Hikaye

 

 

Büyük Ustayı Ziyaret

Ferit Edgü


Çok yaşlı değildi, ama ihtiyardı. (Biliyorum, ilk bakışta mantıksız bir cümle gibi geliyor, oysa değil. Özellikle ressamlar arasında, yaşlı gençler olduğu gibi, orta yaşlı ihtiyarlar da bulunur.) Yaşadığı kentteki sanat çevreleri, ya hiç ilgilenmemiş ya da yeteneksiz bir ressam olarak görmüşlerdi onu. Doğrusu kanıtları da vardı: İki kez başvurmuştu gençliğinde Akademiye girmek için. Desenini yetersiz bulup almamışlardı okula.

Gençlik kuşku bilmez. O da kuşku duymadı yeteneğinden.

"Daha benim çiziktirmelerimi okuyacak yerde değil bu adamlar" dedi. Ve çalışmalarına, onların istediği yönde değil, kendi bildiği yönde devam etti. Bir sonraki yıl, giriş sınavlarına katılması şöyle açıklanabilir: "Bakalım bu Akademi hocaları, bir yıl içinde bir şeyler öğrendiler mi?”"

Hayır öğrenmemişlerdi.

Her yıl onları sınayacak değildi. Hem niçin girmek istiyordu ki Akademiye? Hocalardan bir şeyler öğrenmek konusunda umudu yoktu. Ola ki, ana babasına ressam olabileceğini kanıtlamak, bir de, Akademinin olanaklarından (özellikle çıplak modeller) yararlanmak için.

Ama bunlar da, bir kez daha hocaları sınamak için (çünkü kimin kimi sınadığı belli değildi) çekilir şey değildi. Her aklı başında ressam gibi, o da, kendinden önceki ressamların yapıtlarından öğreniyordu resim sanatının gizlerini. Sergilere resimlerini gönderiyor, ama resimleri sergilenmeden geri dönüyordu.

Resimlerini görenlerden birkaç kişi (bunların arasında genç ressamlar da vardı) "Büyük Usta" diye anıyorlardı onu.

Oysa kendisi, daha çıraklık döneminden çıkmadığını biliyordu. Baktı ki, içinde yaşadığı büyük kentte, yalan dolanla, ciğeri beş para etmez eleştirmenlerle, galericilere boyun eğmeden yaşama olanağı yok, kalktı, iklimi daha ılıman, ışığı ve renkleri kendi "resmine" daha uygun bir güney kentine göçtü.

Aradan yıllar geçti. Ama biz, onu önemseyen, sanatındaki aşamaları izlemek isteyen birkaç kişi (ressam ya da resim meraklısı), arada bir kentimize gönderdiği (çok şükür onunla ilişkiyi koparmayan aklı başında bir galeri vardı) resimleri görüyor, ve yepyeni bir dünyanın, bir resim dünyasının oluşmakta olduğunu, uzaktan da olsa, izleyebiliyorduk.

Birgün yolum, Büyük Ustanın göç ettiği güneydeki kasabaya düştü. Kendisine uğramadan önce, kasabanın kahvesinde, lokantasında, çarşısında küçük bir soruşturma yaptım.

Kahveci, "Valla bizim buralara hiç uğramaz." dedi.

Lokantacı, "Yıllardır kasabamızda oturur, bir yemek yememiştir lokantamızda" dedi.

Çarşı esnafı, "Kendisine bakan ihtiyar bir kadın vardır, alışverşini o yapar" dediler.

Ama kasabada herkes evini biliyordu. Gösterdiler. Yapacak birşeyim yoktu. Gidip görecektim Büyük Ustayı. Evinin önüne vardığımda, kapının yanındaki duvarda, acemi bir el yazısıyla yazılmış şu levhayı gördüm:

RESSAM İÇİN ZİLİ ÇALIN

Kapının sol yanındaki kolu çektim (zil bu olmalıydı). Büyük bir şaşkınlıkla kapının açıldığını gördüm. Açılan kapıdan sahanlığa girdim. Ne bir ses, ne bir seda. Sağımda bir merdiven vardı. Karşımda camlı bir kapı. Merdivene mi yöneleyim, kapıyı mı çalayım, diye duraksarken, yukardan bir ses geldi:

—      Kimsiniz, ne istiyorsunuz?

Adımı verdim.

Yukarda, merdivenin sahanlığında, bir ihtiyar belirdi:

—      Kim gönderdi sizi? dedi. Ne istiyorsunuz?

Ona, beni hiç kimsenin göndermediğini, kentte resimlerini gördüğümü, yeni resimlerini görmek istediğimi söyledim.

—      Satılık resmim yok, dedi.

—      Satın almaya gelmedim. Görmeye geldim, dedim. Ben de ressamım.

—      Çıkın yukarı, dedi.

Tahta merdivenleri çıktım. Sahanlıkta kendimi bir kez daha tanıttım. Ama uzattığım el boşlukta kaldı. Sıkmadı elimi. Ve beni gücendirmemek için, uzattığım elimi görmezlikten geldi. Yan döndü.

Ellerini belinde kavuşturdu, Yeniden,

—      Kim gönderdi sizi? dedi.

—      Hiç kimse, dedim. Galerinizin sahibi selamlarını iletmemi istedi, o kadar.

—      Siz de aynı galeride mi sergiliyorsunuz resimlerinizi? dedi.

—      Hayır, dedim. Ben henüz sergilenecek resimler yaratmış değilim.

—      Garip, dedi. Çok garip. Oysa, sanırım Akademiyi bitirmişsinizdir. Hiç değilse yaşınız...

Büyük Ustaya, Akademiye hiç gitmediğimi, girmek için başvurmak gereğini bile duymadığımı, kendi köşemde bir şeyler yapmaya çalıştığımı söylediğimde, yüzü ışır gibi oldu:

—      O zaman iş başka, şimdi içeri girebilirsiniz, dedi. İçersi atölyesiydi. Anladığıma göre, "peyzaja çıkmadığında" bütün gün burda çalışıyordu.

—      Her şey çok güçleşti, dedi, ben resimlerine bakarken. Özellikle resim yapmak. Sizden öncekilere benzemesin istiyorsunuz. Ama bu yalnızca özgünlük isteminden değil, yinelememek isteğinden doğuyor. Sizden öncekilerin yaptıklarını, beş aşağı on yukarı, biraz iyıj biraz kötü siz de yapmışsınız, bunun anlamı ne? Onlardan daha iyi, daha doğru, daha güzel yapmak değil ki önemli olan. Onlara benzemeyen resim yapmak da değil. Bu çok kolay olurdu. Ama sanata yeni yollar açmak gerek. Bilmem anlıyor musunuz?

Anladığımı sandığımı söyledim.

—      Fakat çok gariptir, dedi, her yeniliğin içinde eskiden bir parça var.

—      Kuşkusuz, dedim.

—      Ne demek, kuşkusuz? dedi. Örneğin bu resimde, eskiye ait ne var? (Önüme büyük boy bir resim çıkardı. Sekiz on çıplak, ağaçlık bir alanda, bir su kıyısında yıkanıyorlar, güneşleniyorlar, dinleniyorlar.) Söyleyin ne var bu resimde daha önceki resimlerde varolan?

Resmi dikkatle inceledim. Hemen yanıtlamadım sorusunu. Bir süre sustum. Uzun bir süre sonra,

—      Sanırım hiçbir şey ve... her şey, dedim.

—      Hayır, dedi, kesin bir yanıt istiyorum.

Bu olanaksız, dedim. Konunuz (bir doğa parçasında çıplaklar) eskilerin konusu. İstifte bile eskilerle bir yakınlık görüyorum.

—      Ne benzerliği? dedi.

—      Benzerlik değil, yakınlık, dedim.

—      Aynı şey, dedi. Saçma. Olsun, devam edin.

—      Ama bu resminizi, onlardan ayıran, size özgü diliniz, dedim.

—      Dil? Ne dili? Nasıl?

Size özgü olan bir dil, dedim. Yani resminizi öbürlerinden ayıran nitelik. Resmin tümü bu.

—      Hayır hayır, dedi, siz belli önyargılarla gelmişsiniz buraya. Bu resmi görmeden ne söyleyeceğinizi biliyordunuz.

Aşağıdan bir çan sesi duyuldu.

—      Öğlen yemeği, dedi. Vakit geçmiş. Bizimle yer misiniz öğle yemeğini?

—      Rahatsız etmezsem, dedim.

Güldü. İlk kez güldü. (Sanırım çocukluğundan beri, gülmeleri sayılı olsa gerekti Ustanın.)

—      Yeterince ettiniz, dedi. Yemeğe gelince... Yemekte kimse rahatsız edemez beni.

Birlikte aşağı kata indik. Masif meşe bir masanın üzerine tabaklar konulmuştu. Ortada, bakır bir tencere vardı. Kalın dilinmiş köyfü ekmeği ile bir topak keçi peyniri bugünün rızkı olmalıydı. Masada, Ustanın sağına ben, soluna ev işlerine bakan anaç kadın oturdu.

—      Bana yalnız sebzelerinden verin, dedi Usta.

Bir et parçasıyla birlikte kaynatılmış, lahana, pırasa, patates, havuç ve şalgamdan oluşan bu köy yemeğine kepçeyi daldıran anaç kadın, Ustanun tabağını sebze ile doldurdu. Sonra kepçeyi bana uzattı.

Yemek bitip kalktığımızda (ancak on dakika kadar sürmüştü ve yemek boyunca hiç konuşulmamıştı),

—      İzin verirseniz ben sizi daha fazla rahatsız etmeyeyim, bir başka gün gene gelirim, dedim.

—      Hayır, dedi Usta, bugünkü işimizi henüz bitirmedik. Yukarı gelin ve bana anlatın.

Ne anlatacağımı, benden ne anlatmamı istediğini bilmiyordum. Atölyesine girdiğimizde, bu kez çok daha küçük boyutta bir portre çıkardı tuvallerin arasından.

—      Buna bakın ve ne düşündüğünüzü söyleyin, dedi.

—      Çok güzel bir portre, dedim. Sanatınızın tüm özelliklerini yansıtıyor.

—      Adınız neydi? diye sordu.

Söyledim.

—      Bakın, dedi, size bir giz vereceğim: Her şeyden önce bir durup düşünmek gerek. Göz yeterli değildir. Düşünmek gerek. Çünkü resim sevilmek, hoşa gitmek için değil, algılanmak için yapılır.

—      Ama resim bir anda algılanabilir de, dedim. Böylesi bir resim.

İçini çekti.

—      Bakınız, dedi. İyi bakınız. Sonra kafanızın içindeki, belleğinizdeki başka portrelerle karşılaştırın. Eğer gerçekten resmi görmeyi biliyorsanız (bakmayı değil, görmeyi...) belleğinizdeki resimlerle bunun arasındaki karşıtlıklar kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

—      Bu bir kişilik sorunu, dedim.

—      Kuşkusuz, dedi. Sanatta her şey bir kişilik sorunudur. Ama demem o değil. Başka bir şey söylüyorum ben.

"Ne söylüyorsunuz" diyemedim.

"Niçin?" diyemedim.

"Resimden resime elbet fark olur” diyemedim.

Ne demişti az önce: "Göz yeterli değildir."


 

Sanki ağzımı açsam, gözüm konuşuyor gibi olacaktı.

Sezmiş miydi bu korkumu? Bilmiyorum. Ancak sorusunu yinelemedi.

—      Bakın, dedi. Bu portrede (bizim buralardan bir bahçıvanın portresidir), ne bir sevgi var, ne bir kin. Ne bir sevecenlik, ne bir itme. Ne sıkıntı; ne neşe. Ne yaşama sevinci, ne ölüm korkusu... Hiçbir duygu yok bu yüzde. Görüyorsunuz değil mi? Çünkü bu portreyi ben, bir elmayı, bir ayvayı, bir doğa görünümünü nasıl yaptımsa, öyle yaptım. Bir psikolog değilim ben. Bu yüzde bir ifade aramıyorum. Şimdilerde fotoğraf diye bir şey yayılmaya başladı. Kara kutu, üzgün, sevinçli, neşeli, ölümcül bir yüzün fotoğrafını saptayabilir. Benim işim, yüzün ifadesi değil, resmin ifadesi. Resmin ifadesi ne mi? Resmin kendisi.

İkinci kez gülüşüne tanık oluyordum.

Kuşkusuz, sanat tarihine geçecek bir olaydı bu.

Başkentte, Ustanın konuşmayan bir adam olduğunu söylemişler, "Eğer seni kabul ederse soru sormaktan sakın" demişlerdi. "Konuşmayı pek sevmez. Yanıtlamayı ise, hiç."

Oysa şimdi karşımda, kendi kendine sorular soran ve onları yanıtlayan bir ihtiyar vardı.

—      Bilmem anlatabildim mi? dedi.

—      Konunun, ressam için, hiçbir önemi olmadığını mı söylemek istiyorsunuz? diyebildim.

—      Nasıl olmaz, dedi. Doğanın bir görünümü bir şeydir, bir insan yüzü ya da bir çıplak başka bir şey. Ama bu değişiklik ressam için geçerlidir, resim için değil. Duygularımı değil, algıladığımı resmederim ben. Ve yalnızca, renk, ışık, leke olarak algılarım. Bahçıvanın bende uyandırdığı duygular bende kalır. Onları resmime yansıtamam. Çünkü bir yazar değilim.

—      İnsanlara da bir nesne gözüyle bakıyorsunuz demek, dedim.

—      Hayır, dedi. Yalnız, resmederken, nesnelerle insanlar arasında bir ayrım yapmıyorum. Nesnel olan bakış açım. Bir naturemorte'a bir başka gözle, yaşayan bir insana bir başka gözle bakamam. Yoksa ressam olamam.

—      Anlıyorum, dedim.

Oysa hiçbir şey anladığım yoktu.

—      Sanatçı somutlaştırır ve bireyselleştirir, dedi

"Neyi? Nasıl?"

Sormadım.

—      Evet, kuşkusuz, dedim.

—      Şimdi çalışmanın tam saati, dedi. Güneş iyice batıda. Biçimler daha bir net. Şu görünümün, mavi bir gökle birkaç buluta gereksinimi vardı. Bakalım gök dilediğim mavilikte mi, ve gerekli lekelerin benzeri bulutlar var mı gökyüzünde?

Tuvallerin arasında bir tuval aramaya koyuldu. Çalışmaya başlayacağını anladım. İzin isteyip çıktım.

Kasabada kaldığım süre içinde birkaç kez daha uğradım Ustanın atölyesine.

Birgün:

—      Bir elma resmiyle, allak bullak edeceğim başkentin resim dünyasını, dedi.

Bomboş bir tuvalin önündeydi.

Bir başka gün:

—      Başkentte tanıdığınız gazeteciler var mı? diye sordu. Olumlu yanıtımı aldığında,

—      Söyler misiniz, bizim kaymakam için övücü birkaç satır yazsınlar, tüm sokak köpeklerini, itlaf ekipleriyle yok etmeyi başardı. Artık, kırda bayırda korkusuzca dolaşıp resim yapabiliyorum, dedi.

Birkaç gün sonra, bitmemiş bir resmin önünde,

—      Çok güzel bir başlangıç, demek alıklığını gösterdim.

—      Hayır, bir başlangıç değil, dedi. Bitmiş bir resim o. Daha doğrusu seyircinin bitirmesini istediğim bir resim. Düşünebiliyor musunuz, bu resmin önünde, her seyirci, kendinden bir şeyler katarak bitirmek isteyecek onu. Biliyor musunuz, yaşım ilerledikçe, resimlerimi tamamlamak istemiyorum. Daha doğrusu, bitmeden bitiyor resimler. Bir renk, bir çizgi daha koysam, bu resme bakana sanki bir şey kalmayacak diye korkuyorum.

Son gördüğümde,

—      Artık çok yaşlıyım, dedi. Acaba yenilik diye gerçekleştirdiğim bu resimler gözümdeki bozukluktan mı ileri geliyor?

Karşı çıkacak oldum.

—      Hayır, hayır, dedi. Hiçbir şey söylemeyin. Benim kendimin karar veremediği bir konuda, siz ya da başkaları inandırıcı ne söyleyebilir ki? Üstelik, göz bozukluğunun da önemi yok. Eğer, bir yenilik getirdimse, gözümün bozukluğu buna yardımcı olduysa, niçin yakınacağım bundan? Kimbilir, belki o Yunanlının, Greco'nun da bozuktu gözleri.

Ona, artık kasabadan ayrılacağımı söylediğimde şöyle dedi:

—      Kısa bir süre kaldınız burda. Ama bu süre içinde, nasıl söyleyeyim, tanıdığım gibi bir şey oldunuz. Sizi bana gönderen dostuma söyler misiniz, artık ışığın resmini yapmak istediğimi? Ama bunu başaracak zamanı bulabileceğimi pek sanmadığımı. Eğer, şu önümüzdeki birkaç yıl içinde ölürsem, elindeki resimlerle yetinsin. Onlarda azbuçuk ışık var. Hiç değilse benim küçük kişisel ışığım.

Niçin bilmiyorum, boğazım düğümlendi. Bir şeyler söylemek istedim. Söyleyemedim.

—      Size küçük bir armağanım var, dedi Usta. Karşı koymayın. Kabul edin. Bu konuşmalarımızın bir anısı olarak kalsın. Bir dağ resmi. Hiçbir toprak renginin yer almadığı, kırmızı, yeşil ve mavi renklerden oluşan, bilmeyen biri için bitmemiş bir dağ resmi.

Belki gerçekten de bitmemiş bir resimdi: Usta resmini imzalamamıştı. İmzalamasını da istemedim. Teşekkür edip ayrılırken son bir soru sordu:

—      Şu sıralarda başkentte yabancı bir ressamdan söz ediliyormuş. Bir dostum birkaç resmini gönderdi bana. Bir Japon ressamı. Bu resimleri size versem, dostuma geri verir misiniz? Çünkü hiçbir şey anlamadım bunlardan. Kimbilir, anlamak için, belki Japonca bilmek gerekir. Ola ki başkentteki dostlarımız bu dili de öğrenmişlerdir bu arada.

Böylece üçüncü gülüşünü de gördüm Ustanın.

Başkente döndüğümden yaklaşık onbeş gün sonra Ustanın, bir tepede resim yaparken yıldırım düşmeşi sonucu öldüğü haberini aldım.

Yarım kalan resmi, "Günbatımında Bir Dağ Doruğu" imiş.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült