Hikaye

 

 

Bugün Günlerden Ne Vergisi?

Ferhan Şensoy


Vergiyle, tiyatro patronu olunca tanıştım. Daha önce çalıştığım yerlerde benden kesilen vergileri, ben ödemediğim için hissetmiyordum. Elime geçen parayı biliyordum, elime daha çok geçmesi için neler yapmam gerektiğini düşünüyordum, elime sığamayacak kadar paraya nasıl ulaşabileceğimin düşlerini kuruyordum. Elle cep arasında, yalın ve güzel bir hikayeydi vergisiz yaşam.

Tiyatro açılırken, satılacak biletlerin belediye rüsumunun yatırılarak biletlerin belediyece damgalanması gerektiği öğrenildi. Daha bileti satmadan, belediyeye "eğlence vergisi" adı altında böyle bir vergi ödeniyordu. Halkın ödeyeceği bilet parasının içinden kesilecek bu vergiyi, belediye daha bilet satılmadan, şak diye bizden topluca alıyordu. Çok mantıksız bir durum. Halkın eğlence vergisini, niye biz peşinen ödüyoruz? Halk eğlenmek için niye vergi ödüyor, ayrıca tiyatro lunapark mı? Bu konuda böyle bir sürü soru üretilebilir, ancak bu beyinsel gereksiz ifrazat vergi ödemeye engel olmuyor. Efendi gibi yatırdık o parayı belediyeye.

Ve o gece Harbiyeden Taksim'e, vergi vermiş bir vatandaş gururunu ilk kez yüreğimde duyarak, vatandaş olduğumu somut olarak algılayarak ve kıvanarak yürüdüm. Bütün bu ışıklar yanıyorsa, bütün bu evlerde sular akıyorsa, otobüsler insanları evlerine ulaştırıyorsa, benim sayemde işte. Aferin bana. Hatta helal olsun bana bu kaldırımlar, diye düşünerek, soylu vatandaşlık duygumu kutlamak üzere Cafe Boulevard’a girdim. Çünkü o zaman Taksim’de Cafe Boulevard vardı. Bütün paramı belediyeye yatırdığım için cebimde beş kuruş yoktu. Cafe Boulevard'da veresiye içilebilirdi, barda en kral arkadaşımız Evşan bulunuyordu. Üstelik Evşan barkız olarak "yolluk" konusunda çok cömertti. Bir iki kadehinizi içip ödedikten sonra;

- Haydi bakalım, ver bir yolluk Evşan! biçimindeki, giderayak müessesenin ikramı olması gereken son kadeh konusundaki ısrarları terslemez, zaman zaman kibarca;

- Cahit bey, bu sizin onikinci yolluk... Uzun yola gidiyorsunuz galiba!

gibi uyarılarda bulunsa da, Cahit beyin onüçüncü yolluk isteğini de hoş karşılardı. Özcan Özgürün pardösüsünü giyip, gider gibi yapıp ve birden geri dönüp;

- Ben yolluğumu içmiş miydim Evşan hanım? sorusuna, gülerek olumlu yanıt verirse de, Özcan’ın;

- Hiç hatırlamıyorum efendim!

diye, yeniden bara yaslanması karşısında derhal yeni bir yolluk sunardı. Sanırım Cafe Boulevard bu yüzden battı. Vergi vermiş beş parasız vatandaş olarak oturdum bara, eyvah Evşan yok! Başka bir nöbetçi harbeyle karşı karşıyayız.

- Evşan hanım yok mu?

- Bugün izinli. Ben yardımcı olayım. Ne içersiniz?

- Bana hesap açmayın, çok acelem var, hemen bir yolluk verin, atıp kaçıcam!

dedim. Nöbetçi barbey çok güldü ve verdi yolluğumu.

İlk vergimi ödediğimde, cebimde bunu kutlayacak içki parası kalmamıştı. Daha doğrusu ben o sıralar belediye rüsumunu vergiden sanıyordum, gelir vergisi gibi ciddi bir kalemle karşılaşınca, verginin ne olduğunu somut olarak algıladım. O yıl tiyatro sıkı zarar etmiş, borç harç sezon kapatılmış, fakat çoğu gider kağıt üstünde görünmediği için, para kazanmış adam yerine koyularak gelir vergisi mükellefi olmuştum. Önce bundan da bir gurur duydum. Bu da bir adam yerine koyulma aslında. Geliri olan birisi ve bundan ötürü vergi vermekle mükellef. Ciddi ve sayın biri yani. Asıl kutlanacak durum buydu. Cepteki para vergiyi ödeyemeyeceği için, o parayla mükellefiyetimi kutlamalıyım, diye düşündüm. Gene Cafe Boulevard'a gittim. Bardaki herkese birer içki ısmarladım, ondan sonra topluca yolluklara geçtik, tahakkuk eden vergimi, yani bana böyle ciddi bir vergi tahakkuk edebilmesini kutladık.

Gelir olmadığı için vergisi ödenemediğinden, her ay üstüne ceza binerek, giderek kabaran bir vergi borcum oluştu. Vergi borcu kabarıklığı da, toplumda saygı uyandıran bir durum olduğu için, bir süre de bunun prestij duygusunu yaşadım. Birdenbire ortalığa;

- Benim şu kadar vergi borcum var kardeşim! dediğinizde, saygı uyandırırsınız. Bu kadar vergi borcu varsa, kimbilir ne kadar kazanıyordur adam, diye düşünülür. O vergi borcu da epey kabardıktan sonra, vergi dairesiyle uzlaşılarak taksitlendirilmek biçimiyle, peyder pey, zar zor ödendi. Ve ödenip bittiği gün içimde, bu borçtan kurtulmanın huzuruyla birlikte, ülkeme okullar, barajlar, köprüler, yollar kazandırmanın sevinci de vardı. Bütün bunlar, bizim verdiğimiz vergilerle yapılıyordu. Ben sürünüyordum, ama olsun, ülkem kalkınıyordu ve bizden sonraki kuşaklar daha iyi bir Türkiye'de yaşayacaktı.

Bu saf keriz düşüncelerim zamanla olgunlaştı, ödediğim vergilerin hiç de benim düşündüğüm gibi kullanılmadığını, çarçur edildiğini, teşvik meşvik adı altında, kimi adamlara benim paramla gerdeğe girme şansı tanındığını fark ettim. O günden itibaren vergi verme hevesim kaçtı.

Daha sonra giderek yepyeni vergiler türedi, geçici diye koyulan vergiler kalıcı oldu. Benim parayla gerdeğe giren tip işin zevkini almış olmalı ki, canı hep ondan ve daha çok ister oldu, bu gidişle sonunda kendisine karı bulmamızı da isteyecek.

Ne yaparsam daha az vergi veririm? Birden kafam bu yönde çalışmaya başladı.

"Tasarruf Fonu nakit", "Kurumlar Stopaj", kısaca "Kurumlar", dikkat "SSK"... "Geçici Vergi", "Damga Vergisi", dikkat dikkat "Muhtasar" biçiminde geçiyor günler. Baş kaşımak söz konusu değil, sanki bir yerde muhasebe müdürüyüm.

Bunları yapacak adamınız yok mu? Var! Zaten o adam beni sıkıştırıyor. Her bok o adamın başının altından çıkıyor, geceleri yatmadan önce ne koyuyorsa başının altına! O adam olmasa, benim bunlardan haberim olmaz. Muhasebeci genel ismiyle adlandırılan bu adam çek istiyor, çük istiyor. O adam benim yerime paraları ödemiyor. Nasıl ödeyeceğim, derdine düştüğüm için ben muhasebeciden çok ve daha titizce ilgilenmek zorundayım olayla. Bunları yapacak bir ya da birden fazla adamımız olması, bizim konuyu tamamen unutup başka düşüncelere dalmamızı sağlamıyor.

"Nakil Vasıtaları Vergisi", dikkat "Emlak Vergisi" ve onun yakın arkadaşı "Çer Çöp Vergisi", "Vergi İadeleri nakit", dikkat dikkat "KDV"! Hassiktir, bu ay da böyle geçti! Daha tam geçti sayılmaz, sıkı durun: "Bordro"!

Söyleyin bankaya, oradaki hesabınızdan ödensin maaşlar! Niçin siz uğraşıyorsunuz? Ben yalnızca o parayı denkleştirmekle uğraşıyorum, maaşların ve geri kalanların ödenmesiyle, mali müşavir, muhasebeci, müdür ve yardları uğraşıyorlar ve fakat en yıpratıcı olan benim uğraşım. Banka hesabımızda içinden kimi milyarlar cımbızlanacak bir iddialı mevduat yok ki, buna mevzuat müsait değil. Kesilen çekin üstündeki tarihin bir öncesi akşamına doğru, çek üstünde yazılı miktar denkleştirilip, o bankaya yetiştiriliyor. Kimisi o akşama yetişmiyor, devrisi sabah bir görevli elinde o parayla, saat dokuza beş kala bankanın açılışını bekliyor. Daha rezilcesi, bankaya telefon açıp;

Bugüne bir çekimiz var, ikindi vakti denkleştireceğiz, aman karşılığı yok demeyin!

denilmesi. Sinir matkaplayıcı olan, bu denkleştirme operasyonu. Bunu benim adıma yapacak bir adamım yok! Ben ödemeleri yapıyorum, muhasebeci bir sigara yakıp, çayını karıştırıp, o ödemeleri cici yazısıyla deftere işliyor. Ödeyemememiz muhasebeciyi ilgilendirmiyor, her ay üstüne yüzde bilmem kaç gecikme zammı biniyor, muhasebeci yıpratıcı bir sakinlik içinde, gelecek ay ödememiz gereken cezalı miktarı bildiriyor.

En ağır işçi patron. Patrondan başka kimsenin çalışası yok zaten. Herkes emeklilik hesaplıyor. Bizim verdiğimiz vergilerden, onlara emekli maaşı verilecek!

Vergi çok saçma bir şey! "Ufak köyde vergi sıkça toplanır" diyor bir Bulgar atasözü. Bundan Bulgarların da vergiden bezdiği ve vergi denen şeyin, özünde devletin sıkıştıkça halkın sırtına binmesi, hatta kimi devletlerin sıkışmadıkları zamanlarda da, bu sırta binişten cinsel bir keyif alarak, binmeyi alışkanlık haline getirmesi olduğu özümleniyor.

Vergi sapık bir durum yani... Vermemek için ne yapmak gerek? Vakıf olabilirim. Herkes durup dururken vakıflaşmıyor ya! Neyim var, neyim yok vakfedebilirim. Pek bir şeyim yok. Vakfıkebir'e yerleşebilirim. Vergi vermemek için ne gerekiyorsa yapmalıyım yani. Artık kafam sadece ve muntazaman buna çalışıyor.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült