Hikaye

 

 

Büyücü

Dino Buzzati


Bir akşamüstü yorgun argın eve dönerken Profesör Schiassi ile karşılaştım (Profesör diyorlar ama ne profesörüdür bilmiyorum). Öteden beri tanıdığım, umulmadık yerlerde ve köşelerde ara sıra rastladığım bu adam, benimle sınıf arkadaşı olduğunu söyler durursa da, hatırlamıyorum doğrusu sınıf arkadaşlığımızı.

Kimin nesidir? Ne iş yapar? Anlayamamışımdır hiçbir zaman. Zayıf sivri köşeli bir yüzü, son derece alaycı yampiri bir gülümseyişi vardır. Ama asıl özelliği, gerçekten ilk kez karşılaşılsa bile, herkeste kendisini daha önce bir yerde gördüğü veya tanıdığı izlenimini bırakmasıdır. Kendisinin bir büyücü olduğunu öne sürenler bile çıkmıştır.

Usulen selamlaştıktan sonra “Ne yapıyorsun?" diye sordu. “Yazı yazıyor musun hep?"

- İşim gücüm bu, dedim ama canevimdem vurulmuştum.

- Yazmaktan usanmadın mı hala? Diye devam etti, bunu söylerken alaycı gülümseyişi donuk sokak ışığında yüzüne daha keskin bir çizgi vuruyordu. Bilmem ama, öyle geliyor ki bana, siz yazarlar gitgide bütün bütün zaman dışında kalıyorsunuz. Evet siz yazarlar; ressamlar da öyle, heykelcilerle müzisyenler de öyle. Yararsızlık kumkuması hepsi, ereği kendi kendisinde olan bir oyunun düzenbazları. Anlıyor musun ne demek istediğimi.

- Anlıyorum.

- Evet, siz yazarlar, ressamlar ve aynı yolun yolcuları, hepiniz göz kamaştırmak amacıyla en anlamsız ve en inanılmaz yenilikleri bulmak uğruna boş yere didinip duruyorsunuz, ama sizi izleyecek olanlar azaldıkça azalıyor ve kayıtsızlaştıkça kayıtsızlaşıyor. Hoş gör toksözlülüğümü, bir gün gelecek, önünüzdeki meydan tamamen boş kalacak.

- Olabilir, dedim boynumu bükerek.

Ama Schiassi neşter vurduğu yarayı deşmek niyetindeydi.

“Hele şunu söyle bakalım sen bana. Diyelim ki bir otele gittin, kimliğine baktılar, mesleğini sordular, sen de yazar olduğunu söyledin, biraz gülünç bulmuyor musun bunu?"

- Doğru, dedim. Fransa'da başkadır durum, ama bizde böyledir tamamı tamamına.

- Yazar, yazar, diye bastı kahkahayı. Yahu seni ciddiye almalarını mı istiyorsun yoksa. Bugünkü dünyada ne işe yarar yazar dediğin?... Hem... Söyle bakayım sen şunu bana, samimi ol ama sözünde. Bir kitapevine girdin diyelim, gördün ki.

- Gördüm ki duvarlar boydan boya tavana kadar her çeşit kitapla tepeleme yığılı, binlerce ve binlerce kitapla, hepsi de son aylarda çıkmış kitapla.bunu demek istiyorsun değil mi ve kendimin de bir kitap daha yazmakta olduğumu düşününce, kollarım sarkıverir yere; tıpkı koca bir çarşıda, git Allah git, tepeleme meyve ve sebze yığılı bir çarşıda bir adamın çıkagelip minnacık bir patates satmaya kalkışması gibi, bunu demek istiyorsun değil mi?

- Tastamam, dedi Schiassi pis pis gülümseyerek.

- Çok şükür ki, diye sesimi yükselttim, okuyan kimseler var bizi hala, kitaplarımızı satın alanlar var.

Sözün burasında, dostum (öyle diyelim hadi), pişkince eğildi ve pabuçlarımı süzmeye başladı. “Senin kunduracın işinin ehli galiba?" diye sordu.

Şükürler olsun, diye düşündüm. Başka bir konuya geçiyoruz şimdi. Gerçekler hoşumuza gitmeyince, gerçekleri dinlemekten daha nankör bir şey yoktur çünkü.

“Yoktur bir eşi" diye cevap verdim. “Çok ustadır işinde, öylesine dikkatle çalışır, öylesine ince zevklidir ki yaptığı kunduralar eskimek bilmez neredeyse."

- Yaşasın, diye gürledi pis herif. Bahse girerim ki senden az para kazanır.

- Olabilir.

- Ve bu olay hiç de iğrenç gelmiyor sana?

- Bilmem, dedim. Açık söyleyeyim, düşünmedim bu konuyu hiç.

- İyi anlayalım birbirimizi, diye devam etti Schiassi, senin yazdıkların hoşuma gitmiyor demek istemiyorum, seni küçük düşürmek değil niyetim. Ama senin ve binlerce kişinin hiç olmamış öyküler yazmakla Ömür tüketmelerini ve bunları basacak yaymanların ve bu basılanları satın alacak kimselerin çıkmasını, böylece bol para kazanmanızı ve gazetelerin bu olup bitenlerden söz açmasını ve üstelik eleştirmenlerin sonu gelmez yazılar döşenerek enine boyuna hep bunu tartışmalarını ve bu eleştirme yazılarının yayınlanmasını ve toplantılarda bunlar üzerinde çene yorulmasını... yani baştan sona uydurma öyküler için bunca nefes tüketilmesini... Yahu, atom bombası ile sputnikler çağında sana da çılgınlık görünmüyor mu bütün bunlar? Böylesine kaba saba bir oyun daha da sürüp gidebilir mi?

- Bilmem orasını. Haklısın belki, dedim büsbütün şaşkına dönerek.

- Daima daha az okuyucu bulacaksınız, daima daha az, diye küplere bindi Schiassi. Edebiyatmış, sanatmış?. Hepsi lakırdı bunların. Yahu sanat, bugünkü günde, bir biftek gibi, sürülen koku, içilen bir litre şarap gibi bir mal olabilir ancak. Hangi sanatla uğraşıyor insanlar? Her yanı kaplamakta olan şu yükseldikçe yükselen sulara bak sen. Neler var bunun içinde? Şarkılar, şarkıcıklar, laf ebelikleri, nağmecikler., uzun sözün kısası gündelik ıvır zıvır. İşte şan ve şeref. Sen istediğin kadar pek zekice, hatta dahice romanlar yaz, “yeye" şarkılarının en sonuncusu kazandığı zaferlerin ağırlığı ile ezip geçecektir seni. Halk maddi olana gider doğruca, kendisine analık zevki verene, elle tutulabilene, hemen ulaşılana gider. Bir de kendisini yormayacak olanı ister. Ve beynini çalıştırmayacak olandan hoşlanır.

Boyun büküp evet işareti yaptım. Gücüm kesilmişti gayrı, kendisine karşı ileri sürülecek kanıtları bulamıyordum. Ama Schiassi boşaltmamıştı içini henüz.

“Kırk yıl öncesine değin, bir yazar, bir ressam, bir müzisyen önemli kişiler olabilirdi. Ama şimdi. Yıkılmayıp ayakta durabilenler eski maya birkaç kişiden topu topu. Bir Hemingway. bir Strawinsky. bir Picasso. dedeler ve atalar kuşağı yani. hadi canım, sizlerin yapıp durduğunuz ilgilendirmiyor artık kimseyi. Sen sözgelişi, gidiyor musun soyut sanat sergilerine? Okuyor musun eleştirmenlerin bu konuda yazdığı yazıları? Delilik, zır delilik, kurnazlıkla şurada burada kendini hala kabul ettirmeyi ve abuk sabuk bir tabloyu nasılsa avuç dolusu paraya satmayı başaran arta kalmışlar takımının dalaveresi bütün bunlar. Son titreşmeler, evet, önlenemeyecek bir can çekişmenin son davranışları bunlar. Siz sanatçılar, sizler ayrı bir yoldasınız, halk ayrı bir yolda ve böylece birbirinizden gittikçe daha çok ayrılıyorsunuz ve bir gün gelecek mesafe öylesine açılacak ki... çatlasanız da patlasanız da köpek bile kulak vermeyecek sesinize."

Bu sırada, iyi saatte olsunlar, bulunduğumuz kirloş sokakta bir şeyler esiverdi. Tanımlanamaz bir şeydi bu, rüzgar değildi çünkü hava hep durgundu, hoş bir koku değildi zira akaryakıtın berbat kokusu her yanı kaplıyordu, bir ezgi de değildi zira kulağa gelen otomobillerin bozuk düzen homurtuydu yalnızca. Kim bilir neydi bu esinti, gizli duygular ve anılar dalgası, gizemli bir güç idi belki de.

“Yine de." dedim.

- Yine de ne?

Yampiri gülümseyişi yüzünü aydınlattı Schiassi'nin.

Yine de, dedim, yazdığımız iyi kötü öyküleri okuyacak kimse kalmasa da, sergiler bomboş dursa da, müzisyenler yapıtlarını boş koltuk sıraları önünde çalsa da, yaptığımız şeylerin, benim değil, benim gibilerin yaptıklarının.

- Ha gayret, ha gayret.. diye alaycı dostum beni körüklemekte devam ediyordu.

- Evet, yazılacak öyküler, boyanacak tablolar, bestelenecek ezgiler, senin sözünü ettiğin bu saçma, çılgın, anlaşılmaz ve yararsız şeyler yine de insanoğlunun her zaman için son sınırı, gerçek onur sancağı olacak.

- Korkutuyorsun beni, diye gürledi Schiassi.

Bilmem neden, kendimi tutmak elimde değildi. Öylesine tepem atmıştı ki, bir türlü egemen olamadığım bu öfke fışkırıp taşıyordu benden.

“Evet, dedim, senin sözünü ettiğin bu budalalıklar yine de bizi hayvanlardan en çok ayırt eden şey olacak, son derece yararsız olmalarının hiç önemi yok, hatta aksine asıl bu nedenden önemi var. Atom bombasından, sputniklerden, uzay ışınlarından daha da çok önemi var. Bu budalalıklar ortadan kalktığı gün, insanoğulları, mağara çağındaki gibi çıplak ve yoksul zavallı solucanlar haline gelecek. Bir karınca yuvası veya kunduzların yaptığı su bendi ile modern tekniğin olağanüstü buluşları arasındaki ayrım küçücük bir ayrımdır, o kadar küçüktür ki, bu karınca yuvasına kıyasla.

- On dizelik kapalı bir şiir sözgelişi değil mi? diye alaycı bir tavırla sözümü kesti Schiassi.

- Elbette ya, çözülmez gibi görünse de bir şiir, isterse sadece beş dizelik bir şiir. Hatta bu şiiri yazmaya niyet etmek bile elverir, niyet boşa çıksa da ne zararı var. yanılıyorum belki, ama yalnız bu yönde bizim tek kurtuluş yolumuz. Hem eğer.

Burada Schiassi başladı kıkır kıkır gülmeye, tuhaftır, tüylerimi diken diken etmiyordu sesi. Şaşkınlaşıp durakladım. İşte o zaman küt diye vurdu omuzuma.

“Hah şöyle koca sersem, aklını başına topladın nihayet."

Kekeledim:

“N e demek istiyorsun bu sözle?"

Hiç, hiç, diye cevap verdi Schiassi, zayıf yüzü ta içten gelen bir fosforlanmanın etkisiyle aydınlanıverdi. Bu akşam öyle bitkin gördüm ki seni, öyle umutsuz göründün ki bana. İşte onun için, keyifsizliğini biraz gidermek yürekliliğini pekiştirmek istedim.

Doğruydu. Düşünceme destek versin vermesin artık bambaşka duyuyordum kendimi: özgürdüm ve kendime oldukça güven besliyordum. Bir sigara yaktığım sırada Schiassi kayıplara karıştı bir hayalet gibi.


 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt |-  Küçült