra, Hunton kesin bir tavırla onu susturdu.

«Buranın sahibi siz misiniz? Bay Gartley yani?»

«Hayır... Hayır. Ben Stanner'im. Ustabaşı. Tanrım, bu...»

Hunton cebinden not defterini çıkardı. «Lütfen bana kaza yerini gösterin, Bay Stanner. Ve olanları anlatın.»

Stanner'in suratı büsbütün bembeyaz kesildi. Yanak ve burnundaki kırmızılıklar daha belirginleşti. Doğuştan varolan lekeler gibi. «Bunu yapmam gerekiyor mu?»

Hunton kaşlarını kaldırdı. «Korkarım gerekiyor. Bana çok ciddi bir kaza olduğu bildirildi.»

«Ciddi...» Stanner sanki öğürmemeye çalışıyordu. Çıkık gırtlak kemiği birkaç kez çıkıp indi. «Bayan Frawlet öldü. Tanrım! Keşke Bill Gartley burada olsaydı!»

«Ne oldu?»

Stanner, «En iyisi,» dedi. «Siz şöyle gelin.»

Hunton'u diziyle ütü presinin ve bir gömlek katlama makinesinin önünden geçirdi. Sonra da bir çamaşır işaretleme biriminin önünde durdu. Titreyen elini alnına sürerek, «Oraya yalnız başınıza gitmelisiniz, memur bey,» diye mırıldandı. «Ona tekrar bakamayacağım. O zaman... Bunu yapamayacağım. Üzgünüm.»

Hunton işaretleme makinesine doğru giderken adamı biraz ayıpladı. İşi gelişigüzel yürütüyorlar. İşin kolayına kaçıyorlar. Birinin birbirine beceriksizce bağladığı borulardan sıcak buhar veriyorlar. Tehlikeli temizleme maddeleriyle çalışırken uygun önlemler almıyorlar. Sonunda biri yaralanıyor. Ya da ölüyor. Sonra da ölüye bakıyorlar. Tabii ya...»

Hunton ölüyü gördü.

Makine hala çalışıyordu. Kimse kapatmamıştı. Hunton makineyi sonradan çok iyi öğrenecekti. Hadley Watson modeli 6 Hızlı Pres ve Katlama makinesiydi. Birimin adı uzun ve biçimsizdi. Burada bu nemli ve buharlı yerde çalışanlar makineye daha uygun bir ad bulmuşlardı. Canavar adını.

Hunton donmuş gibi baktı. Sonra da on dört yıllık meslek yaşamında yapmadığı bir şeyi yaptı. Döndü. Elini ağzına götürdü ve kusmaya başladı.

Johnson, «Fazla bir şey yemedin,» dedi.

Kadınlar mutfakta bulaşık yıkıyor ve bebeklerden söz ediyorlardı. John Hunton’la Mark Jackson bahçede mis gibi et kokan ocağın yanındaki şezlonglarda oturuyorlardı. Hunton arkadaşının bu sözlerine hafifçe güldü. Aslında hiçbir şey yememişti.

«Bugün kötü bir kaza oldu,» dedi. «Gördüklerimin en kötüsü.»

«Araba kazası mı?»

«Hayır. Endüstriyle ilgili.»

«Fazla mı kanlıydı?»

Hunton hemen cevap vermedi. Ama farkına varmadan yüzünü tiksintiyle buruşturdu. Aralarındaki soğutucuyu açarak bir bira aldı. Tenekeyi açıp biranın yarısını içti. «Herhalde siz üniversite profesörleri çamaşır fabrikaları konusunda bir şey bilmiyorsunuz.»

Jackson güldü. «Bu profesör biliyor. Üniversitede öğrenciyken öyle bir fabrikada bir yaz çalıştım.»

«O halde ‘hızlı pres' diye tanımlanan makineyi biliyorsun.»

Jackson başını salladı. «Tabii. Tüm, ıslak çamaşırları o makineden geçirirler. Genellikle çarşafları filan. Şöyle büyük ve uzun bir makinedir.»

Hunton, «Tamam,» dedi. «Kentin diğer yakasındaki Mavi Kurdele Çamaşır Fabrikasında Adelle Frawley adlı bir kadın kendini o makineye kaptırmış. Makine kadını içeri çekivermiş.»

Jackson'un yüzünde birdenbire midesi bulanıyormuş gibi bir ifade belirdi. «Ama... bu imkansız, Johnny. Makinede bir emniyet çubuğu vardır. Makineye çamaşır veren bir kadın kazara elini presin altına uzattığı takdirde çubuk hemen yukarı kalkar ve makineyi durdurur. Daha doğrusu ben böyle hatırlıyorum.»

Hunton başını salladı. Evet. Eyalet yasaları bunu emrediyor. Ama yine de böyle olmuş.»

Genç adam gözlerini yumdu. Şimdi karanlıkların arasında Hadley Watson hızlı ütüsünü görüyordu. O gün akşam üzerindeki haliyle. Pres dokuz metre boyunda ve bir seksen santim eninde dikdörtgen bir kayış emniyet çubuğunun altından geçerek dar bir açı yapıyor ve yukarı çıkıyordu. Sonra tekrar aşağıya doğru uzanıyordu. Kayış nemli ve buruşuk çarşafları makinenin ana bölümünü oluşturan on altı dev gibi döner silindirin üzerinden ve altından devamlı olarak geçirmekteydi. Sekizinin üzerinden, sekizinin altından. Silindirlerdeki buharın sıcaklığı azami kurutma için iyice yükseltilebiliyordu. Kayışın üzerinde ilerleyen çamaşırların buruşukluklarının iyice giderilmeleri için de her otuz santimetrekareye üç yüz elli kiloluk bir basınç yapılıyordu.

Nasıl olmuşsa makine Bayan Frawley'i yakalamış ve içeri çekmişti. Hunton makineyi gördüğü sırada amyant kapı çelik ütü silindirleri yağlıboya sürülmüş gibi kıpkırmızıydı. Makineden yükselen buharlar mide bulandıracak kadar sıcak kan kokuyordu. Kadının mavi pantolonuyla beyaz bluzu, hatta sutyeniyle külotu bile yırtılmış ve makine bu parçaları dokuz metre ötedeki diğer uçtan fırlatmıştı. Daha büyükçe kanlı parçaları ise otomatik katlayıcı korkunç bir biçimde düzgünce katlamıştı. Ama en fecisi bu bile değildi.

Hunton, Jackson'a, «Makine her şeyi katlamaya çalışmış,» diye açıklarken boğazında safran tadı vardı. «Ama insan bir çarşaf değildir, Mark. Gördüklerim... kadından geri kalanlar... O da zavallı ustabaşı Stanner gibi sözlerini tamamlayamadı. Sonra usulca ekledi. «Kadını bir sepetle götürdüler.»"

Jackson bir ıslık çaldı. «Kimi suçlayacaklar? Çamaşır fabrikasını mı, yoksa eyalet müfettişlerini mi?»

Hunton, «Bunu henüz bilmiyorum,» dedi. O habis hayal hala gözlerinin önündeydi. Canavar hışırdıyor, hırıldıyor ve takırdıyordu. Uzun kutunun yeşil yanlarından kanlar akıyordu... Etrafa yanık et kokusu yayılmıştı... «Bu o lanet olasıca emniyet çubuğunu kimin ve hangi şartlar altında onayladığına bağlı.»

«Suç fabrikanın yöneticilerindeyse, yakalarını kurtarabilirler mi?»

Hunton neşesizce güldü. «Kadın öldü, Mark. Gartley'le Stanner hızlı presin bakımı konusunda gevşek davrandılarsa hapse girerler. Belediye Encümeninde kimi tanırlarsa tanısınlar.»

«Sence onlar gerçekten önlem almayı ihmal mi ettiler?»

Hunton Mavi Kurdele Çamaşır Fabrikasını düşündü. Işık az, yerler ıslak ve kaygandı. Makinelerden bazıları şaşılacak kadar eskiydi ve artık gıcırdayarak çalışıyorlardı. Usulca, «Bence ihmal etmiş olabilirler,» dedi.

İki arkadaş eve girmek için ayağa kalktılar. Jackson, «Bana sonucu haber ver, Johnny,» dedi. «Bu olay beni ilgilendiriyor.»

Hunton Canavar konusunda yanılmıştı. Makine tertemizdi.

Resmi soruşturmadan önce altı eyalet müfettişi dev presi iyice incelediler. Ve hiçbir şey bulamadılar. Resmi soruşturmada Bayan Frawley’nin bir kaza sonucu öldüğüne karar verildi.

Fena halde şaşalayan Hunton toplantıdan sonra müfettişlerden biri olan Roger Martin'i yakaladı. Martin uzun boylu bir adamdı. Camları, şişe dipleri kadar kalın bir gözlük takıyordu. Hunton'un soruları yüzünden' sıkıntıyla tükenmez kalemiyle oynamaya başladı.

<<Hiç mi? Makinede hiçbir kusur yok mu yani?»

Martin, «Hiçbir arıza yok,» dedi. «Tabii önemli olan o emniyet çubuğuydu. Ama o da kusursuz çalışıyor. Bayan Gillian adlı kadın tanıklık ederken onu dinledin. Galiba Bayan Frawley elini fazla uzatmış. Tabii bunu kimse görmemiş. Herkes kendi işiyle meşgulmüş. Sonra kadın haykırmaya başlamış. Eli gitmiş bile. Makine şimdi kolunu içeri çekiyormuş. Makineyi kapatacakları yerde zavallıyı çekmeye çalışmışlar. Tabii paniğe kapıldıkları için. Diğer bir kadın tanık, Bayan Keene’in makineyi kapatmaya çalıştığını söylüyor. Ama herhalde o kargaşada durdurma değil de çalıştırma düğmesine bastı. Ve tabii o sırada çok geçti artık.»

Hunton açık açık, «Emniyet çubuğu arıza yapmış olabilir,» diyerek başını salladı. «Belki de kadın elini bunun üzerine değil, altına doğru uzattı.»

«Bu imkansız. Emniyet çubuğunun üzerinde paslanmaz çelikten bir levha var. Çubuk da arızalı değildi. Bunun kordonu makineye bağlı. Çubuk çalışamadığı zaman makine de hemen duruyor.»

«O halde kaza nasıl oldu, Tanrı aşkına?»

«Bilmiyoruz. Meslektaşlarımla ben şu sonuca vardık: Hızlı presin Bayan Frawley'i öldürebilmesi için kadının karıdan makinenin içine düşmesi gerekirdi. Ama kaza sırasında kadın iki ayağının üzerinde yerde duruyordu. On, on iki tanık bunu doğruluyor.»

Hunton, «Siz olmayacak bir kazadan söz ediyorsunuz,» dedi.

«Hayır. Biz sadece anlayamadığımız bir kazadan söz ediyoruz.» Martin kararsızca durakladı. Sonra da ekledi. «Size bir tek şeyi söyleyebilirim, Hunton. Madem bu kaza sizi bu kadar ilgilendiriyor... Bu sözlerimi bir başkasına tekrarlarsanız onları inkar ederim. Ama... açıkçası, o makineden hiç hoşlanmadım... Sanki... bizimle alay ediyordu. Son beş yıl içinde devamlı olarak on ikiden fazla hızlı presi kontrolden geçirdim. İçlerinden bazıları o kadar kötü durumdaydı ki, yanlarında kayışla bağlı olmayan bir köpeği bile bırakmazdım. Ne yazık ki, eyalet yasası fazla gevşek. Ama bu makine... Korkunç bir şey... Uğursuz. Bunun nedenini bilmiyorum ama öyle. Eğer uygunsuz bir tek şey bulabilseydim, teknik bir ayrıntı bile, o makinenin hemen kapatılmasını emrederdim. Ne delice sözler değil mi?»

Hunton, «Ben de aynı şeyleri hissettim,» diye açıkladı.

Müfettiş, «Size iki yıl önce Milton'da geçen bir olayı anlatacağım,» dedi. Gözlüğünü çıkararak camlarını yeleğiyle silmeye başladı. «Adamın biri arka avlusuna eski buzdolabını atmıştı. Bize telefon eden kadın köpeğinin dolabın içinde kaldığını ve havasızlıktan. öldüğünü söyledi. O bölgedeki eyalet polisini adama yolladık. Buzdolabını kent çöplüğüne atması gerektiğini bildirmesi için. Adam iyi bir insandı. Köpeğin ölümüne de üzülmüştü. Buzdolabını kamyonetine yükleyerek ertesi sabah çöplüğe götürdü. O gün öğleden sonra o civarda oturan bir kadın oğlunun kaybolduğunu haber verdi.»

Hunton fısıldadı. «Tanrım!»

«Buzdolabı çöplükteydi. Çocuk da içinde. Ölmüştü: Annesinin söylediğine göre zeki bir çocuktu. Kadın, ‘Yabancı bir adamın arabasına binmeyeceği gibi,' dedi. ‘Oynamak için buzdolabının içine de girmezdi.' Ama çocuk girmişti işte. Olayın kaza olduğuna karar verdik. Her şey burada sona erdi mi dersiniz?»

Hunton, «Herhalde,» dedi.

«Hayır. Çöplüğün bekçisi ertesi gün buzdolabının kapağını çıkarmaya gitti. Genel çöplüklerin korunmasıyla ilgili 58 numaralı belediye nizamnamesine göre böyle yapmak zorundaydı.» Martin ifadesiz bir yüzle Hunton'a baktı. «Bekçi buzdolabının içinde sekiz kuş ölüsü buldu. Martılar, kırlangıçlar, bir serçe. Adam, ‘Kuşları dışarı atarken kapak az kalsın kolumun üzerine kapanıyordu,’ dedi. ‘Ödüm patladı.' Bana Mavi Kurdefe Fabrikasındaki Canavar da buna benzer bir makineymiş gibi geliyor, Hunton. Ve bu hiç de hoşuma gitmiyor.»

İki adam boşalmış olan resmi soruşturma salonunda sessizce birbirlerine baktılar. Altı blok ötede, Hadley Watson modeli 6 Hızlı Pres ve Katlayıcı kalabalık çamaşırhanede buharlar saçarak, hışırdayarak çarşafları ütülüyordu.

Hunton daha sıradan polis olayları yüzünden kazayı bir hafta kadar unuttu. Ancak karısıyla bira içmek ve vist oynamak için Mark Jacson'lara gittikleri zaman konu açıldı.

Jackson ona, «Bana anlattığın o presin içinde bir varlık olabileceği hiç aklına geldi mi, Johnny?» diye sordu.

Hunton onun ne demek istediğini anlayamayarak gözlerini kırpıştırdı. «Ne?»

«Mavi Kurdele Çamaşır Fabrikasındaki hızlı pres. Galiba sonraki olaylardan haberin yok.»

Hunton meraklandı. «Hangi olaylar?»

Jackson ona akşam gazetesini uzatarak, ikinci sayfanın aşağısındaki bir haberi işaret etti. Mavi Kurdele Çamaşır Fabrikasındaki hızlı presin buhar borusunun yerinden çıktığı ve makineye çamaşır vermekte olan altı kadından üçünün yandığı yazılıydı. Kaza 3.45'de olmuştu. Buna fabrika kazanındaki buhar basıncının artmasının neden olduğu sanılıyordu. Kadınlardan Bayan Anette Gillian ikinci derece yanıklar yüzünden Kent Hastanesine kaldırılmıştı.

Hunton, «Garip bir rastlantı,» diye mırıldanırken birdenbire Müfettiş Martin'in boş resmi soruşturma salonunda söylediklerini hatırladı. «Korkunç bir şey... Uğursuz!» Sonra atılmış olan buzdolabına «yakalanan» köpeği, çocuğu ve kuşları düşündü.

Hunton hastanedeki dört yataklı odaya girdiği sırada Bayan Gillian Ekranın Sırları dergisini okuyordu. Bir kolu ve boynunun yanı sargılar içindeydi. Odadaki diğer hasta solgun yüzlü genç bir kadındı ve uyuyordu.

Bayan Gillian lacivert üniformayı görünce gözlerini kırpıştırdı. Sonra da çekine çekine gülümsedi. «Bayan Cherinikov'u görecekseniz daha sonra gelmeniz gerekecek. Ona biraz önce ilaç verdiler.»

«Hayır, ben sizi görmeye geldim, Bayan Gillian.» Kadının gülümsemesi kaybolur gibi oldu. Hunton hemen ekledi. «Buraya resmi bir görevle gelmedim. Yani çamaşır fabrikasındaki kaza merakımı uyandırdı. Adım John Hunton.» Elini uzattı.

Uygun biçimde davranmıştı. Bayan Gillian'ın gülümsemesi neşeli bir hal aldı. Yanmamış olan diğer eliyle genç adamın parmaklarını beceriksizce sıkmaya çalıştı. «Bana istediğinizi sorabilirsiniz. Tanrım! Bir an Andy'nin başının okulda yine derde girdiğini sandım.»

«Fabrikada ne oldu?»

«Çamaşırları ütülüyorduk. Pres birdenbire patladı. Daha doğrusu bize öyle geldi. Eve gidip ayaklarımı dinlendirmeyi düşünüyordum. Birdenbire müthiş bir gürültü oldu. Sanki bir bomba patlamıştı. Etrafa buharlar yayıldı. Ve korkunç bir hışırtı duyuldu... Feciydi...» Bayan Gillian'ın gülümsemesi neredeyse ' yüzünden siliniyordu. «Sanki pres nefes alıyordu. Bir ejderha gibi. Ve Alberta... yani Alberta Keene, ‘Patlıyor!’ diye bağırdı. Herkes haykırarak kaçışmaya başladı. Ginny Jason, ‘Yandım!’ diye bağırıyordu. Koşmaya çalıştım ama yere yuvarlandım. O ana kadar kötü durumda olduğumun farkında bile değildim. Neyse, daha kötü de olabilirdi! Buhar yüz elli dereceydi.»

«Gazetede buhar borularından birinin çıktığı yazılıydı. Bu ne anlama geliyor?»

«Tavanda kalın maden borular var. Onların birinden uzanan esnek bir boru makineye buhar veriyor. George... yani Bay Stanner kazandan fazla buhar geldiğini söyledi. Ya da öyle bir şey. Boru yarılıverdi.»

Hunton’un aklına başka soru gelmedi. Tam gitmeye hazırlanırken kadın düşünceli bir tavırla mırıldandı.

«Eskiden o makinede böyle şeyler olmazdı. Son zamanlarda başladı bu kazalar. Buhar borusunun yarılması. Toprağı bol olsun, Bayan Frawley'nin başına gelen o korkunç kaza. Ve başka küçük şeyler. Mesela, geçenlerde Essie'nin . eteği makinenin işletme zincirine takıldı. Eğer Essie elbisesini hemen yırtmasaydı sonu kötü olacaktı. Sonra vidalar filan düşüyor. Ah, çamaşırhanenin tamircisi Herb Diment o makine yüzünden çok sıkıntı çekiyor. Çarşaflar katlayıcıya takılıyorlar. George, ‘Yıkama sırasında leke çıkarıcı maddeden çok fazla kullanıyorlar da ondan,' diyor. Ama eskiden hiç böyle şeyler olmazdı. Artık kızlar o makinede çalışmaktan nefret ediyorlar. Essie hatta, ‘Makinede hala Adelle Frawley'in parçaları var,' diye iddia ediyor. 'Bu saygısızlık sayılır.' Makine lanetli sanki. Kelepçe Sherry'nin elini kestiğinden beri kazalar birbirini izliyor.»

Hunton, «Sherry mi?» diye sordu.

«Sherry Ouelette. Küçük, güzel bir kız. Liseden yeni mezun olmuş. Çok çalışkan. Ama bazen beceriksizlik ediyor. Genç kızların nasıl olduklarını bilirsiniz.»

«Bir şey elini mi kesti?»

«Bunun garip bir yanı yok. Kayışı sıkıştırmak için kelepçeler var. Daha fazla çamaşırın ütülenmesi için Sherry kelepçeleri ayarlıyordu. Herhalde bir delikanlıyı hayal ediyordu o sırada. Parmağı kesildi ve kanları her şeyin üzerine aktı.» Bayan Gillian'ın yüzünde hayret dolu bir ifade belirdi. «Vidalar da o olaydan sonra düşmeye başladı... Adelle ise... o olaydan bir hafta sonra... Biliyorsunuz. Sanki makine kanın tadını aldı ve bundan hoşlandı... Bazen kadınların akıllarına çok tuhaf şeyler gelir değil mi, Bay Mutton?»

Genç polis dalgın dalgın, «Hunton,» diye düzeltti. Gözlerini kadının başının üzerindeki bir noktaya dikmişti.

İşin garibi Hunton, Mark Jackson'la evlerinin arasındaki blokta bulunan çamaşırhanede karşılaştı. İngilizce Profesörüyle polis memuru orada pek ilginç bir konuşma yaptılar.

Biçimsiz plastik iskemlelerde yan yana oturuyorlardı. Para atılarak çalıştırılan makinelerin camlarının gerisinde çamaşırlar dönüp duruyordu. Jason karton kapaklı Milton’un Eserleri kitabını bir tarafa bırakmış, Bayan Gillian'ın anlattıklarını tekrarlayan Hunton'u dinliyordu.

Genç adamın sözleri sona erince Jackson, «Sana bir keresinde makinenin içinde yabancı bir varlık olup olamayacağını sordum,» diye hatırlattı. «O sırada sözlerim yarı şakaydı. Ama sana bu soruyu şimdi, tekrar soruyorum.»

Hunton endişelendi. «Hayır. Aptallık etme.»

Jackson düşünceli bir tavırla. makinede dönen çamaşırlara baktı. «Belki uygun sözcükler seçmedim. Makineyi ‘kötü bir ruh' ele geçirmiş olabilir mi, demeliydim. Kötü ruhları kovmak için olduğu kadar onların bir şeyi ele geçirmeleri için de sürüyle büyü vardır. Frezier'ın Altın Dal’ ı bunlarla doludur. Druid ve Aztek efsanelerinde de yine bunlardan söz edilir. Hatta daha eskilerde de. Bu ta Eski Mısır’a kadar gider. Ve hemen hepsi şaşılacak kadar basite indirilebilir. Ortak yanları bulunabilir. Tabii ortak şartlardan en çok rastlanılanı, bir bakirenin kanıdır.» Hunton'a baktı. «Bayan Gillian aksaklıkların şu Sherry Ouelette adlı kızın elini kazara kesmesinden sonra başladığını söylemiş.»

Hunton, «Yapma, Mark!» diye itiraz etti.

Jackson, «Kızın tam istenen tipte olduğunu sen de itiraf etmelisin,» dedi.

Hunton, «Hemen kızın evine koşacağım,» diyerek hafifçe güldü. «Sahneyi görür gibiyim. ‘Miss Ouelette. Ben Polis Memuru John Hunton'um. Kötü bir ruhun ele geçirdiği bir pres olayını inceliyorum. Bakire olup olmadığınızı öğrenmek istedim.’ Ne dersin, beni tımarhaneye götürmeden önce Sandra'yla çocukları öpecek zaman bulabilir miyim?»

«Sonunda öyle bir şey söylemek zorunda kalacağına bahse girerim.» Jackson gülmüyordu. «Ben çok ciddiyim, Johnny. O makine ödümü patlatıyor. Ve ben onu görmedim bile.»

Hunton, «Madem konuşuyoruz...» dedi. «Diğer ortak şartlar nedir?»

Jackson omzunu silkti. «Konuyu incelemeden bir şey söylemek zor. Anglo-Saxon büyü formüllerinin çoğunda mezarlık toprağı ya da bir kurbağanın gözü vardır. Avrupa büyülerinde ise ‘Şanlı El'den söz edilir. Bunu bir ölünün eli olarak yorumlayabiliriz. Ya da büyücü ayinlerinde kullanılan ve insanların sanrıya kapılmalarına neden olan o maddelerden biri olarak. Bunlar genellikle belladon türevleridirler. Ya da psilobinli ilaçlar. Tabii başka maddeler de olabilir.»

«Ve sen bütün bunların Mavi Kurdeledeki presin içine girdiğini sanıyorsun, öyle mi? Tanrım, Mark! Yedi yüz kilometre çapındaki bir bölgede hiç belladon bulunmadığına iddiaya girebilirim. Yoksa birinin ölmüş olan Fred amcasının elini keserek katlayıcının içine attığını mı düşünüyorsun?»

«Eğer yedi yüz maymun yedi yüz yazı makinesinde...»

Hunton ekşi ekşi arkadaşının sözlerini tamamladı. «Yazsalardı, içlerinden biri Shakespeare'in eserlerini yaratırdı. Haydi oradan! Şimdi sıra sende. Eczaneye gidip kurutucular için para bozdur bakalım.»

George Stanner’ın kolunu Canavara kaptırması olayı garipti.

Pazartesi sabahı saat yedide çamaşır fabrikasında Stanner’la tamir ustası Herb Diment'ten başka kimse yoktu. Fabrika yedi buçukta çalışmaya başlamadan önce Canavarın bilye yataklarını yağlıyorlardı. Bu işi yılda iki kez yaparlardı. Diment öbür uçtaydı. Dört yedek yatağı yağlarken son zamanlarda bu makinenin kendisinde kötü duygular uyandırmaya başladığını düşünüyordu. Canavar birdenbire kükreyerek çalışmaya başladı.,

Usta alttaki motora erişebilmek için dört çıkış kayışını kaldırmıştı. Kayışlar birdenbire ellerinin arasında kaymaya başladı. Diment'in avuçları parçalandı. Kayışlar neredeyse ellerini katlayıcıya doğru çekeceklerdi. Adam son anda telaşla çırpınarak kurtuldu.

«Tanrım!» diye haykırdı. «Ne oluyor, George? Şu lanet olasıca şeyi durdur!»

George Stanner çığlıklar atmaya başladı.

Çıldırmış gibiydi. Tiz bir iniltiyi andıran sesi yüksek tavanlı çamaşırhaneyi dolduruyordu. Yıkayıcıların çelik yüzlerinden, buharlı preslerin sırıtan ağızlarında, dev kurutucuların boş boş bakan gözlerinde yankılanıyordu. Stanner sesli sesli soluyarak tekrar bağırmaya başladı. «Ah, Tanrım! Yakalandım. YAKALANDIM...»

Silindirlerden buharlar yükselmeye başladı. Katlayıcı gümbürdüyor, sanki zaman zaman diş gıcırdatıyordu. Bilye yatakları ve motorlar gizli bir yaşam güçleri varmış gibi haykırıyorlardı.

Diment makinenin öbür ucuna doğru atıldı.

İlk silindir korkunç bir biçimde kıpkırmızı kesilmişti. Diment inleyerek gırtlağından gıdaklar gibi bir ses çıkardı. Canavar gümbürdüyor, ıslık çalıyor ve uluyordu.

Sağır biri ilk bakışta Stanner'in garip bir açı yaparak makinenin üzerine doğru eğilmiş olduğunu sanırdı. Ama sonra sağır bir adam bile ustabaşının renginin uçmuş olduğunu, gözlerinin yuvalarından uğrayacakmış gibi açıldığını farkederdi. Yüz hatları gerilmişti. Devamlı haykırdığı için ağzı açıktı. Kolu emniyet çubuğunun ve ilk silindirin altında kayboluyordu. Gömleğinin kolu omzundan yırtılıp kopmuştu. Kan devamlı olarak geriye doğru itilirken kolunun üst kısmı korkunç bir biçimde şişiyordu.

Stanner, «Durdur onu!» diye haykırdı. Bir çatırtı oldu. Dirseği kırılmıştı.

Diment durdurma düğmesine bastı.

Ama Canavar homurdanıp kükremeyi ve dönmeyi sürdürdü.

Gözlerine inanamayan Diment düğmeye tekrar tekrar bastı. Ama hiçbir şey olmadı. Stanner'ın kolunun derisi gerilmiş, parlaklaşmıştı. Pek yakında silindirin baskısı yüzünden patlayacaktı. Ve Stanner hala kendindeydi ve çığlıklar atıyordu. Diment'in gözlerinin önünde kabuslara yakışacak bir hayal belirdi. Silindir altında yamyassı kesilen ve sadece gölgesi olan bir adamın hayali.

Stanner, «Sigortalar!» diye bağırdı. Makine elini aşağıya doğru çekerken o da Canavara gitgide daha yaklaşıyordu.

Diment telaşla dönerek kazan dairesine koştu. Stanner'ın çığlıkları onu çıldırmış hayaletler gibi kovalıyordu, Etrafa buhar ve kan kokusu yayılmaktaydı.

Sol duvarda çamaşır fabrikasının bütün elektrik sigortalarının bulunduğu kurşuni, büyük kutular vardı. Diment onları telaşla açarak silindir biçimi uzun sigortaları çıldırmış gibi tek tek çıkarmaya başladı. Onları omzunun üzerinden fırlatıp atıyordu. Tavandaki ışıklar söndü. Sonra hava kompresörü durdu. Sonra da ölmekte olan bir insan gibi inleyerek kazan.

Ama Canavar hala çalışıyordu. Stanner'ın çığlıkları boğuk iniltilere dönüşmüştü.

Diment'in gözü camlı kutudaki yangın baltasına ilişti. Öğürürcesine inledi. Ve baltayı kaparak koşa koşa geri döndü. Makine Stanner'ın kolunu hemen hemen omzuna kadar kapmıştı. Birkaç saniye sonra eğdiği gerilmiş boynu emniyet çubuğuna çarparak kırılacaktı.

Diment, «Yapamayacağım...» dedi hıçkırarak. «Tanrım, George... Yapamayacağım, yapamayacağım...»

Makine bir mezbahaya dönmüştü artık. Katlayıcı dışarıya gömleğin kolunun parçalarını tükürüyordu. Şerit şerit etleri de. Onları bir parmak izledi. Stanner olanca sesiyle tiz bir çığlık attı. Diment baltayı havaya kaldırdı, sonra da loş, gölgeli çamaşırhanede hızla indirdi. İki defa. Sonra tekrar.

Stanner kendinden geçerek yere yığıldı. Yüzü mosmordu. Omzunun hemen aşağısındaki kesikten kanlar fışkırıyordu. Canavar kolundan kalan son parçayı da içine çekti... Ve sonra durdu.

Diment ağlayarak kayışını çıkardı. Bununla Stanner'ın kolunun yukarısını boğacaktı.

Hunton telefonda Müfettiş Roger Martin’le konuşuyordu. Jackson onu seyrediyor, bir yandan da üç yaşındaki Patty Hunton'un kovalaması için topu sağa sola sabırla atıyordu.

Hunton, «Bütün sigortaları çıkarmış mı?» diye soruyordu. «Kapatma düğmesi çalışmamış, öyle mi?.. Ütü presi kapatıldı mı?.. İyi. Güzel. Efendim?.. Hayır, resmi değil.» Genç polis kaşlarını çattı, sonra da yan yan arkadaşına baktı. «Sana sözünü ettiğin buzdolabını mı hatırlatıyor, Roger?.. Evet. Ben de öyle. Hoşçakal.»

Hunton telefonu kapatarak profesöre baktı. «Gidip şu kızı görelim, Mark.»

Kız kendi başına bir dairede oturuyordu. Hunton rozetini gösterdikten sonra kızın çekine çekine ama gururla onları içeri alması, Sherry'nin daha pek yakında yalnız oturmaya başladığını açıklıyordu. Genç kız dikkatle yerleştirilmiş posta pulu kadar küçücük odada endişeyle iki arkadaşın karşısına geçip oturdu.

«Ben Polis Memuru Hunton'um. Bu da iş arkadaşım Bay Jackson. Çamaşır Fabrikasındaki kaza için geldik.» Genç adam bu çekingen, esmer güzeli kızın karşısında pek sıkılıyordu.

Sherry Ouelette, «Feci bir şeydi,» diye mırıldandı. «İlk çalıştığım yer orası. Bay Gartley dayım benim. Orada çalışmak hoşuma gidiyordu. O sayede burada oturabiliyor, kendimce arkadaşlar ediniyordum. Ama şimdi... her şey uğursuzlaştı sanki...»

Hunton, «Eyalet Güvenlik Komisyonu tam bir soruşturma yapılması için fabrikayı kapattı,» dedi. «Bunu biliyor muydunuz?»

«Tabii.» Kız huzursuzca içini çekti. «Ne yapacağımı bilmiyorum...»

Jackson onun sözünü kesti. «Miss Ouelette, siz de pres yüzünden bir kaza geçirdiniz. Öyle dil mi? Yanılmıyorsam, kelepçelerden biri elinizi kesti.»

«Evet, parmağımı.» Birdenbire Sherry'nin yüzünde üzüntülü bir ifade belirdi. «Bu ilk kazaydı... Bazen orada çalışanların beni artık eskisi kadar sevmediklerini düşünüyorum... Sanki beni suçlu tutuyorlarmış gibi...»

Jackson ağır ağır, «Size zor bir soru soracağım,» dedi. «Hoşunuza gitmeyecek bir soru. Şunun konuyla ilgisi olmadığını düşüneceksiniz. Mahrem bir konu olduğunu da. Ama öyle olmadığını size söylemeliyim. Cevaplarınız kaydedilmeyecek, dosyaya da konmayacak.»

Sherry birdenbire korktu. «Ben... bir şey mi yaptım?»

Jackson gülümseyerek başını salladı. Kız da rahatladı. Hunton, iyi ki Mark yanımda, diye düşündü.

«Ama şunu da ekleyeceğim: Cevabımız yine bu güzel dairede oturmanızı, işinize devam etmenizi ve çamaşır fabrikasında durumun eskisi gibi olmasını sağlayabilir.»

Sherry, «Bunların olabilmesi için her soruyu cevaplarım,» dedi.

«Bakire misiniz, Sherry?»

Kız bayağı şok geçirdi ve çok şaşırdı. Sanki bir rahip ayin sırasında birdenbire onu tokatlamıştı. Sonra Sherry başını dikleştirdi. Küçük ve derli toplu apartmanını işaret etti. «Buraya erkekleri alabileceğimi nasıl düşünürsünüz?» dedi sararmış gibi. Sonra kısaca ekledi. «Kendimi kocama saklıyorum.»

Hunton'la Jackson sakin sakin birbirlerine baktılar. Ve genç polis o kısacık sürede her şeyin doğru olduğunu anladı. Bir iblis canavarın cansız çelik parçalarını, dişlilerini ve silindirlerini ele geçirmişti. Ona kendi canından vererek makineyi bambaşka bir hale sokmuştu.

Arabayla geri dönerlerken Hunton arkadaşına sıkıntıyla, «Şimdi ne yapacağız?» diye sordu. «O kötü ruhu kovması için bir rahip mi bulacağız?»

Jackson burun kıvırdı. «Sana okuman için birkaç broşür verirken bir yandan da tımarhaneye telefon etmeyecek bir rahibi zor bulursun! Bu işi bizim halletmemiz gerekiyor, Johnny.»         

«Biz bunu başarabilir miyiz?»

«Belki. Şimdi asıl sorun şu: Canavarın içinde bir şey olduğunu biliyoruz. Ama bu ne tür bir şey? İşte bunu bilemiyoruz.»

Hunton vücuduna bir iskeletin etsiz eli dokunmuş gibi ürperdi.

Jackson konuşmasını sürdürdü. «Pek çok tür iblis var. Karşımızdaki Bibastis ya da Pan türü bir şey mi? Yoksa Baal mı? Ya da biz Hıristiyanların Şeytan diye tanımladığımız varlık mı? Bunu bilmiyoruz. Eğer iblisin o makineyi ele geçirmesi mahsus sağlandıysa başarı şansımız daha artar. Ama bu bana gelişigüzel bir ele geçirme olayıymış gibi geliyor.» Ellerini saçlarının arasına soktu. «Bir bakirenin kanı, evet. Ama bu listeyi hemen hiç kısaltmıyor. Emin olmamız gerekiyor. Kesinlikle emin olmamız.»

Hunton sıkıntıyla, «Neden?» diye sordu. «Niçin birkaç kötü ruhları kovma formülü bulmuyor ve hepsini denemiyoruz?»

Jackson'un yüzünde soğuk bir ifade belirdi. «Bu hırsız polis oyunu değil, Johnny. Tanrı aşkına, sakın böyle düşüneyim deme! Kötü bir ruhu kovmak için yapılan ayin çok tehlikelidir. Müthiş tehlikeli! Bu tıpkı kontrol altında tutulan nükleer füzyona benzer. Bir.bakıma. Bir hata yapar ve kendi kendimizi mahvedebiliriz. O iblis makineye yakalanmış. Ama bir fırsat buldu mu...»

«Makineden çıkabilir mi?»

Jackson sertçe, «Çıkmak çok hoşuna gider,» dedi. «Ve öldürmeye de meraklıdır.»

Jackson ertesi akşam geldiği zaman Hunton karısıyla kızını sinemaya yolladı. Böylece oturma odası ikisine kaldı. Bu da genç adamı rahatlattı. Kendisi bile hala nasıl bir işe karışmış olduğuna pek inanamıyordu.

Jackson, «Bugün derslere girmedim,» diye açıkladı. «Hayal edemeyeceğin kadar berbat kitapları okudum.

Bugün öğleden sonra bilgisayara iblislerin çağrılmasıyla ilgili otuz formülü verdim. Birkaç ortak nokta buldum. Bunlar şaşılacak kadar azdı.»

Hunton'a listeyi gösterdi; bir bakirenin kanı, mezar toprağı, şanlı el, yarasa kanı, gece yosunu, at toynağı, kurbağa gözü.

İkinci derecede önemli ortak birkaç nokta daha vardı.

Hunton düşünceli bir tavırla, «At toynağı...» diye mırıldandı. «Acayip...»

«Formüllerin çoğunda buna rastlanıyor, hatta...»

Hunton arkadaşının sözünü kesti. «Bu şeyler... içlerinden herhangi biri esnekçe yorumlanabilir mi?»

«Yani karanlıkta toplanacak liken, gece yosununun yerine geçer mi örneğin?»

«Evet.»

Jackson, «Olabilir,» dedi. «Sihirli formüller çoğu zaman esnektir. Ve bazı sözcükler de iki anlama gelebilir. Karabüyü alanında yaratıcılık için bol yer vardır.»

«At toynağının yerine ‘Hazır Pelte'yi geçirebiliriz. Çalışanlar öğle yemeklerinde bundan çok yiyorlar. Frawley adlı kadının öldüğü gün ütü tahtasının altında küçük bir pelte kutusunun durduğunu farkettim. Jelatin atların toynağından yapılır.»

Jackson başını salladı. «Başka?»

«Yarasa kanı... Eh, fabrika pek büyük. Pek çok karanlık köşesi bucağı var. Orada yarasalar olabilir. Ama yöneticinin bunu itiraf edeceğini sanmıyorum. Yarasalardan birinin Canavara yakalandığını düşünebiliriz.»

Profesör başını arkaya atarak kızarmış gözlerini ovuşturdu. «Uyuyor... Hepsi de uyuyor...»

«Öyle mi?»

«Evet. Herhalde ‘Şanlı El'i işe katmamıza hiç gerek yok. Birinin makineye bir ölü elini düşürdüğünü hiç sanmıyorum. Yani Bayan Frawley'nin ölümünden önce. O civarda belladon olmadığı da kesin.»

«Mezar toprağı?»

«Sen ne dersin?»

Hunton, «Artık bu kadar da rastlantı olmaz,» diye cevap verdi. «En yakın mezarlık Pleasent Hill. Orası da Mavi Kurdele Çamaşır Fabrikasından yedi kilometre ötede.»

Jackson, «Pekala,» dedi. «Bilgisayar uzmanından listedeki birinci ve ikinci derecede önemli elemanları incelemesini istedim. Herhalde adamlar Cadılar Gecesine hazırlandığımı sandı. Uzmanla her çeşit reçeteyi denedik. Tümüyle anlamsız olan yirmi dört kadar formülü attım. Geri kalanlar ise oldukça belirgin kategorilere giriyorlar. Ayırdığımız elemanlar da onlardan birinin.»

«Nedir bu?»

Profesör güldü. «Çok kolay bir formül. Mitosun merkezi Güney Amerika. Kolları Karaiplere kadar uzanıyor. Bu ‘voodoo' denen zenci büyüsüyle akraba. Bendeki kitaplarda Saddath ve ‘Adı Verilemeyen Varlık' gibi güçlü yaratıkların yanında bazı tanrıların sönük kaldıkları belirtiliyor. Anlayacağın, o makinedeki varlık mahalle zorbası gibi usulca kaçacak.»

«Bu işi nasıl başaracağız?»

«Kutsal su ve takdis edilmiş ekmek parçası yeterli olur sanırım. O arada makineye doğru Leviticus’tan bir bölüm de okuyabiliriz. Yani Hıristiyanlığın beyaz büyüsünden yararlanacağız.»

«Durumun daha kötü olmadığından emin misin?»

Jackson düşünceli bir tavırla, «Pek sanmıyorum...» diye mırıldandı. «Bu nasıl olabilir? Açıkçası Şanlı El yüzünden endişelenmedim değil. işte o kapkara bir büyü. Çok güçlü.»

«Kutsal su o varlığı durduramaz mı?»

«Şanlı El’in yardımıyla çağrılan bir iblis kahvaltıda bir deste İncil'i yiyebilir. Öyle bir işe karışsaydık başımız kötü derde girerdi. En iyisi o lanet olasıca makineyi paralamak.»

«Eh, kesinlikle eminsen...»

«Kesinlikle emin değilim. Ama oldukça emin sayılırım. Her şey birbirine çok uyuyor.»

«Ne zaman?»

Jackson, «Ne kadar çabuk olursa olsun,» dedi. «O kadar iyi olur. içeriye nasıl gireceğiz? Camı kırarak mı?»

Hunton gülümsedi. Elini cebine sokarak bir anahtar çıkardı, arkadaşının burnuna doğru salladı.

«Onu nereden buldun? Gartley’den mi aldın?»

Hunton, «Hayır,» dedi. «Martin adlı bir eyalet müfettişinden.»

«O bizim ne yaptığımızı biliyor mu?»

«Bundan şüpheleniyor sanırım. Bana birkaç hatta önce acayip bir hikaye anlattı.»

«Canavar hakkında mı?»

Hunton, «Hayır,»» dedi. «Bir buzdolabı konusunda. Haydi gel...»

Adelle Frawley ölmüştü. Sabırlı bir cenaze evi sahibi onun kefenini dikmişti. Kadın şimdi tabutunda yatıyordu. Ama belki de ruhundan bir parça makinenin içinde kalmıştı. Eğer öyleyse inliyordu bu ruh. Kadın durumu biliyordu ve iki arkadaşı uyarabilirdi. Bayan Frawley hazımsızlık çekmişti her zaman. Ve sık görülen bu rahatsızlık yüzünden sıradan bir mide tableti alıyordu. Adı «Ezjel»di. Herhangi bir eczaneden reçetesiz yetmiş dokuz sente alınıyordu. Kutunun yanında bir uyarı vardı. «Dikkat: Glokom'u olanlar bu tabletlerden almamalıdır. Çünkü ilacın terkibindeki maddeler bu rahatsızlığı arttırabilir.»» Ne yazık ki, Adelle Frawley'de glokom yoktu. Ve kadın Sherry Ouelette'in elini kesmeden önce bir kutu dolusu «Ezjel»i kazara Canavarın içine düşürdüğünü hatırlayabilirdi. Ama Bayan Frawley ölmüştü. Mide yanmasını geçiren aktif unsurun belladonun kimyasal bir türevi olduğunu da bilmiyordu. Belladonun Avrupa'nın bazı yerlerinde Şanlı El diye bilindiğinden de haberi yoktu.

Mavi Kurdele Çamaşır Fabrikasının hayaletli evleri andıran derin sessizliğini birdenbire korkunç, geğirmeye benzeyen bir gürültü yardı. Bir yarasa kurutma makinelerinin yukarısında, yalıtmanın arasındaki kovuğuna kaçtı. Kanatlarını kör suratına sardı.

Bu ses adeta hafif bir kahkahaya benziyordu.

Canavar birdenbire sarsılarak çalışmaya başladı. Kayışlar karanlıkta hızla kayıyor, dişliler birbirlerine değiyor ve ağır silindirler durmadan dönüyor, dönüyordu.

O hazırdı ve iki arkadaşı bekliyordu.

Hunton araba parkına girdiği sırada gece yarısını biraz geçmişti. Birbirlerini izleyen bulutlar ayı gözlerden gizliyordu. Hunton arabayı durdurarak aynı anda farları söndürdü. Jackson az kalsın kafasını panele vuruyordu.

Genç polis kontağı kapattı. O zaman gürültüyle karışık hışırtıyı daha kolaylıkla duydular. Güm hışş güm. Hunton ağır ağır, «Canavar bu,» dedi. «Canavar. Kendi kendine çalışıyor. Gece yarısı.»

İki arkadaş bir an sessizce oturdular. Korku sanki bacaklarından yukarıya doğru tırmanıyordu.

Sonra Hunton, «Pekala,» diye mırıldandı. «Şu işi bitirelim.»

Arabadan inerek binaya doğru gittiler. Canavarın gürültüsü gitgide arttı. Hunton anahtarı servis kapısının kilidine sokarken, makine sanki canlı, diye düşündü. Öyle sesler çıkarıyor. Sanki derin derin soluyor. Alaylı, hışırtılı fısıltılarla kendi kendine konuşuyor...

Jackson, «Birden yanımda bir polis olduğuna sevinmeye başladım,.. diye açıkladı. Kesekağıdını bir elinden diğerine geçirdi. İçinde yağlı kağıda sarılı kutsal su dolu bir pelte kavanozu vardı. Bir de bir İncil.

İçeri girdiler. Hunton kapının yanındaki elektrik düğmelerine uzandı. Floresan lambalar titreşerek yandılar. Aynı anda Canavar durdu.

Silindirlerinin üzerinde buhardan bir tabaka vardı. Makine şimdi meşum bir sessizlik içinde onları bekliyordu.

Jackson, «Tanrım..... diye fısıldadı. «Ne çirkin şey!»

Hunton, «Haydi,» dedi. «Cesaretimiz kırılmadan şu işi bitirelim...

Makineye doğru gittiler. Emniyet çubuğu makineye çamaşır veren kayışın üzerine inmişti.

Hunton elini uzattı. «Yeteri kadar yaklaştık, Mark. O nesneyi bana ver ve ne yapmam gerektiğini söyle.»

«Ama...».

«Tartışmayı bırak!

Jackson kesekağıdını uzattı. Genç polis bunu makinenin önündeki çarşaf masasına koydu. İncil'i de arkadaşına verdi.

Profesör, «Kutsal Kitap'tan okumaya başlayacağım,» dedi. «Sana işaret ettiğim zaman kutsal suyu parmaklarınla makinenin üstüne serp. Ve o sırada, ‘Baba, Oğul ve Kutsal Ruhun adına, buradan çıkıp git,' diye bağır, Anladın mı?»

«Evet.»

«İkinci kez işaret ettiğim zaman da kutsal ekmekten bir parça kopar ve aynı sözleri tekrarla.»»

«Bu yöntemin etkili olduğunu nasıl anlayacağız?»

«Anlayacaksın. O varlık makineden çıkarken herhalde buradaki bütün camları kıracak. Yöntem ilk sefer etkili olmazsa yeniden deneyeceğiz.»»

Hunton, «Ödüm patlıyor,.. diye fısıldadı.

«Aslına bakarsan... benim de öyle.»

«Eğer Şanlı El konusunda yanılıyorsak...»

Jackson arkadaşının sözünü kesti. «Yanılmıyoruz. Haydi bakalım.»

Profesör okumaya başladı. Sesi boş çamaşırhaneyi dehşet verici yankılarla dolduruyordu. «O putlara doğru dönme. Kendine erimiş tanrılar da yapma. Ben Efendin Olan Tanrınım...» Sözcükler birdenbire adeta bir mezar soğukluğuna bürünen sessizliğe birer taş gibi düşüyordu. Canavar flüoresanların altında sessiz ve hareketsiz durmaktaydı. Ama Hunton’a makine sanki sırıtıyormuş gibi geliyordu.

«... Ve topraklar onları kirlettiği için seni kusacaklar. Senden önce milletleri de kustukları gibi.» Jackson başını kaldırdı, yüz hatları gerilmişti. Eliyle işaret etti.

Hunton kayışa kutsal su serpti.

Ani, diş gıcırtısını andıran madeni bir ses çıktı. Bir çığlığa benziyordu. Kutsal suyun damladığı yerlerden dumanlar çıktı. O noktalarda kıvranan, kırmızımsı şekiller belirdi. Canavar birdenbire sarsılarak çalışmaya başladı.

Jackson gitgide artan o gürültü arasında, «Onu yakaladık!» diye bağırdı.

Tekrar İncil’den okumaya başladı. Makinenin gürültüsü arasında sesini iyice yükseltmişti. Tekrar Hunton'a işaret etti. Genç adamda kutsal ekmeği ufalayarak makineye serpti. Aynı anda onu iliklerine kadar donduran bir dehşet duydu. Ona her şey altüst olmuş gibi geldi. Makine blöflerini görmüştü. Ve ikisinden de güçlüydü.

Jackson'un sesi yükseliyordu. En önemli noktaya gelmek üzereydi.

Ana motorla ikincisi arasında kıvılcımlar sıçramaya başladı. Etrafa keskin bir ozon kokusu yayıldı. Sıcak kanın bakırımsı kokusuna benziyordu bu. Şimdi ana motordan dumanlar tütmekteydi. Canavar çılgınca bir hızla çalışıyordu. Biri tek parmağını orta kayışa sürdüğü takdirde pres onu hemen içeri çekecek ve beş saniye içinde kanlı bir pelte haline getirecekti. İki arkadaşın ayaklarının altında beton sarsılıyor, titriyordu.

Bir yatak korkunç mor bir ışık çıkararak yandı. Soğuk havaya yıldırımları hatırlatan bir koku yayıldı. Ama Canavar hala çalışıyordu. Daha hızlı, daha hızlı. Kayışlar, silindirler ve dişliler öyle hızlı hareket ediyorlardı ki, sanki birbirlerine karışıyor, değişiyor, eriyor, yeniden şekilleniyorlardı...

İpnotize olmuş gibi duran Hunton birdenbire bir adım geriledi. O korkunç gürültü de, «Çekil!» diye haykırdı.

Jackson da bağırarak cevap verdi. «Onu kıstırmak üzereyiz! Neden...»

Birdenbire yırtılma sesini andıran, tarif edilemeyecek bir gürültü duyuldu. Beton yerdeki bir çatlak hızla onlara doğru geldi ve yanlarından geçti. Çatlak gitgide genişliyor, yarıktan eski çimento parçacıkları fırlıyordu.

Jackson Canavara baktı ve bir çığlık attı.

Makine betondan çıkmaya, kurtulmaya çalışıyordu. Zift kuyusundan kurtulmaya çalışan bir dinozor gibi. Ve artık tam anlamıyla bir ütü presi de değildi. Hala değişiyor, eriyordu. 550 voltluk kablo mavi alevler tükürerek düştü. Ve eriyip kayboldu. Bir an alevden iki top, ışıklı bir çift göz gibi onlara baktı. Müthiş, soğuk bir açlıkla dolu birer göz gibi.

Yerde bir çatlak daha belirdi. Canavar iki arkadaşa doğru eğildi. Neredeyse betondaki yerinden kurtulmak üzereydi. Hunton'la Jackson'a sırıtıyordu sanki. Emniyet çubuğu yukarı kalkmıştı. Şimdi Hunton buharla dolu açık, aç bir ağız görüyordu.

İki arkadaş dönerek koşmaya başlarlarken ayaklarının dibinde bir yarık daha belirdi. Arkalarında makine yerinden kurtulurken çığlıklar ve kükremeler birbirini izledi. Hunton yarığın üzerinden atladı. Ama Jackson sendeledi ve yere yuvarlandı.

Genç polis arkadaşına yardım etmek için döndü. Biçimsiz dev bir gölge üzerine düştü. Artık flüoresan lambalar gözükmüyordu.

O şey arkaüstü yatan Jackson'un tepesine dikildi. Yüz hatları korkuyla gülermiş gibi gerilmiş olan profesör sessiz bir dehşetle bakıyordu. Kusursuz bir kurbandı o. Hunton hareket eden koskocaman bir şeyin heyula gibi tepelerine dikildiğini hayal meyal farketti. Futbol topu büyüklüğünde elektrik lambalarına benzeyen gözleri vardı. Ağzı açıktı ve kayıştan dili dalgalanıyordu.

Hunton koşarken ölmek üzere olan Jackson'un çığlığı onu izledi.

Roger Martin sonunda kapıyı açmak için yataktan kalktığı sırada uykusu hala açılmamıştı. Ama Hunton yalpalayarak içeri girdiği zaman şok yüzüne inen bir tokat gibi aklını başına getirdi.

Hunton'un çılgın bakışlı gözleri yerlerinden uğramıştı. Martin'in robdöşambrının önünü tutmaya çalışırken elleri birer pençeden farksızdı. Yanağındaki kesikten kan sızıyordu. Yüzüne kirli gri çimento tozları yapışmıştı.

Ve saçları bembeyazdı!

«Bana yardım et... Tanrı aşkına bana yardım et... Mark öldü. Jackson öldü.»

Martin, «Telaşlanma,»» dedi. «Oturma odasına gel.»

Hunton onu izledi. Bir köpek gibi gırtlağından boğuk iniltiler yükseliyordu.

Müfettiş bir bardağa viski koyarak ona uzattı. Hunton bardağı iki eliyle tutup başına dikti. Sert içkiyi boğulurcasına bir solukta içti. Sonra bardak elinden düştü ama bunu farketmedi bile. Elleri amaçsızca dolaşan hayaletler gibi yine Martin'in yakasına uzandı.

«Canavar, Mark Jackson'u öldürdü... O... O... Ah, Tanrım, o dışarı çıkabilir! Onun fabrikadan çıkmasına izin veremeyiz! Bunu yapamayız... Ah...» Haykırmaya başladı. Delice çığlıkları kah tizleşiyor, kah hafifliyorlardı.

Martin ona bir içki daha vermeye çalıştı ama Hunton bardağı bir vuruşta yere düşürdü. «Canavarı yakmalıyız. O dışarı çıkmadan yakmalıyız! Ah, Tanrım, ya sokağa çıkarsa? Ah, Tanrım, ya...» Birdenbire gözlerini kırpıştırdı. Gözleri camlaşarak yuvalarında döndü, sabitleşti. Genç adam bayılarak halının üzerine devrildi.

Bayan Martin kapıda belirdi. Sabahlığının yakasını boynuna bastırmıştı. «Kim o, Rog? Deli mi? Ben...» Titredi.

«Onun deli olduğunu sanmıyorum.» Kocasının yüzündeki tiksintiyle karışık dehşet birdenbire kadını korkuttu. Müfettiş fısıltıyla ekledi. «Tanrım, zamanında gelmiş olduğunu umarım.»

Martin telefona gidip alıcıyı kaldırdı. Sonra da dondu kaldı.

Evin doğu tarafından gitgide yükselen hafif bir gürültü geliyordu. Hunton'un geldiği taraftan. Devamlı bir takırtı etrafta yankılanıyor ve gitgide yaklaşıyordu. Oturma odasının penceresi yarı açıktı. Martin'in burnuna rüzgarın taşıdığı o kara koku geldi. Ozon.., ya da kan kokusu.

Gürültü yükselirken eli artık bir işe yaramayacak olan telefonda öylece durdu. Hışırtı ve takırtı daha da yükselmişti. Sokakta buharları tüten, sıcak bir şey ilerliyordu. Kan kokusu odayı doldurdu.

Martin'in eli alıcıdan kaydı.

O dışarı çıkmıştı bile!

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült