Hikaye

 

 

Bitmemiş Bir Hikaye

O. Henry


ARTIK cehennemde yanmaktan söz edildiği zaman inleyip başımıza küller serpmiyoruz. Çünkü şimdi vaizler bile, Allahın radyoaktif, uzaysal ya da bilimsel bir bileşim olduğunu anlatmaya başladılar. Bizim gibi kötü ruhlu kimseleri bekleyen en kötü ihtimal de, olsa olsa bir kimyasal reaksiyondur. Tabii, bu hoşa gidecek bir varsayım ama, hala eski Ortodokslara özgü Allah korkusundan sıyrılamayanlar da var.

Başkalarının itirazından çekinmeden üzerinde serbestçe konuşabileceğimiz iki konu vardır. Rüyalarımızdan söz edebilir ya da bir. papağandan işittiklerimizi anlatabiliriz. Hem Rüya Tanrısı, hem de kuşlar, yasaların gözünde yetkisiz tanıklar oldukları için, sizi dinleyenler anlattıklarınıza karşı çıkacak cesareti gösteremezler. Bu yüzden, seçtiğim konuyu hiç bir temele dayanmayan bir hayal ürünü süsleyecektir. Güzel Polly'nin ilginç konuşmalarını anlatmak varken, özür dileyerek pek eğlendirici sayılmayan bu konuyu seçtim. Gördüğüm rüya ilahi takdirden o kadar uzaktı ki bana eski, saygıdeğer ve üzüntüyle anılan Tanrılar Hükmü Teorisini hatırlattı.

Cebrail borusunu çalmış ve bizim gibi işini uyduramayan kimseler hep birlikte suçlanarak sorguya çağırılmıştık. Bir kenarda siyah, yakası arkadan düğmeli, ' garip elbiseler giymiş bir grup ruhun toplanmış olduğunu gördüm. Kimlikleriyle ilgili bir anlaşmazlık varmış gibi duruyorlardı.

Uçan bir polis yani polis meleği üzerimden geçerken beni de sol kanadımdan yakaladı. Yanımızda biraz ileride yargılanmak üzere bekleyen ve işlerinin yolunda gittiği belli olan ruhlar duruyorlardı.

Polis: «Sen de bu gruptan mısın?» diye sordu.

«Onlar kim?» diye karşılık verdim.

«Bilmiyor musun?» dedi. «Onlar.... »

Ama bu yersiz sözler, aslında hikayemizi gereksiz yere uzatıyor, bırakalım.

Dulcie büyük bir mağazada çalışıyordu. Hamburg sosu, biber turşusu, otomobiller ya da bu gibi mağazalarda bulunan türden küçük süs eşyaları satardı. Ne kazandığına gelince; haftada altı dolar alırdı. Bunun üstü, onun adına yazılır, fakat asıl defterde başkasının hesabına geçerdi.

Mağazada çalıştığı ilk yıl boyunca, Dulcie haftada beş dolar almıştı. Onun bu parayla nasıl yaşadığını bilmek, oldukça öğretici olacaktır. Sizi ilgilendirmiyor mu? Olabilir, her halde siz daha yüksek maaşlara ilgi duyuyorsunuz. Peki, altı dolar daha yüksek bir miktardır. Öyleyse size onun haftada altı dolarla nasıl yaşadığını anlatayım.

Bir gün saat akşamın altısında, Dulcie şapkasının iğnesini dikkatle beyinciğinin bir santim ilerisine iliştirirken en yakın arkadaşı Sadie'ye şöyle dedi:

«Sadie, bu akşam Piggy'le randevum var, birlikte yemeğe çıkacağız.»

Sadie hayranlıkla: «Sahi mi?» diye atıldı. «Çok talihlisin. Piggy çok hoştur, birlikte çıktığı kızları da hep kibar yerlere götürür. Bir gece Blanche'ı Hoffmann Hause'a götürmüştü. Hem yemek çok güzelmiş, hem de çevredekiler pek kibarmış. Kesinlikle çok hoş vakit geçireceksin, Dulcie.»

Dulcie aceleyle eve gitti. Gözleri parlamaya başlamış, yanakları hayatın gerçek hayatın yaklaşan şafağının tatlı pembeliğine bürünmüştü. Günlerden cumaydı. Üstelik geçen haftanın parasından da elli sent biriktirmişti.

Caddeler işten çıkış saatının her zamanki kalabalığıyla doluydu. Broadway'ın ışıkları renk renk pırıltılarla yanıyordu. Yüzleri denizcilerin evlerindeki taşa oyulmuş heykelleri andıran iyi giyimli erkekler, kendilerine hiç aldırmadan yanlarından geçen Dulcie'nin arkasından bakıyorlardı. Geceleri canlanan Manhattan beyaz, ağır kokulu yapraklarını açmaya başlayan bir çiçeği andırıyordu.

Dulcie ucuz şeyler satan bir dükkana uğrayarak, elli sentiyle yalancı bir dantel yaka aldı. Oysa bu paranın, aslında başka yerlere harcanması gerekiyordu. On beş sent akşam yemeğine, on sent kahvaltıya, on sent de öğle yemeğine. Geri kalanın bir bölümü biriktirdiklerine katılacak; beş sent de, yanağımızı ağzımızda ağrıyan diş varmış gibi şişiren likörlü şekerlere verilecekti. Aslında bu bir kapris, aşırı bir israftı. Ama böyle küçük şeylerden zevk alınmazsa hayat neye yarar?

Dulcie, möbleli bir odada oturuyordu. Mobilyalı odayla pansiyon arasında fark vardır. Möbleli odada başkaları açlığınızın farkına varmaz.

Dulcie, Batı yakasındaki önü kahverengi boyalı apartmanın arka yüzüne bakan üçüncü kattaki odasına çıktı. Gaz lambasını yaktı. Bilginler, bilinen en sert maddenin elmas olduğunu söylerler. Yanılıyorlar! Mal sahibi kadınların bildikleri bir karışımın yanında elmas, lapa gibi kalır. Bu maddeyi gaz lambalarının ucuna koyarlar. İskemlenin üzerine çıkarak, parmaklarınız kızarıp yara bere içinde kalıncaya kadar üzerine bassanız bile bir şey elde edemezsiniz. Firketeler bile onu yerinden sökemez. Bu yüzden onun adına sökülmez diyelim.

Evet, Dulcie böylece lambayı yaktı. Şimdi lambanın kırkta bir mumluk aydınlığında odayı gözden geçirelim.

Geceleri aynı zamanda yatak vazifesi gören bir divan, konsol, masa, lavabo, iskemle. Bunlar, sorumluluğu ev sahibi kadına ait olan eşyaydı. Geri kalanlarsa, Dulcie’nin malıydı. Sahip olduğu en değerli şeyler konsolun üzerinde duruyordu. Bunların. içinde en önemlisi de, Sadie’nin hediye ettiği yaldızlı bir Çin vazosuydu. Onun yanında da bir turşu fabrikasının takvimi ve rüya tabirleri kitabı, küçük bir çanak içinde biraz pirinç unu ve pembe kurdeleyle bağlanmış yapma kirazlar vardı.

Dalgalı aynanın karşısında General Kitchener’ in, William Muldoon'ın, Marlborough Düşesinin ve Benvenuto Cellini'nin resimleri duruyordu. Duvarlardan birinde de Romalılar gibi miğfer girmiş, alçıdan savaşçı plaketiyle; limon renkli bir çocuğun, çok güzel bir kelebeği öldürmesini gösteren yağlı boya bir tablo asılıydı. Bunlar Dulcie'nin sanat anlayışını yansıtıyorlardı. Çalınan eserler üzerine dolaşan söylentiler onu hiç tedirgin etmezdi. Böcek meraklısı çocuğa da: şimdiye dek hiç bir eleştirici karşı çıkmamıştı.

Piggy saat yedide onu almaya gelecekti. Kız aceleyle hazırlanırken biz de başımızı öbür yana çevirip biraz dedikodu yapalım.

Dulcie bu oda için ev sahibine haftada iki dolar ödüyordu. iş günlerinde kahvaltı on sent tutuyordu. Giyinirken kahve yapar, gaz ocağında bir de yumurta pişirirdi. Ama pazar sabahları Billy'nin lokantasına gidip dana pirzolası ve ananas dilimleriyle kendine zengin bir ziyafet çekerek yirmi beş senti gözden çıkarır, üstelik garson kıza da on sent bahşiş vermekten geri kalmazdı. New York, insanı para harcamaya öylesine kışkırtır ki! Öğle yemeklerini, haftada altmış sente mağazanın lokantasında yerdi. Akşam yemekleriyse, haftada 1.05 dolardı. Akşam gazeteleri hiç günlük gazetesi elinde olmayan bir New Yorklu gördünüz mü?altı sent, iki tane pazar gazetesiyse birisini gösteriş, öbürünü de okumak için alırdı on sentti. Hepsi toplanınca 4.76 dolar ediyor. Eh, tabii, insan elbise de almak ister ve...

Vazgeçtim! Fabrikalarda görülmemiş ucuzlukta indirimli satışlar yapıldığını, iğne iplikle harikalar yaratıldığını duydum ama, yine de şüphe ediyorum.

Dulcie'ye, cennetin bütün kadınlara tanıdığı kutsal, tabii ve gizli zevkleri verecekken, kalemimi boşu boşuna başka amaçlara yönetiyorum. Yalnız iki kez Coney adasına gitmiş, atlı karıncaya binmişti. Zevk aldığınız anları saatler yerine mevsimlerle saymak ne üzücü şey!

Piggy'yi sizlere kısaca tanıtmak çok kolay. Kızlar ondan söz ettikleri zaman, domuzların soylu geçmişleri haksız yere lekelenirdi. ilkokullardaki mavi hece kitabına bir göz atarsanız, Piggy'nin özgeçmişiyle başladığını görürsünüz. Her zaman pahalı elbiseler giyerdi. Açlıktan ölme konusundaysa, uzman sayılırdı. Mağazada çalışan kızlara bakarken, size saatlerce hatmi çiçeğiyle çaydan daha besleyici şeyleri en son yiyişinden bu yana ne kadar zaman geçtiğini anlatabilirdi. Alışveriş çevresinde dolanır, mağazalarda gezinerek kızları yemeğe davet etmek için fırsat kollardı. Sokaklarda köpeklerini gezdiren adamlar başlarını eğerek ona bakarlardı. Evet, Piggy gerçekten ilginç bir tipti. Ama ben onun üzerinde daha fazla durmayacağım. Kalemim onu amaçlamıyor. Çünkü ben marangoz değilim.

Saat yediye on kala Dulcie hazırdı. Dalgalı aynaya yaklaşarak kendisini süzdü. Gördüğü aksi onu hoşnut etmişti. Vücuduna hiç kat yapmadan oturan koyu mavi elbisesi; şık, siyah tüylü şapkası, eskilikleri pek belli olmayan eldivenleri, hepsi de kendi boğazından yaptığı fedakarlıkların ürünü oldukları halde ona çok yakışıyorlardı.         '

Dulcie bir an için güzelliğinden başka her şeyi unuttu. Artık hayatın' esrarlı örtüsünün bir köşesini aralayıp, harikalarını göstereceği hayaline kapılıyordu. Daha önce hiç bir erkek onu yemeğe davet etmemişti. Şimdi de kısa bir süre için bile olsa, ömrünün parlak ve heyecanlı yanlarını yaşayacaktı.

Kızlar Piggy’nin para harcamaktan çekinmediğini anlatırlardı. Gidecekleri yerde lüks bir dekor, müzik, seyredilecek son derece şık giyinmiş bayanlar ve hepsinden önemlisi, daha şimdiden düşündükçe ağzını sulandıran yiyecekler onları bekliyordu.

Her gün önünden geçtiği mağazalardan birinde mavi Çin ipeğinden bir elbise vardı. Haftada on yerine yirmi sent biriktirse... Dur bakayım... Öf, yine de yıllar sürecekti. Fakat Yedinci caddede kullanılmış elbiseler satan bir mağaza vardı...

Birisi kapıyı vurdu. Dulcie giderek açtı. Ev sahibi kadın sahte bir gülümsemeyle, kaçak gazla yemek pişiriyor mu diye koklayarak burnunu içeriye uzattı.

«Aşağıda sizi bir Bay bekliyor,» dedi. «Adı, Bay Wiggins.»

Piggy, onu ciddiye alan talihsizlere kendini bu adla tanıtırdı. ,

Dulcie mendilini almak için konsola doğru döndü ve birden duraklayarak hırsla alt dudağını ısırdı. Aynaya bakarken kendisini periler ülkesinde uzun bir uykudan uyanan prensese benzetmişti. Onu dürüst ve kederli gözlerle süzen, davranışlarını yorumlayabilecek olan tek varlığı unutmuştu. Yaldızlı çerçevedeki fotoğrafında dimdik duran uzun boylu General Kitchener güzel, melankolik yüzünde düşünceli bir gülümsemeyle harikulade gözlerini Dulcie' ye dikmişti.

Dulcie otomatik bir bebek gibi ev sahibine döndü. Duygusuz bir tavırla: «Ona gelemeyeceğimi söyleyin! » dedi. «Hasta deyin ya da başka bir bahane bulun. Vazgeçtim, dışarıya çıkmayacağım.»

Kapı kapanıp kilitlendikten sonra Dulcie kendini yatağa atarak on dakika ağladı. Tek dostu, general Kitchener'di. Dulcie'nin idealindeki soylu kahraman oydu. Sanki onu üzen bir derdi varmış gibi dürüyordu. O harika bıyığı adeta bir rüyaydı. Gözlerinin kesin, ama yumuşak bakışı genç kızı biraz da korkutuyordu. Günün birinde generalin, belinde uzun kılıcıyla evin kapısına gelip kendisini soracağını hayal ederdi. Bir keresinde çocuğun biri elindeki zinciri sokaktaki elektrik direğine vururken pencereyi açıp dışarıya bakmış, ama bunun hiç yararı olmamıştı. General Kitchener'in çok uzaklarda olduğunu, düşmanlara karşı ordusunu yönettiğini biliyordu. O hiç bir zaman yaldızlı çerçevesinden dışarıya çıkıp yanına gelmeyecekti. Ama bu gece bir tek bakışı Dulcie'yi yenmişti. Evet, bu gece için!

Ağlaması bitince, Dulcie kalkarak güzel elbisesini çıkarttı ve eski mavi sabahlığını giydi. Canı yemek yemek istemiyordu. Oturup biraz şiir okudu. Sonra da bir süre, bütün dikkatini burnunun kenarındaki küçük noktaya verdi. Bu işi de bittikten sonra iskemlesini çarpık bacaklı masanın yanına çekerek bir deste kağıt çıkartıp iskambil falına bakmaya başladı.

«İğrenç, kalpsiz şey!» diye söylendi. Oysa böyle düşünmesi için hiç bir neden yoktu.

Saat dokuzda dolaptan küçük bir kutu bisküviyle minik bir marmelat kavanozu çıkarttı ve kendine ziyafet çekti. General Kitchener'e de marmelatlı bir bisküvi uzattı ama o, Sfenks’in kelebeklere tabii eğer çölde kelebek varsa,baktığı gibi Dulcie’yi süzüyordu.

«Canın istemiyorsa yeme,» dedi. «Öyle de beni azarlar gibi kasılarak süzme. Eğer sen de haftada altı dolarla yaşasaydın, acaba bu kadar kurum taslayabilir miydin?»

Dulcie’nin, General Kitchener’ e böyle sert davranması hiç de iyiye alamet değildi. Yerinden kalkarak ciddi bir tavırla, Benvenuto Cellini’nin resmini de başaşağı çevirdi. Anıl! bu affedilmez bir davranış sayılmazdı. Çünkü Dulcie onun VUI. Henry olduğunu sanır, kralı da pek sevmezdi.

Saat dokuz buçukta konsolun üzerindeki resimlere son bir defa baktıktan sonra ışığı söndürerek • yatağına girdi. General Kitchener, William Mouldon, Marlborough Düşesi ve Benvenuto Cellini'ye iyi geceler dileyen bir bakışla yatağı girmek tatsız bir şeydir.

Bu hikaye hiç bir sonuca varmıyor. Arkası daha sonra gelecek. Dulcie'nin kendini her zamankinden daha yalnız hissettiği bir sırada, Piggy onu yeniden yemeğe davet eder ve General Kitchener de başka bir yöne bakarsa! O zaman...

Daha önce söylediğim gibi, işleri yolunda olan meleklerin yanında dururken polis meleklerinden birisi beni kanadımdan yakaladı ve benim de onlardan olup olmadığımı sordu.

«Onlar da kim?» diye karşılık verdim.

«Bilmiyor musun?» dedi. «Bunlar, çalışmak zorunda olan kızları işe alıp, onlara haftada beş, altı dolar veren adamlar. Sen de onlardan mısın?»

«Kesinlikle hayır!» diye karşılık verdim. «Ben sadece bir yetimler evini ateşe veren ve üç beş kuruş için de kör bir adamı öldüren biriyim!»


 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült