Hikaye

 

 

Büyük Romancı

Hasan Hüseyin Korkmazgil


Başkent ışıklarını yaktı, benim içimde ışıklar birden söndü. Caddelere düşsem, sabahlayabilirim. Meyhanelere gitsem, sızıncaya dek içebilirim. Dostlara gitsem, gazete gevezeliği... Kadın dersen, ayrı bir hikaye... Hangisine gideyim? Yatak, yatak, yatak... Durmadan yatak! Oysa ben bir romancıyım. Gerçi adım duyulmuş değil ama, bir gün mutlaka duyulacak. Kafamda öyle romanlar var ki, şöyle bir ay masanın başından kalkmasam, devedişi gibi romanlar çıkarabilirim. Hem, yabancı dil de bilmediğim için, şundan bundan aşırıp, iki gün sonra rezil de olmam. Fakat yapamıyorum bir türlü; ama yapacağım! Örneğin bu gece eve gideceğim, çekeceğim perdeleri, sabaha dek yazacağım! Sonra yine yazacağım, hep yazacağım! İnsanlar benden büyük işler bekliyorlar.

Haa, parantez içi söylüyorum; insan bu noktaya geldi mi, yüzdeyüz birtakım haltlar karıştırır.

Yemeğimi bile dışarda yemedim. Bakkala uğradım, bir şeyler aldım, doğruca evin yolunu tuttum. Ben, yapacağım dedim mi mutlaka yaparım. Bendeki irade kimsede yoktur! Kapının zilini çalmak değil ya, kırsalar kapıyı, kalkıp açmayacağım. Telefona elimi sürmeyeceğim.

Rakıyı açtım, bir kadeh attım. Bir de sigara... Oh, ilk olarak rahatım bu gece. Hemen başlayabilirim romana. Ama, acaba romana mı başlasam, yoksa bir hikaye mi yazsam? En iyisi, bu gece bir radyofonik piyese başlamak. Üç gecede çıkarabilirim. İyi de para veriyorlar. Haftada bir piyes çıkarsam... Fakat roman da kazançlı. Şu sıra en çok para getiren şey, romandır. Yalnız, roman uzun zaman işi. En iyisi, bir hikaye yazmak. Bir gecede biter. Biter ama... Yok, yok; en iyisi bir radyofonik piyes. Yarım saat sürse, şu kadar para. Kırk beş dakika sürse...

Bir kadeh daha attım. Bir sigara daha... Evet, piyes yazmalı. Tiyatro sayısı artıyor nasıl olsa. İbiş'le Memiş'i konuşturup da, biraz da ahır kokuttun mu, yani köy kokusu verebildin mi piyese, gişe rekoru sende! Bulvarda ahır kokutacaksın, köyde parfüm... Bunu yapabildin mi, büyük tiyatro yazarısın. Ah, bunları biliyorum, biliyorum ama, bilmem ki... nerden başlamalı...

Evet, piyes yazmalı... Makineye kopyalı kağıtları yerleştirdim. Bir tek daha yuvarladım. Adı ne olmalı piyesin? Amaaaan sen de, adını sonra koruz be. Tablo 1, tablo 2, tablo 3... Sekiz tablo olursa, yeter. Evet... Karı, koca, aşık, hizmetçi... Arabaları da var. Kadın, herifle parası için evlenmiş, mutlu değil tabii. Hizmetçi çakıyor dalgayı. Sonra? Hele, başlarsam gerisi gelir.

Ve başlıyorum...

Tablo I (Kadın, yüksek topuklu terliklerini tıkırdata tıkırdata odaya girer.)

 Sen bugün büroya gitmeyecek misin nonoşum?

Gideceğim... Ama niçin sordun?

 Hiç... Bu saatte evde olmazdın da...

 Yani ne demek istiyorsun?

(Kadın cilveli bir gülüşle kocasının boynuna dolar kollarını.)

Ah, çok mutluyum. Keşke hiç gitmesen...

Yoo, olmadı bu! Köy piyesi yazacaktık biz. Ahır mı kokmalı, kenef mi? Yoksa, hacıdan hocadan mı başlasak? Batıl inançlar da önemli. Muska, kocakarı ilaçları, çocuk doğurtmalar...

Ama, önce bir arkadaş bulsak tiyatrodan...

Olmadı... Çekil be Perihan! Piyes yazıyorum işte, şekerim. Bu gece olmaz, valla olmaz bu gece. Hem, galiba çaktılar dalgayı? Yoo, yağma yok! Evlenemem seninle kızım. Hayır, hayır!... Güzelsin güzel olmasına ama... Hadi çek şu göğsünü de önümüzü görelim. Piyes dedik ya canım... Ufff... Yapma be Perihan! Peki... Bıraktım yazmayı. Allah belasını versin piyesinin. Sen varken umurumda mı dünya? Senin neyini seviyorum, biliyor musun? Dön şöyle... Biraz daha... Yum gözlerini... Kolunu şöyle at... Oh, hayatım! Beni seviyor musun, doğru söyle? Kırıştırdığın olmadı mı hiç? Yeme bizi Perihan... Ulan, şu şeylerin sahibi bir kız boş durur mu be? Amaan, ne mal olursan ol, hadi... Çıkar şuaları...

Hayır, piyes yazamayacağım... Allah kahretsin şu Perihan'ı! Şimdi yanımda olmalıydı... Karşılıklı birer tek çakıştırıp... Güzel kız! Helalim kız yani... Öpüşürken nasıl yumuyor gözlerini!... Velakin, fazlaca prospektüs...

Olmadı!... Piyes yazamam bu gece. En iyisi, bir romana başlamak...

Çekip çıkardım kağıtları makineden. Yeniden kağıt taktım. Bir tek daha ve bir sigara... Hangisini yazsam acaba? işçilerden mi başlasam, köylülerden mi? Yoksa bir kasaba romanı mı yazsam?

Bir tek daha... Evet, kasabadan başlamalı. Bugünün romanı, kasaba romanı. Fakat köy romanı da ilginç. Sandıklı fotoğraf makinesini tutarsın köyün üstüne, kerpiçini külünü, yırtığını pırtığını, bitini piresini, ahırını kenefini tespit edersin, köy romanı diye yutturursun, olur biter... Kazançlı iş! Enayiler beğeniyorlar da üstelik. Hele yazan da bir köylüyse, bulvarda maymun görmüş bulvar piçleri gibi üşüşüyorlar çevresine, dön baba dönelim! Ulana bak! Velakin, iki gün sonra, o köylü yazar da kendi maymunluğuna nanik yapıyor bulvarda, o da başka! İşte, asıl maymunluk da bu ya!... Ulan, ne namussuz şu şehir uşağı! İki günde içini dışına çeviriyor elin köylüsünün... Tekerine taş koyup, itiyor bir yana. Bekle ki sabah ola!

Bir tek daha attım... Ve birkaç sigara... Ya büyük şehir? Örneğin bir fabrika... Yüzlerce işçi... Hepsi de patron pozunda... İşçi olduklarından bile habersizler... içlerinden biri patronun karısını seviyor. Patron dersen, zampara pozunda... Karıyı ihmal ediyor tabii... Sonra? Sonrası kolay... Ühüüü! Baksana filmlere...

Ve başlıyorum...

Ağustos güneşinde caddeden geçen pamuk arabaları...

Hayır, en iyisi, sevişme sahnesinden başlamak... Roman dediğin çarpıcı başlamalı.

Osman, kızı omuzlarından tutup sarstı:

Eğer babanın servetini ararsan...

Kızın kaşları birden hilallendi:

Bana hakaret ediyorsun ama... Ben babamın servetini sevseydim, seninle şey etmezdim. Bırak beni, hain! N'oolacak, işçi parçası...

Hayır, böyle başlamamak...

Osman, kalın parmaklı elleriyle kızın donunu...

Olmuyor, olmuyor! Mualla, git başımdan! Görüyorsun, roman yazıyorum. Yemin ettim, bitireceğim bu romanı. Nee? Yoo, valla seviyorum. Namussuzum çok seviyorum. Ama, niye yaptın o işi? Neyse, bırak bunları şimdi. Senin nerene kesiliyorum biliyor musun? Hani, yürürken dalgalanman var ya... Eee, görseler n'oolur? İki gün sonra toprak olmayacak mı?

Hayır, yazamam bu romanı. Mualla'ya gitmeliyim bu gece. Allah belasını versin romanının. Sanki yazınca n'oolacak? Şu Mualla sıcak kız.

Ama yazmalıyım, mutlaka yazmalıyım. Ulan Ahmet, sen bu kadar iradesiz misin be? Boşver şu kadınlara kuzum, sen bir sanatçısın oğlum. Hiç değilse bir hikaye... Bu gece mutlaka bir hikaye yazmalıyım. Kalkmışken yeniden oturdum makinenin başına. Yeniden kağıt taktım. Evet, en iyisi, bir hikaye... Romanı daha uzun gecelere bırakmalı.

Reseptör elinden düştü Kamuran'ın:

Nee! Nişanlım mısın? Necla mısın ulan? Yapma be! Böyle de oyun olmaz ama Necla... Düşün ki ben senin şeyinin... Yani bir erkeğim üstelik ben..

Parmağını nümeratörde sert sert gezdirdi:

 Alo! Necla! Benim bel... Niye oynadın bu oyunu bana? Ne göstereceksin? Hadi sen de bel... Allah topunuzun belasını versin! Cinsiyet değiştirmeye gidiyorum hemen. Tabii ya!

Uff... olmuyor, olmuyor, olmuyor işte! Bitiyorum gözlerine... Sensiz yapamayacağım Nesrin... Hadi, karar ver de evlenelim. Günler gelip geçiyor. İkimize de yazık. Ağbin mi? Ulan, boşver ağbine be! Sen istedikten sonra... İstersen genelevde çalışırsın be! Genelevde çalışma özgürlüğü fazlasıyla var bizde, kızım. Birdenbire otomobile, apartımana, kürke, lükse ulaşmak istiyorsan, geneleve giden yolu tutmalısın. Bak, çalışamıyorum işte. Oysa benim bu gece mutlaka bir hikaye yazmam gerekti. Geldin, makinenin klavyelerine oturdun. Haa, neydi o geçen geceki sitemin? Bir aydır tanışıyoruz, senden başkasına baktığımı gördün mü hiç?

Yazamayacağım bu hikayeyi... Allah kahretsin şu Nesrin'i! Aklımdan çıkmıyor bir türlü... Sen bu gece hikaye mi yazacaksın Ahmet? Yazarsın inşallah... Şimdi evli olsaydın, karın yanıbaşında olsaydı, bunların hiçbirini düşünmeyecek, kuzu kuzu çalışacaktın oğlum. Evlen oğlum, evlen; bırak şu enayiliği!

Küüim, ben mi? Bendeki irade... Hadi canım sen de!... Ben istersem, bir ay şu odadan çıkmadan çalışabilirim. Nesrin de vız, Mualla da vız, Yüksel de vız... Ama, hakkını vermek lazım, güzel kız şu Yüksel... Ne güzel boyuyor gözlerini! Belki ilerde annesi gibi şişmanlar. Hiç de sevmem kadının şişmanını. Bak mesela, Ayla hiç değişmez. Haddeden geçmiş gibi hınzır. Naza çektiğine bakma sen, çabuk yerim onu ben. Bir kerecik "ne güzelsin" dediğin kadın, bir hafta aynadan ayrılmaz! İki kere "güzelsin" dersen, üçüncüsünde şenindir o...

Ahmet, aklını başına al oğlum, saat yirmi üç oldu. Hadi, bir kadeh daha at ve şu romana başla. Bu gece başlamazsan, bir daha başlayamazsın. İnsanlık senden hizmet bekliyor oğlum. Büyük romancısın sen. Bir de yerli vatandaş tavladın mı yabancı memleketlerde, işin iş! Sen yaz, o çevirsin yabancı dillere. Hem o meşhur olur, hem sen...

Çıkardım kağıdı makineden, yeniden kağıt taktım. En iyisi, romana başlamak. İki ayda çıkarsam... Günde beşer saatten... Sonu hazır kafamda canım, şöyle bir başlasam...

Ağanın at üstünde yaklaşmakta olduğunu görünce, ırgatlar harıl harıl çalışmaya koyuldular.

Yoo, böyle başlamamak... Seks girmeli içine.

Hendeğin içinde kadını.

Olmadı!

Kadını elinden tutup hendeğe çekti ve ıslak temel toprağının üzerine uzattı. Sonra eve doğru koştu. Çünkü temiz gömleğini giymeyi unutmuştu.

Olmadı yine!

Hendeğin içinden çıktı, uçkurunu bağlaya bağlaya köye doğru yürümeye başladı. Öğle güneşi altında köy, tuz yığını gibi parlıyordu. Üç sıska inek..

Ulan, ineğin ne gereği var şimdi? Bitir şu seks işini. Satar mı bu roman? Enayisin sen Ahmet. Olmadı, bu da olmadı... Ah Nuriye, ne güzel dudakların var kız! Çıtır çıtır... Niye öyle baktın bana? Yarın nerede buluşalım? Çok istiyorum seni. Sen de beni istiyorsun ya, neyse... O gece ne tatlı geçti ama, değil mi? senden başkasını düşünüyorsam namussuzum. Ama işlerim çok. Bu pazar nere gidelim? Tenhaca olsun şöyle. Bırak şu dedikodu hikayesini kızım. Eee, nasıl olsa bulursun bir enayi.

Ahmet, sapıttın yine! Oooo, saat yirmi dört!... Bari bir hikaye yazalım bu gece.

Kağıdı çekip çıkardım, yenisini taktım. Hikayenin adını koyalım önce. Ne olsun mesela? Şöyle çarpıcı bir ad. Boşver içine canım, adı önemli yazının. Tamam! "Kılkuyruk Zekeriya", "Yatak Güzeli Fatoş." Yok yok, adını sonra koyalım.

Günlerden pazardı. İnceden yağmur yağıyordu. Düşündü, düşündü, düşündü, hiçbir şeye karar veremedi. Önce ceketini çıkardı, sonra pantolonunu, sonra gömleğini, sonra çoraplarını... Ve pijamasını giyip yatağa girdi. Az sonra Paris'teydi.

Ufff, saat bir buçuk olmuş... İmkanı yok, bu gece tek satır yazamam! En iyisi, Mualla'ya gitmek...

Romanının da, hikayesinin de, piyesinin de...

Kalktım makinenin başından, bir tek daha attım. Önce pantolonu geçirdim bacağıma, sonra kravatımı sıktım, sonra pabuçları taktım ayağıma ve ceketi aldığım gibi çıktım evden.

Mualla iyi kızdır, beni ancak o anlar bu gece. Bıktım bu kentten, bıktım, bıktım!

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült