Hikaye

 

 

Bir Yüreğin Ölümü

Stefan Zweig


Bir yüreğin adamakıllı sarsılabilmesi için her zaman ille de kaderin güçlü bir tokadı ya da her şeyi sert bir şekilde söküp atan bir güç gerekmez; hatta gelişigüzel nedenle yıkımı yaratmak, kaderin ele avuca sığmaz heykeltıraş isteğini tahrik eder. Biz insanoğlu, kendi anlaşılmaz dilimizde bu ilk hafif dokunuşlara bahane deriz ve onun o küçücük cüssesiyle çoğu zaman muazzam etkili gücüne şaşar kalırız; fakat bir hastalık nasıl sinsice ortaya çıkarsa, bir insanın kaderi de ancak her şey gözle görülür hale geldiğinde ve olaylar başladığında kendini belli eder. Kader, yüreğe dıştan dokunmadan çok önce beyinde ve kanda içten içe ilerler her zaman. Kişinin kendini tanımaya başlaması aslında kendini savunmaya başlamasıdır ve bu, çoğu zaman beyhude bir savunmadır.

Yaşlı adam adı Salomonsohn'du ve memleketinde gizli dernek müşaviri olarak biliniyordu Paskalya için ailesiyle birlikte geldiği Gardone'deki otelde şiddetli ağrılar nedeniyle uyandı: Vücudu adeta sert keresteler içinde sıkışmış gibiydi, daralan göğsünden güçlükle nefes alıyordu. Yaşlı adam korktu, uzun zamandır safrakesesi sancıları çekiyordu, doktorların tavsiyesine uyup Karlsbad'da bir küre gidecek yerde, ailesi istediği için Güney'e gelmişti. O şiddetli ağrı nöbetleri gelecek korkusuyla geniş bedenini çekine çekine yokladı, fakat kısa bir süre sonra devam eden şiddetli sancıların ortasında sadece midesinin ağrıdığını fark edince rahatladı, herhalde alışkın olmadığım İtalyan yemeklerindendir ya da buradaki birçok yabancının başına gelen zararsız zehirlenmelerden biridir, diye geçirdi aklından. Rahat bir nefes alarak titreyen ellerini çekti, ama sancı henüz geçmemişti ve nefes almasını engelliyordu; bu nedenle biraz hareket etmek için ahlaya oflaya yataktan kalktı. Gerçekten de ayağa kalkıp yürümeye başladığında sancısı hafiflemişti. Fakat karanlık oda pek büyük değildi, ayrıca diğer yatakta uyuyan eşini uyandırmaktan ve endişelendirmekten de çekiniyordu. Üzerine robdöşambrını aldı, çıplak ayaklarına terlik giydi ve el yordamıyla koridora çıktı, sancısını azaltmak için ağır ağır yürümeye başladı.

Karanlık koridora açılan kapıyı araladığı anda ardına kadar açık pencerelerden kilisenin çanının önce dört kez güçlü bir şekilde, ardından da gölün üzerinde yankı yapan hafif vuruşlarını duydu: Saat sabahın dördüydü.

Uzun koridor tamamen karanlıktı. Fakat yaşlı adam gündüzden hatırladığı kadarıyla koridorun dümdüz ve geniş olduğunu biliyordu: Böylece ışığı açmaya gerek duymadan, derin derin nefes alarak, göğsündeki sıkışmanın gittikçe azaldığını, yürüyüşün kendisine iyi geldiğini hissederek memnun bir şekilde koridorun başından sonuna kadar birkaç kez yürüdü. Bu yürüyüş egzersizi ile neredeyse tüm ağrılarından kurtulmuş, odasına gitmeye hazırlanırken duyduğu bir sesle korkudan olduğu yerde kalakaldı. Evet, bir sesti: karanlığın içinden bir fısıltı, tiz, ama yine de anlaşılmaz bir fısıltı. Tavanda bir şeyler çatırdamıştı, sanki birileri bir şeyler fısıldıyor, bir şeyler kımıldıyordu, derken hafif aralık olan bir kapıdan karanlığın içine cılız bir ışık süzüldü. Bu da neydi? Yaşlı adam gayrılhtiyarı bir köşeye sokuldu, merak ettiğinden değil, aksine sadece gecenin bir yarısında dolaşmaya çıktığını birisi görecek olursa duyacağı utanç nedeniyle. Fakat tam o saniyede, ışığın koridoru aydınlattığı anda beyazlar giymiş bir kadın siluetinin o odadan çıkıp koridorun derinliklerinde kaybolduğunu görür gibi oldu. Gerçekten de koridorun sonundaki kapılardan birinin olduğu yerde bir kapı tokmağının hafif sesi duyuldu. Sonrasında her şey yine karanlığa ve sessizliğe gömüldü.

Yaşlı adam yüreğine bir şeyler saplanmış gibi birden sendelemeye başladı. Orada koridorun sonunda kendini göstere göstere belli eden o kapı tokmağının olduğu yerde... orada sadece kendi odası vardı, ailesi için kiraladığı üç odalı daire. Daha birkaç dakika önce odadan ayrıldığında eşi derin uykudaydı, o halde hayır, yanılmış olması imkansızdı inanması güç ama, yabancı odada, yaşadığı bir maceradan döndüğü anlaşılan o kadın silueti, henüz on dokuz yaşındaki kızı Erna'dan başkasına ait olamazdı.

Yaşlı adamın tüm bedeni ürpermiş, korkudan adeta buz kesmişti. Kızı Erna, o çocuk, o pırıl pırıl, yaramaz çocuk hayır, imkansızdı, yanılmış olmalıydı. Yabancı bir odada, ne işi olabilirdi, eğer... Beynine hücum eden düşüncelerden kurtulmaya çalışıyor, fakat kaçarcasına uzaklaşan kadının hayaleti andıran görüntüsü inatla şakaklarına yapışmış, bir türlü bırakmıyordu, yapacak bir şey yoktu: Emin olmak zorundaydı. Soluğu tıkana tıkana, kendisininkinin hemen bitişiğinde bulunan kızının odasının kapısına kadar geldi. Fakat birden irkildi: Tam burada bulunan o tek kapının aralığından cılız bir ışık titreşiyor, anahtar deliğinden beyaz bir nokta her şeyi ortaya koyuyordu: Kızının odasında sabahın dördünde ışık yanıyordu! Derken yeni bir kanıt daha: Tam o anda odadaki elektrik düğmesinin kapandığı duyuldu ve dışarıya sızan beyaz ışık hiçbir iz bırakmadan karanlığa karıştı hayır, hayır, kendini aldatmanın bir yararı yoktu gecenin yarısında yabancı birinin yatağından gizlice kendi yatağına dönen kız, Erna'dan başkası değildi.

Yaşlı adam dehşetten ve soğuktan titremeye başladı; aynı anda bütün vücudundan ve gözeneklerinden ter boşanmıştı. Aklından geçirdiği ilk şey, kapıyı kırmak ve o utanmazı öldüresiye dövmekti. Fakat bacakları ağır bedeninin altında tir tir titriyordu. Ancak odasına gidecek, kendisini yatağına atacak zamanı bile zor buldu; duyuları uyuşmuş, darbe almış bir hayvan gibi başı yastığa düştü.

Yaşlı adam hiç hareket etmeksizin yatağında uzanıyordu; gözlerini karanlığa dikmişti. Yanında yatan karısı her şeyden habersiz rahat rahat nefes alıyordu. Aklına ilk gelen şey, karısını sarsarak uyandırmak, korkunç gerçeği anlatmak, yüreğini boşaltmak, öfkesini kusmaktı. Fakat o korkunç gerçeği nasıl söyleyebilir, yüksek sesle nasıl anlatabilirdi? Hayır, asla, asla o sözcük dudaklarından çıkmayacaktı. Ama ne yapacaktı? Ne yapacaktı?

Düşünmeye çalıştı. Fakat düşünceleri önünü göremeyen yarasalar gibi birbirine çarpıyordu. İnanılır gibi değildi. Erna, gözlerinin içi gülen o terbiyeli çocuk... Neredeyse daha dün okuldan döndüğünde, kitabının başında küçük pembe parmaklarıyla o güç yazıyı güçlükle okumaya çalışmıyor muydu?.. Onu, daha dün üzerinde açık mavi elbisesi, okuldan alıp pastaneye götürmemiş miydi? Şekerli dudaklarıyla yanağına öpücük kondurmasının üzerinden ne kadar zaman geçmişti?.. Daha dün değil miydi?.. Hayır, yıllar önceydi... Fakat daha dün, gerçekten de bir gün önce vitrinde rengarenk görünen mavili sarılı süveteri alması için ellerini kavuşturmuş ve babasının asla karşı koyamayacağı o çocuksu gülümsemesiyle, "Babacığım, lütfen," diyerek nasıl da yalvarmıştı... ve şimdi, şimdiyse babasının odasının yanı başındaki odadan gece yarısı çıkıp yabancı bir erkeğin odasına süzülmüş, orada onun yatağında çıplak, şuh kahkahalar atmıştı...

"Tanrım!.. Tanrım!" Elinde olmayarak inliyordu yaşlı adam. "Böylesi bir utanç! Böyle bir utanç!.. Gözüm gibi baktığım narin çocuğum yabancı bir adamla... Kiminle?... Kim olabilir? Buraya, Gardone'ye geleli daha üç gün oldu ve o buradaki süslü, kendini beğenmiş züppelerden hiçbiriyle daha önce tanışmamıştı, ne o ince kafalı Kont Ubaldi'yle ne o İtalyan subayla ne de Mecklenburglu o biniciyle... yalnızca gelişimizin ikinci günü tanıştı onlarla, ve hemen birisiyle... Hayır, ilk birlikteliği bu olamaz, hayır... çok daha önce başlamış olmalı... evdeyken... ve ben hiçbir şey bilmiyorum, hiçbir şey fark etmedim, ben salak, kafası kopası salak... Fakat ben onlar hakkında ne biliyorum ki?.. Bütün gün onlar için çalışıyorum, günün on dört saati bürodayım, tıpkı yıllar önce numunelerle dolu valizimle trenle kent dışına gittiğim gibi... sadece onlara para getirebilmek için, para, para, kendilerine güzel elbiseler alabilsinler ve zengin olsunlar diye... ve akşamları eve döndüğümde, yorgun argın döndüğümde, onlar gitmiş olurlardı: tiyatroda, baloda, gezmede... ne biliyorum onlar hakkında, bütün gün neler yaptıklarını nereden bileyim?.. Sadece şimdi çocuğumun gece yarısı saf ve temiz bedeniyle erkeklerin yatağına girdiğini, tıpkı sokak fahişeleri gibi... Ah, nasıl bir utanç bu?"

Yaşlı adam iç çekmeye devam ediyordu. Her yeni düşünce, yarasını daha da deşiyordu: Sanki beyni yarılmış, kanıyor da kırmızı kurtlar içini kemiriyordu.

"Fakat neden bütün bunlara tahammül ettim?.. O orada o utanmaz bedeniyle rahat rahat uyurken? Neden ben hala burada yatıyor ve kendime eziyet ediyorum... Neden hemen odasına dalmadım, kepazeliğini bildiğimi yüzüne haykırmadım?.. Neden kemiklerini kırmadım... Çünkü ben zayıf biriyim... korkağın tekiyim... o ikisine karşı hep zayıftım... yaptıkları her şeye göz yumdum... onlara rahat bir hayat sağlayabildiğim için gurur duydum, bu arada kendi hayatımı mahvetmiş olsam da... dişimle, tırnağımla kazandım parayı, kuruş, kuruş... onları mutlu görmek uğruna canımı dişime taktım. Fakat onlara refahı sağlar sağlamaz, benden utanmaya başladılar... onların yanında yeterince şık değildim... fazla cahildim... nasıl kendimi eğitebilirdim ki? Daha on iki yaşındayken beni okuldan aldılar, para kazanmak zorunda bırakıldım, para kazanmak, para kazanmak... Numunelerle dolu valizimle köy köy dolaştım, sonra kendi işimi kuruncaya kadar kent kent pazarlamacılık yaptım... Fakat tam yükselmiş, kendi işimi kurmuştum ki eski, şerefli soyadımı beğenmemeye başladılar... Konsey danışmanı, özel danışman unvanı satın almak zorunda kaldım, sırf eşime Bayan Salomonsohn demesinler diye, sırf onlar kibarlık taslayabilsinler diye... Kibarlık! Kibarlık! Onların bu kibarlık budalalığına, o 'kibar' çevrelerine karşı olduğumda, annemin, nur içinde yatsın, sadece babam ve bizim için evi çekip çevirdiğini, sessiz, mütevazı olduğunu anlattığımda benimle alay ettiler... geri kafalısın dediler... 'Sen çok eski kafalısın babacığım,' diye alay etti kızım benimle hep... evet, eski kafalı, evet... ve şimdi o yabancı erkeklerle yabancı yataklarda, benim çocuğum, benim tek çocuğum... Ah, bu nasıl bir utanç, nasıl bir ayıp... "

Yaşlı adam göğsünü sıkıştıran acıyla öyle korkunç inledi ki, yanında yatan karısı uyandı. "Ne oldu?" diye sordu uyku mahmurluğu içinde. Yaşlı adam cevap vermedi, nefesini tuttu ve düşünceleri beynini bir kurt gibi kemirirken, acılarının karanlık tabutunda sabaha kadar hiç hareket etmeden öylece kaldı.

Sabahleyin kahvaltı masasına ilk gelen oydu. İçini çeke çeke oturdu, ağzına attığı her lokma midesini bulandırıyordu.

"Yine yalnızım," dedi, "her zaman yalnızım!.. Sabahleyin ben işe giderken, ikisi de danslarından, tiyatrolarından yorgun düştüklerinden keyiflerini bozmadan tembel tembel uyumaya devam eder... ben akşam eve döndüğümde ise onlar çoktan gitmiş olur: Bana ihtiyaçları olmaz orada. Ah, para, o kahrolası para bozdu onları... para onları bana yabancılaştırdı... Ben aptal, tonla parayı bir araya getirdim, kendimden bile çaldım, kendimi yoksul düşürdüm, onların ahlakını bozdum... elli yıl boyunca anlamsız bir şekilde didindim durdum, bir günü bile kendime ayırmadım ve şimdi yalnızım... "

Adam gittikçe sabırsızlanıyordu. "Neden gelmiyor... onunla konuşmak istiyorum, ona söylemek zorundayım... buradan gitmeliyiz, hemen... neden gelmiyor... herhalde hala yorgun, ben aptalın yüreği parçalanırken, o vicdanı rahat mışıl mışıl uyuyor... Annesine gelince; saatlerce temizlenir, banyosunu yapar, hazırlanır, manikürünü, saçlarını yaptırır, saat on birden önce aşağıya inmez... bunda şaşılacak ne var?.. Böyle bir kadının çocuğu ne olur?.. Ah, para, kahrolası para."

Arkasında hafif ayak sesleri duydu. "Günaydın babacığım, iyi uyudun mu?" Kızı hafifçe eğilip küçük bir öpücük kondurdu zonklayan alnına. Adam gayrı ihtiyarı başını geri çekti: Coty parfümünün tatlımsı ağır kokusu midesini bulandırmıştı. Ve sonra...

"Neyin var babacığım... yine keyfin yok... Bir kahve söyleyelim, garson... bir de ham and eggs.[i] İyi uyuyamadın mı, yoksa kötü haberler mi aldın?"

Yaşlı adam kendini tutmaya çalışıyordu. Başını eğdi, kızın yüzüne bakmaya cesareti yoktu, sustu. Sadece kızının ellerini gördü masanın üzerinde, o sevdiği elleri: Umursamaz, manikürlü elleri şımarık tazılar gibi beyaz örtünün üzerinde oynuyordu. Adam titriyordu. Çekinerek bakışlarını dolaştırdı, yumuşak, el değmemiş kollarına, o çocuksu, eskiden... ne kadar zaman önceydi?.. Yatmaya gitmeden önce sık sık babasına sarıldığı kollarına... Kızın yeni süveterinin altında nefes aldıkça hafif inip kalkan yuvarlak göğüslerini gördü. "Çıplak... çıplak... yabancı bir erkeğin kollarında!" diye geçirdi aklından için için kabaran bir öfkeyle. Her yanını tuttu, elledi, okşadı, kokladı, zevkini çıkardı... benim kanım, benim canım... benim çocuğum... ah, o yabancı serseri... ah... ah..."

Elinde olmadan yine inlemişti. Kızı, "Neyin var babacığım?" diye sorarken şımarıkça babasına sokuldu.

"Neyim mi var?" diye gürledi içten içe. "Orospu bir kızım var, ama bunu ona söyleyecek cesaretim yok."

Fakat adam sadece belli belirsiz homurdandı: "Hiç! Hiç!" dedi ve sert bir şekilde gazeteyi eline aldı. Kızının meraklı bakışlarıyla karşılaşmamak için, sayfalarını açarak yüzüne tuttu, çünkü onunla göz göze geldiğinde, kendini güçsüz hissediyordu. Gazeteyi tutan elleri titriyordu. "Şimdi söylemeliyim ona, yalnız olduğumuz şu an söylemeliyim," diye düşünürken içi içini yiyordu. Fakat sesi çıkmıyordu; başını kaldıracak gücü bile yoktu.

Sonra birdenbire koltuğunu geri çekti, ağır adımlarla bahçeye attı kendini; çünkü gözyaşlarının istemdışı yanaklarından süzüldüğünü hissetmişti. Ve kızı bunu görmemeliydi.

Yaşlı adam kısa bacaklarıyla bahçede dolanıp durdu ve uzun süre gözlerini göle dikti. Her ne kadar içine akıttığı gözyaşları gözlerini körleştirmişse de, buradaki doğanın güzelliğini yine de görebiliyordu: Gümüş rengindeki ışığın arkasında yeşil bir dalga gibi yükselen servi ağaçlarının siyah taranmış ince çizgileri tepeler, açık renkli tepeler ve onların arkasında kalan sarp dağlar, tıpkı ciddi adamların, mutlu çocukların önemsiz oyunlarını seyretmesi gibi sert, ancak kibirden uzak bakışlarıyla gölün sevimliliğini süzüyordu. Tanrının o ölümsüz mutlu gülümseyişi nasıl da hoş, mecazı, misafirperver bir tavırla insanı Güney'in içine, dost ve mutlu olmaya davet ediyordu. "Mutluluk," dedi yaşlı adam düşüncelerden ağırlaşmış başını sallayarak.

"İnsan burada mutlu olabilir. Bir defasında ben de mutlu olmak, tasasız insanların dünyasının ne kadar güzel olabileceğini duyumsamak istedim... yazışmalar, hesaplar, pazarlıklar, pazarlamacılıkla geçen elli yıldan sonra, ben de bir defa birkaç güzel gün geçirmek istedim, bir defa, ölmeden önce bir defa... altmış beş yıl, Tanrım, dile kolay, o yaşta, ölümün bir eli insanın üzerinde oluyor, işte o zaman insan için ne paranın değeri kalıyor ne de doktorların yardımı oluyor... Yalnızca biraz rahat nefes alayım istedim... Fakat rahmetli babam hep derdi: 'Bizim için rahatlık, keyif yoktur, bizler sırtımızdaki yükü mezara kadar taşırız.' Dün bir kez olsun kendim için bir şeyler yapabilirim diye düşünmüştüm... dün mutlu biri gibiydim, güzel ve temiz çocuğum olduğu için mutluydum, sevinçli olmasına sevinmiştim... ama Tanrı hiç vakit kaybetmeden beni cezalandırdı, Tanrı her zaman elimdekini almıştır zaten... İşte şimdi her şeyi sonsuza kadar kaybettim... Artık kendi çocuğumla konuşamıyorum... gözlerine bakamayacak kadar utanıyorum... Hep aklımda olacak, evde, büroda ve gece yatağa yattığımda: Şimdi nerede, neredeydi, ne yaptı... artık asla huzurla eve gidemeyeceğim, işte karşımda oturuyor, yanıma geliyor ve benim yüreğim hopluyor, onu öyle genç ve güzel görünce... Beni öptüğünde, kendi kendime, dün bu dudakları kim öptü, diye soracağım... benden uzaklaştığında hep korku içinde yaşayacağım, gözlerine baktığımdaysa hep utanç duyacağım... Hayır, böyle yaşanamaz... insan böyle yaşayamaz."

Yaşlı adam mırıldanarak sarhoş gibi bir o yana, bir bu yana sendeleye sendeleye yürüyordu. Sürekli göle bakıyor, gözyaşları sakallarına karışıyordu. Burnundaki sapsız gözlüğü çıkarmak zorunda kalmıştı, miyop ve yaşlı gözleriyle dar yolda öyle haldır huldur yürüyordu ki, o anda oradan geçen bahçıvan çırağı afallamış bir şekilde öylece durup ona baktı, şaşkın adamın arkasından İtalyanca komik bir şeyler söyleyip kahkaha attı. Bu, yaşlı adamı daldığı acılardan çıkardı, gözlüğünü burnuna yerleştirdi, insanların onu fark etmeyeceği bir banka oturmak için bahçenin bir köşesine sokulmaya çalıştı. Fakat tam bahçenin öbür ucuna varmıştı ki, sol taraftan gelen bir kahkaha ile yeniden irkildi, tanıdığı ve şu an yüreğini parçalayan bir kahkahaydı bu. Bu kahkahalar on dokuz yıl boyunca yaşlı adamın müziği olmuştu, kızının o küstah, şuh kahkahası... bu kahkaha için geceler boyu trenlerin üçüncü mevkilerinde Poznan ve Macaristan'a kadar gitmişti, sadece onların önüne bir şeyler koymak için, bu tasasız neşenin tomurcuklanacağı o verimli sarı toprağı koymak için... sadece bu kahkahayı duymak için yaşamıştı ve safrakesesini hasta etmişti... o sevgili dudaklarında o kahkahanın hep çınlaması için.

Oysa şimdi bu kahrolası kahkaha kızgın bir testere gibi yüreğini dağlıyordu.

Ama direnen yaşlı adamı yine de kendine çekiyordu. Kızı tenis kortundaydı, çıplak elinde tuttuğu raketi hafif bir hareketle yukarı kaldırıyor, topu karşılıyordu. Her vuruşta küstah kahkahası mavi gökyüzünde yükseliyordu. Üç erkek de hayranlıkla ona bakıyordu, bol tenis gömleği içindeki Kont Ubaldi, vücudunu sımsıkı saran üniforması içindeki subay ve kusursuz süvari pantolonu içindeki binici bey; üçü de kelebek gibi bir oraya, bir buraya sıçrayan kızın çevresinde birer heykel gibi duruyordu. Yaşlı adamın da bakışları tutsak olmuştu. Tanrım, bu açık renkli elbisesi içinde ve güneşin ışıldadığı saçlarıyla ne kadar da güzel görünüyordu. Körpe bedeni sıçrarken ve koşarken hafifliğini nasıl da mutlu mutlu hissediyor, coşkulu hali karşısındakini de heyecanlandırıyor. Şimdi beyaz tenis topunu havaya fırlatıyor, bir daha, bir daha vuruyordu, genç kız bedeninin bir ağaç dalı gibi eğilip topu yakalaması, son atağı yapması muhteşemdi. Adam kızını hiç böyle görmemişti. Coşan bir alevle ateşlenmiş gibiydi, beyaz, uçuşan bir alevdi sanki, alev alev yanan bedeninden çıkan kahkahalarının gümüş parıltılarıyla Güney'in bahçelerinin sarmaşıklarından, ışıldayan gölün yumuşak maviliğinden yükselen bakire bir tanrıçaya benziyordu. Hayır, onu daha önce hiç böyle görmemişti, etrafı duvarlarla çevrili kentlerinde onu hiç böyle görmemişti, odalarda ya da caddelerde sesinin böyle kuş cıvıltısı gibi çıktığını hiç duymamıştı, hayır, hayır, onu hiç bu kadar güzel görmemişti. Yaşlı adam bir türlü gözünü alamıyordu ondan. Her şeyi unutmuştu, sadece bu beyaz, uçuşan alevi görüyordu. Kızı çevik bir hareketle dönüp soluk soluğa, adeta uçarcasına bir sıçrayışla topları yakalayıp nefes nefese, gülerek gururlu bir bakışla göğsüne bastırmasaydı, yaşlı adam orada öylece durup, kızının o halini içine çekercesine sonsuza kadar ona bakıp kalacaktı. Kızın topları ustaca yakaladığını seyreden üç adam sanki operadaki bir aryayı alkışlıyormuş gibi, "Bravo! Bravo!" diyerek kızı alkışladı. Erkeklerin gırtlaklarından çıkan bu sesler büyülenmiş gibi orada öylece dalmış yaşlı adamı kendine getirdi. Öfkeyle gözlerini onlara dikti.

"İşte oradalar şerefsizler," derken yüreğine adeta çekiçle vuruluyordu. "İşte oradalar... fakat içlerinden hangisi acaba?.. Bu üçünden hangisi dün gece ona sahip oldu?.. Nasıl da süslenmişler, kokular sürmüş, tıraş olmuşlar gününü gün eden serseriler... Ben onların yaşındayken yamalı pantolonumla büroda oturur ya da müşterilerin etrafında pervane olurdum... babalarına gelince; kim bilir belki de onlar hala benim gibiler ve onlar için tırnakları kanayıncaya kadar çalışmaktalar. Bunlar ise dünyanın her köşesine seyahat ediyor, Tanrı'nın her gününü boşa geçiriyor, bronzlaşmış yüzleri, açık, arsız gözleri aydınlık, pırıl pırıl... böyle olunca zinde ve keyifli olmaları, benim kızım gibi kendini beğenmiş birini birkaç tatlı sözle kandırıp yatağa atmaları kolay tabii... Fakat bu üçünden hangisiydi, hangisi?.. İçlerinden biri, biliyorum, kızımı şimdi bile giysilerinin içinde çıplak hayal ederken ağzının suyu akıyor: Ona ben sahip oldum diyor... kızımın ateşli ve çıplak halini biliyor ve aklından bugün yine benim olacak diye geçiriyor ve ona göz kırpıyor ah o köpek!.. Öldüresiye kırbaçlayabilirim o köpeği!"

Derken onu fark ettiler. Kızı raketini salladı ve gülümsedi, erkekler de selamladı. Adam karşılık vermedi, yalnızca dalgın ve kanlanan gözleriyle kızının neşeli dudaklarına baktı, "Hala kahkaha atabiliyorsun ya ahlaksız, ama kim bilir içlerinden biri daha için için gülüyor ve işte orada duruyor, o yaşlı, aptal, yatağında horul horul uyuyan Yahudi diye geçiriyordur aklından... bir bilse, yaşlı aptal!.. Evet, biliyorum, gülüyorsunuz, pis çamura basar gibi beni çiğniyorsunuz... fakat kızım kıvrak ve istekli, koşa koşa yatağınıza geliyor... Annesine gelince; biraz şişman ve ağır, süslü püslü, ama istense kim bilir o da hayır demezdi. Haklısınız köpekler, o kızışkın dişilerin, namussuz karıların peşinde koşmakta haklısınız... Bir başkasının yüreğinin parçalanması sizi neden ilgilendirsin ki... önemli olan sizin zevk almanız, o namussuz kadınların zevk alması... sizi kurşunlamalı, kırbaçlamalı sizi. Fakat bunu yapan birileri çıkmadığı için haklısınız... Tıpkı kusmuğunu yiyen köpek gibi öfkesini tutan benim gibiler olduğu sürece haklısınız... Ben korkak olduğum sürece, acınacak kadar korkak olduğum sürece haklısınız... gelip o utanmaz kızımın kolundan tutup çekmediğim için, aptal gibi burada oturduğum için, midem bulanarak, korkak... korkak... korkak..."

Öfke içinde tir tir titrerken ellerini parmaklığa geçirdi yaşlı adam. Ve birden ayağının dibine tükürdü ve sendeleye sendeleye bahçeden çıktı.

Yaşlı adam ağır adımlarla küçük kente doğru yürüdü, bir vitrinin önünde birdenbire durdu; turistlerin ihtiyacını karşılayacak çeşit çeşit eşya vardı: gömlekler, ağlar, bluzlar, balık avlamak için gerekli malzemeler, kravatlar, kitaplar, öylesine üst üste konulmuş ve bir piramit oluşturmuş fırın kapları. Fakat onun gözü sık eşyaların arasında silik kalan bir şeye takıldı: kalın, kaba ucu demirli, elde tutması zor, ama vurdun mu karşısındakini yere indiren bir bastona. "Bir vuracaksın... Vuracaksın o köpeğin kafasına!" Bunu düşünmek bile zevkten başını döndürmeye yetti, bu zevkle dükkana girdi ve o kalın bastonu ufak bir para karşılığında satın aldı. Bastonu eline alır almaz, kendini daha güçlü hissetmeye başladı: Silah, fiziksel açıdan güçsüz olanların kendilerini güvende hissetmelerini sağlar. Bastonu tuttuğunda adalelerinin gerildiğini hissetti: "Kafasına kafasına indirmeli o hayvanın!" diye kendi kendine mırıldandı, derken farkında olmadan sendeleye sendeleye yürümeyi bıraktı, yere daha sert, daha sağlam basmaya başladı, hızlandı, yürümeye devam etti. Kumsal boyunca bir aşağı, bir yukarı yürüdü, ter içinde kalmıştı, ama hızlı yürümekten değil, aklından geçenler nedeniyle. Çünkü bastonu avucunun içiyle gittikçe daha sert tutuyordu.

Elinde silah gibi tuttuğu bastonu, lobinin mavimsi gölgeli serinliğinin içine daldı, öfkeli bakışları görünmez düşmanını aradı. Gerçekten de bir köşede, hasır koltukların yumuşak minderlerine kurulmuş, bir arada oturuyordu hepsi, ince kamışlarla viski ve sodalarını içiyor, dünyayı umursamadan neşe içinde sohbet ediyorlardı, karısı, kızı ve hep yanlarında olan o üç adam: "Hangisiydi o, hangisiydi?" diye içinden geçirirken ağır bastonu iyice sıkıyordu. "Bunların hangisinin kafasını parçalasam?.. Hangisinin... hangisinin?" Ancak onun böyle huzursuzca aranmasını yanlış anlayan Erna kalkıp yanına geldi: "Buradaymışsın işte babacığım. Her yerde seni aradık. Biliyor musun, Bay Medwitz bizi Fiat arabasıyla gölün çevresinde gezdirecek, Dezensano'ya kadar gideceğiz." Bunu söylerken onu yavaşça masaya davet ediyor ve sanki daveti için teşekkür bekliyor gibiydi.

Masadaki beyler kibarca kalkıp tokalaşmak için ellerini uzattılar. Yaşlı adamın tüm vücudu titriyordu. Fakat kızı yumuşak, yatıştırıcı varlığıyla koluna girmişti. Kafası bambaşka düşüncelerle meşgul adam, gayrı ihtiyari kendisine uzatılan elleri bir bir sıktı ve usulca oturdu, bir puro aldı ve öfkesini birbirine vuran dişlerinin arasında yumuşattığı tütünden çıkardı. Diğerleri onu adeta yok sayarak sohbetlerine kaldıkları yerden devam ettiler ve hep birlikte kahkahalar attılar.

Yaşlı adam koltuğa büzülmüş, sessizce oturuyordu, tütünü öyle çiğniyordu ki, dişlerinin arası kahverengi sıvıyla doldu. "Haklılar... haklılar," diye geçirdi içinden. "Yüzüme tükürmeli benim... bir de elimi uzattım ona!.. Hem de üçüne birden, fakat onlardan birinin o hayvan olduğunu biliyorum... sesimi çıkarmadan onunla aynı masada oturuyorum... kafasına bir tane indirmiyorum, hayır, kafasına indirmiyorum, aksine büyük bir nezaketle elimi uzatıyorum ona... Haklılar, benle alay ediyorlarsa çok haklılar/... Ve sanki hiç burada değilmişim gibi kendi aralarında konuşmakta haklılar!.. Sanki ben çoktan toprağın altına girmişim gibi... oysa ikisi de, Erna da annesi de, benim tek kelime Fransızca anlamadığımı biliyor... ikisi de biliyor, ikisi de, fakat en azından burada öyle gülünç bir şekilde oturmayayım diye bir şey sormuyorlar... Onlar için hiçbir şey ifade etmiyorum, hiçbir şey... onlar için bir yüküm, rahatsızlık veren, huzursuz eden biriyim... utandıkları, ancak para getirdiği için atamadıkları biriyim... para, para, o pis ve iğrenç para... vererek ahlaklarını bozduğum para... Tanrı'nın laneti üzerinde olan para... Tek kelime konuşmuyorlar benimle, karım, kendi kızım bu aylak züppelerden ayıramıyor gözünü... nasıl da heriflere gülücükler dağıtıyorlar, sanki adamların elleri vücutlarında geziniyormuş da gıdıklanıyorlarmış gibi gülüşüyorlar... Ve ben, ben hepsine katlanıyorum... Burada öyle oturmuş, nasıl gülüştüklerini dinliyorum ve hiçbir şey anlamıyorum, bir yumruk indireceğime burada oturmuş, bekliyorum... gözlerimin önünde çiftleşmeye başlamadan önce bastonuma indirip kafalarını dağıtacağıma... bütün bunlara izin veriyorum... burada öyle oturuyorum, sesimi çıkarmadan, şapşal gibi, korkak... korkak... korkak... "

"İzin verir misiniz?" diye sordu tam o anda İtalyan subay yarım yamalak Almancasıyla ve çakmağa uzandı.

Öfkeli düşüncelere dalmış yaşlı adam birden irkilerek ayağa fırladı ve hiçbir şeyin farkında olmayan İtalyan'a dik dik baktı. İçindeki öfkesi hala sıcaktı. Bir an eliyle bastonunu kavradı. Fakat dudaklarında çarpık bir sırıtışla, "Rica ederim buyurun," dedi, sesi keskindi. "Tabii izin veririm, heh he... her şeye izin veririm... sahip olduğum her şey emrinize amadedir... benim her şeyime izin var... "

Subay şaşkın ona baktı. Dili iyi bilmediğinden söyleneni anlamamıştı. Fakat bu çarpık ağız, sırıtkan gülümseme onu huzursuz etmişti. Alman bey gayrı ihtiyari yerinden fırladı, iki kadının yüzü kireç gibi bembeyaz kesilmişti bir an aralarında şimşek ve gök gürültüsüne benzer bir hava esti.

Fakat sonra yüzünün vahşi ifadesi gevşedi, sımsıkı tuttuğu baston avucunun içinden kayıverdi. Yaşlı adam tekme yemiş bir köpek gibi köşesine çekildi, cüretkarlığından utanmışçasına hafifçe öksürdü. Bu nahoş gerginliği yumuşatmak için Erna yarım kalan konuşmayı başlattı aceleyle; Alman baron gözle görülür bir çabayla neşeli yanıtlar verdi, birkaç dakika sonra gürültülü konuşmaları tasasızca devam etti.

Yaşlı adam çene çalanların arasında çevreyle tüm ilgisini kesmiş bir halde oturuyordu, onu gören uyuduğunu sanırdı. Elinden kayan ağır baston bacaklarının arasında öylesine sallanıyordu. Eline yasladığı başı öne düşüyordu hep. Fakat kimse ona dikkat etmiyordu. O suskun suskun otururken, diğerlerinin konuşmaları devam ediyordu, bazen espriler ve kahkahalar çınlıyordu başının üzerinde; fakat o bunların altında, utanç ve acıya boğulmuş, sonsuz karanlığın içinde hiç kımıldamadan oturuyordu.

Üç bey ayağa kalktı, Erna aceleyle onlarla gitti, anne de ağır ağır peşlerinden. Yapılan bir teklifi kabul ederek neşe içinde yan taraftaki müzik odasına geçtiler, orada oturup kalmış adamı çağırmak kimsenin aklına gelmedi. Aniden çevresini saran boşluğu fark eden adam kendine geldi, tıpkı geceleyin üzerindeki yorgan düşüp de çıplak bedenine soğuğun vurmasıyla uyanan biri gibi. Farkında olmadan bakışları boş koltuklara takıldı; tam o sırada yandaki piyano salonundan gürültülü ve çekici bir caz sesi geldi, kahkahalar ve neşeli sesler duydu. Yan tarafta dans ediyorlardı. Evet dans, her zaman ederlerdi, dansı, bunu iyi becerirler. Kanları kaynayıncaya kadar, birbirlerini kızıştırıncaya kadar birbirlerine sürtünürler. Bu tembeller, bu aylaklar gece, gündüz demeden dans ederler, böylece kadınları baştan çıkarırlar.

Öfkeyle kaba bastonunu aldı ve onların peşine düştü. Kapıda durdu. Alman binici piyanonun başına oturmuş, çalıyordu. Dans edenleri de görmek için biraz yana dönmüş, bir Amerikan sokak şarkısını çalıyordu ezberden. Erna subayla dans ediyordu, hantal ve ağır karısını ise uzun boylu Kont Ubaldi ritmik hareketlerle döndürmekte güçlük çekiyordu. Fakat yaşlı adam sadece Erna ve partnerine bakıyordu. Tazı gibi adamın elleri hafif ve okşarcasına Erna'nın yumuşak omuzlarında geziniyordu, sanki bu varlık her şeyiyle ona aitmiş gibi. Kızın vücudu tahrik edercesine kıvrılıyor ve kendini adamın kollarına bırakıyor, onun gözleri önünde adamın bedenine bastırıyordu. Evet, işte o bu adamdı çünkü böylesine taşkın iki bedenin birbirlerini daha önceden tanıdığı, ortak bir ihtirasın kanlarını alevlendirdiği belliydi. Evet, o adam buydu ondan başkası olamazdı, gözlerinden okunuyordu, yarı kapalı, ama coşkulu, şu kaçamak süzülüşte o sıcak zevkin hatırası ve parıltısı vardı. Kızının incecik, uçuşan giysisinin altındaki bedenine sokulan, geceleyin onu ateşli ateşli saran işte bu hırsızdı.

Elinde olmadan kızını çekip kollarından koparmak için onlara yanaştı. Fakat kızı babasını fark etmedi. Her hareketiyle kendini müziğin ritmine ve baştan çıkarıcı adamın kollarına bırakmıştı. Başı arkaya eğik, aralık dudakları nemli, kendinden geçmiş, kendini unutmuş bir halde müziğin yumuşak dalgalarında sallanıyor, mekanı, zamanı ve çevresindeki insanları unutmuş, dansa devam ediyordu, titreyen, güçlükle nefes alan, kan hücum etmiş bakışlarını öfkeyle dikmiş yaşlı adamı görmüyordu. Sadece kendisiyle ilgiliydi, gürültülü ve karışık dans müziğine bıraktığı genç bedeninden başka bir şeyin farkında değildi; sadece kendisinin farkındaydı, bir erkek nefesinin kendisini arzuladığının, güçlü bir kolun bedenini sardığının ve bu yumuşak süzülüş sırasında şehvetli dudakları ve kendini teslim etme isteğiyle adama sarılmamak için kendini tuttuğunun farkındaydı. Yaşlı adamsa tüm bunları sanki büyülenmişçesine allak bullak olmuş bir halde hissediyordu; dans kızını kendisinden uzaklaştırdıkça, onu tamamen kaybettiğini düşünüyordu.

Birdenbire müzik, bir telin kopması gibi gürültülü bir şekilde parçanın ortasında sustu. Alman baron yerinden fırladı: "Assez jouepour vous,"[ii] diyerek güldü. "Maintenant je veux danser moimeme."[iii] Herkes ona hak verdi, dans eden çiftler sohbet için bir araya toplandı.

Yaşlı adam yine toparlandı: Şimdi bir şeyler yapmalı, bir şeyler söylemeli! Beceriksiz, acınacak, lüzumsuz biri gibi burada durmakla olmaz. Biraz önce karısı salına salına yanından geçmişti, yorgunluktan nefes nefese kalmıştı kalmasına ancak memnuniyetin sıcaklığı vardı yüzünde. İçindeki öfke birdenbire karar verdi. Karısının yanına gitti. "Gel," dedi soluğu tıkanmış gibi ve sabırsızca, "seninle konuşacaklarım var."

Karısı şaşırmış gibi baktı kocasına. Adamın solgun alnında ter tanecikleri parlıyordu, çıldırmış gibi bakıyordu. Ne istiyor şimdi? Neden şimdi rahatsız ediyor? Tam ona gelmeyeceğini söyleyecekti ki, kocasının davranışlarında tehlikeli bir şeyler sezdi, biraz önce yaşadığı öfke patlamasını hatırlayarak istemeye istemeye adamın peşinden gitti.

"Excusez, messieurs, un instant!"[iv] diyerek beylerden özür diledi önce. "Onlardan özür diliyor," diye geçirdi içinden, öfkeden kudurmuş adam, "masadan kalkıp beni yalnız bıraktıklarında, benden özür dilememişlerdi. Benim onlar için bir köpekten, üzerine basılıp geçilen bir paspastan farkım yok. Ama hakları var, ben bunlara katlanırsam, hakları var."

Karısı kaşlarını sert bir şekilde kaldırmış, onu bekliyordu, adam öğretmeninin karşısında dudakları titreyen bir öğrenci gibi karşısında duruyordu.

"Evet, derdin ne?" diye sordu kadın.

"İstemiyorum... İstemiyorum..." diye çaresizce kekelemeye başladı adam. "İstemiyorum, sizin... sizin bu insanlarla ilişki kurmanızı."

"Hangi insanlarla?" diye sordu kadın, kasten anlamazlıktan gelerek ve hakarete uğramış gibi yaparak.

"Onlarla," dedi adam öfkeyle, eğik başıyla müzik odasının bulunduğu yeri işaret ederken, "bana ters geliyor... istemiyorum... "

"Peki neden?"

"Hep bu acımasız ses tonu," diye geçirdi aklından

"sanki hizmetkarıymışım gibi." Daha da heyecanlanarak kekelemeye başladı:"Nedenlerim var... Uygun görmüyorum... Erna'nın bu insanlarla konuşmasını istemiyorum... Her şeyi açıklamak zorunda değilim."

"O zaman üzgünüm," dedi kadın adama tepeden bakarak. "Bu üç bey de fevkalade kibar insanlar, bizim tanıdıklarımızdan çok daha üstün bir tabakadan."

"Üstün tabaka ha... İşi gücü olmayan bu serseriler... bu... bu... " Gittikçe öfkeden boğulacakmış gibi oldu. Ve birdenbire ayağını yere vurarak, "İstemiyorum... yasaklıyorum... anladın mı?" dedi.

"Hayır," diye yanıtladı kadın soğukkanlılıkla. "Hiçbir şey anlamadım. Çocuğun keyfini neden kaçıracakmışım, anlamadım..."

"Keyfi!.. Keyfi ha..." Yaşlı adam darbe almış gibi sendeledi, yüzü kıpkırmızı kesildi, alnından ter boşaldı elleri boşlukta ağır bastonu aradı, dayanmak ya da kadına vurmak için. Fakat bastonu yanına almamıştı. Bu onu kendine getirdi. Kendini zorladı sıcak bir dalga birdenbire yüreğine esti. Elini tutmak istercesine kadına yaklaştı. Sesinin tonu alçalmış, yalvarışa dönüşmüştü."Sen... sen beni anlamıyorsun... ben kendim için bir şey istemiyorum ki... sizden sadece rica ediyorum... bu yıllardır benim ilk ricam; buradan gidelim... Floransa'ya, Roma'ya, nereye isterseniz oraya gidelim, benim için fark etmez... siz nereye istiyorsanız oraya... yeter ki buradan gidelim, rica ediyorum... gidelim... uzaklaşalım, bugün... bugün... ben... ben daha fazla katlanamayacağım... dayanamıyorum. "

"Bugün mü?" dedi kadın yüzünü buruşturup alnını kırıştırarak. "Bugün mü gidelim? Bu nasıl tuhaf bir fikir... sırf sen bu adamları antipatik bulduğun için... Onlarla arkadaşlık etmek zorunda değilsin."

Adam orada ellerini yalvarırcasına kaldırmış, öyle duruyordu. "Katlanamıyorum artık, sana söyledim... yapamıyorum, yapamıyorum. Bana soru sorma, sana rica ediyorum... fakat inan bana, tahammül edemiyorum... katlanamıyorum. Bir defa olsun benim için bir şeyler yap, bir kez olsun."

Bu sırada piyanonun gürültüsü başlamıştı yine. Kadın adama baktı, yakarışından ister istemez etkilenmişti; fakat bu kısa boylu şişman adam ne kadar da gülünç görünüyordu, yüzü tokat yemiş gibi kıpkırmızıydı, gözleri deli gibi ve şişkindi, aşırı kısa kollu gömleğinin içindeki ellerini boşluğa uzatmıştı: Onu böyle acınacak halde görmek, kendisini rahatsız etmişti. Yumuşayan duyguları, söze döküldüğünde sertleşti.

"Mümkün değil," dedi kadın kararlılıkla, "bugün gezmek için söz verdik onlara... üç haftalığına kiraladığımız otelden yarın ayrılmak... insanlar güler bize... buradan ayrılmamız için tek bir neden görmüyorum ben... ben burada kalacağım, Erna da burada kalacak... "

"Ve ben gidebilirim, öyle mi?.. Ben burada rahatsızlık veriyorum sadece... keyfinizi... kaçırıyorum."

Bu boğuk çığlığıyla kadının sözünü kesmişti. Çökmüş, iriyarı bedeni doğruldu, yumruklarını sıktı, alnındaki damarlar öfkeden titriyordu. İçinden bir şeyler çıkacaktı, bir şeyler söyleyecek ya da vuracaktı. Fakat birdenbire sırtını döndü, ağır bacaklarını sürüye sürüye hızla merdivenlere doğru yürüdü, arkasından biri kovalıyormuşçasına basamakları hızla çıktı.

Yaşlı adam soluk soluğa basamaktan tırmandı: Odasına girmek, yalnız kalmak, kendine engel olmak, sinirlerini yatıştırmak, aptalca bir şeyler yapmaktan kaçınmak istiyordu. Tam üst kata çıkmıştı ki, kor haline gelmiş bir pençe bağırsaklarını parçalıyormuş gibiydi sendeleye sendeleye duvara yaslandı. Ah, bu şiddetli, yakıcı, ezici sancı, haykırmamak için dişlerini sıktı. Birden bastıran sancının kıskaç altına aldığı bedeni inleyerek büküldü.

Adam neler olduğunu anladı hemen: Safrakesesi krampıydı, son zamanlarda ona sık sık acı veren o korkunç sancılardan biriydi, ama şimdiki gibi korkunç acı vermemişti hiç. Doktorun, "Heyecanlanmayın," dediğini hatırladı acılar içinde kıvranırken. Ve sancısının ortasında öfkeyle kendi kendine şöyle dedi: "Heyecanlanma demesi kolay, nasıl heyecanlanmayacağımı da göster bakayım profesör bey, eğer insan... ah... ah..."

Kor haline gelmiş görünmez pençe, acılar içinde kıvranan bedeni öyle oyuyordu ki, yaşlı adam inliyordu. Güçlülükle bedenini dairesinin kapısına kadar sürükledi, kapıyı açtı ve kendini divana attı, acıdan yastıkları ısırdı. Uzanınca sancının şiddeti azalmıştı, pençenin yakıcı tırnakları, yaralı iç organlarını o kadar şiddetli deşmiyordu. "Kompres yapmalıyım," diye hatırladı, "damla alayım, o zaman hemen geçer."

Fakat ona yardım edecek kimse yoktu, hiç kimse. Onun da öteki odaya gidecek ya da zile basacak gücü yoktu.

"Hiç kimse yok," dedi acıyla, "günün birinde bir köpek gibi gebereceğim... bana acı veren şeyin ne olduğunu biliyorum, safrakesesi değil... içimde büyüyen ölüm bu... ben yaralı bir adamım ve hiçbir profesör, hiçbir kür bana yardım edemez... altmış beş yaşında insan artık sağlıklı değildir... içimi neyin oyduğunu, deştiğini biliyorum, ölüm bu, bundan sonra yaşayacağım birkaç yıl yaşamak olmayacak artık, sadece ölmek, sadece ölmek... Fakat ben ne zaman, ne zaman yaşadım ki?.. Kendim için, kendim için ne zaman yaşadım ki?.. Nasıl bir hayattı bu: Sürekli, yalnızca para kazandım, para, para, ve hep başkaları için, ve şimdi, şimdi bana ne yardım edecek?..

Bir karım oldu, gencecik bir kızdı onunla evlendiğimde, ona ilk ben sahip oldum ve bana bir çocuk doğurdu, yıllarca aynı yatakta aynı havayı soluduk... ve şimdi, şimdi nerede o... yüzünü tanıyamıyorum artık... bir yabancı gibi konuşuyor benimle ve benim hayatımı hiç düşünmüyor, hislerimi, acılarımı, düşüncelerimi... her geçen yıl bana daha da yabancılaşıyor... Nereye gitti, nereye... Bir çocuğum vardı, büyüyüp serpildi, sandım ki yeniden yaşamaya başlayacağım, kendime layık bulduğumdan daha aydınlık, daha mutlu bir hayatım olacak, ölmeyeceğim. .. o ise geceleri benden uzaklaşıyor ve başka adamların kollarına atılıyor... Bir başıma öleceğim, yalnız başıma... çünkü onlar için çoktan öldüm... Tanrım, Tanrım, hiç bu kadar yalnız olmamıştım... "

Ağrının pençesi arada bir onu yeniden yakalıyor, sonra yine bırakıyordu. Fakat öbür ağrısı, şakaklarına gitgide daha şiddetle vuruyor, düşünceler, bu sert, bu sivri, acıması olmayan bu kor gibi çakıl taşları şakaklarına satıyordu: Şimdi düşünme, sakın düşünme! Yaşlı adam ceketinin ve yeleğinin düğmelerini açmıştı gömleğinin altındaki şişkin, hantal ve biçimsiz bedeni titriyordu. Dikkatlice elini ağrıyan yere bastırdı. "Burada ağrıyan şey benden başkası değil," dedi içinden, "sadece bu kadarım ben, ateş gibi yanan şu ten parçasıyım sadece, şu bedenin altında kıvranan şey yalnızca, sadece o ait bana, benim hastalığım bu, benim ölümüm... sadece buyum ben... bu, artık komisyon temsilcisi değil, artık bir karısı ve çocuğu, parası ve evi ve işi yok... gerçek olan sadece bu, parmaklarımla hissettiğim bedenim ve onun içindeki acı veren ateş... geri kalan her şey delilik, hiçbir anlamı yok artık... çünkü orada acı veren, sadece bana acı veriyor... beni endişelendiren sadece beni endişelendiriyor... onlar artık beni anlamıyorlar ve ben de onları... insanoğlu yapayalnız, insanın bu kadar yalnız olabileceği hiç aklıma gelmezdi. Fakat şimdi uzandığım şurada bunu hissediyorum işte, ölümün tenimin altında büyüdüğünü hissediyorum, çok geç, altmış beşine geldiğim, ölüme çok yaklaştığım şu sıra, şimdi onlar dans eder, gezmeye gider ya da orada burada keyfederken, o aşağılık kadınlar... şimdi biliyorum, sırf onlar için yaşadım, bana bir kez olsun teşekkür etmeyen bu kadınlar için, tek bir saat bile kendim için yaşamadığımı biliyorum şimdi... Fakat onlardan artık bana ne... beni ne ilgilendirir ki... beni hiç düşünmemiş o insanları niye düşüneyim ki?.. Onların merhametini beklemektense, geberip gideyim daha iyi... onları niye düşüneyim ki artık... "

Acısı gitgide, yavaş yavaş geçti: O öfkeli el pençe gibi, kızgın bir kor gibi acılar içindeki adamın içini deşmiyordu artık. Fakat ne olduğu belirsiz bir şeyler kalmıştı, sanki acı hissetmiyordu da, yabancı, içeriye doğru dibini oyan bir şeyler bastırıyor, sıkıştırıyor gibiydi. Yaşlı adam gözlerini kapatmış, gergin bir şekilde, hafif hafif içini kemiren, yiyip bitiren şeyi dinliyordu: Sanki bu yabancı, tanınmaz güç önce sivri, şimdi ise küt bir aletle içinde bir şey oyuyordu, gevşetiyor, bırakıyordu, parça parça bedenini didikliyordu. Artık vahşice yapmıyordu. Artık acımıyordu. Fakat içinde bir şeyler yanıyordu, yavaş yavaş çürüyordu, bir şeyler ölmeye başlamıştı. Yaşadığı her şey, sevdiği her şey bu ağır ağır tükenen alevde sönüp gidiyordu, umursamazlığın gevşek çamurunda ezilip kömürleşmeden önce, kapkara oluncaya kadar için için yanacaktı. Bir şeyler oluyordu, bir şeyleri belli belirsiz hissediyordu, orada öylece uzanırken ve heyecanla yaşamını düşünürken bir şeyler oluyordu. Bir şeyler sona ermişti. Neydi o? Kendini dinledi, içini dinledi.

Böylece yavaş yavaş yüreği ölmeye başladı.

Orada öylece uzanmıştı yaşlı adam, gözleri kapalı, akşam karanlığının çöktüğü odada. Yarı uyanıktı hala, yarı düş görüyordu. Uykuyla uyanıklık arasında duyguları karmakarışık adam, bir yerlerden, acı vermeyen ve bilmediği bir yerden bir şeylerin, nemli bir şeyin, yavaş yavaş içine aktığını hissetti, sanki kanı, içindeki kanı boşalıyormuş gibi. Bu görünmez akıntı acı vermiyordu, şiddetli akmıyordu. Gözyaşlarının indiği gibi yavaş yavaş iniyordu, ince ince, ılık ılık içine çiseliyordu ve inen her damla, yüreğinin içine işliyordu. Fakat yüreği, o karanlıklara bürünmüş yüreği sesini çıkarmıyor, bu yabancı akışı sessizce içine çekiyordu. Bir sünger gibi çekiyor, ağırlaşıyor, ağırlaşıyor, göğsünün dar kafesinde gittikçe şişiyordu. Yavaş yavaş kendi ağırlığıyla dolup taşan yüreği, sessiz sedasız aşağıya doğru kaymaya, bağlar gevşemeye başladı, gergin kasları çekiştiriliyordu sanki, acılar içinde kıvranan yüreği iyice büyümüş, kendi ağırlığıyla aşağıya sarkmıştı. Şimdi de (nasıl da acıyordu!), işte şimdi de bu ağırlık bedeninin içinden kopuyordu usulcacık, öyle taş gibi yuvarlanmıyor, olgun bir meyve gibi düşmüyordu, hayır, bir sünger gibi, ıslaklığı tamamen emmiş bir sünger gibi, derinlere düşüyordu, ılık, boş bir yere, kendisinin dışında varlığı olmayan, geniş, sonsuz bir geceye düşüyordu. Ve daha biraz önce sıcak, hayat dolu yüreğinin olduğu yere korkunç bir sessizlik çöktü, olağanüstü ve soğuk, boş bir çukur açılmıştı. Vurmuyordu artık, damlamıyordu da: İçi tamamen sessizliğe bürünmüştü, tamamen ölüydü. Ürkek göğüs kafesi, içi boş ve kapkara bir tabut misali, bu sessiz ve anlaşılmaz hiçliği çevreliyordu.

Bu düş duygusu öyle güçlü, bu şaşkınlık öyle derindi ki, yaşlı adam kendine geldiğinde gayrı ihtiyarı yüreğinin yerinde olup olmadığını anlamak için göğsünün sol yanını yokladı. Tanrı'ya şükür! Orada dokunan parmaklarının altında belli belirsiz ve ritmik bir şekilde bir şeyler atıyordu, fakat bu sanki boşluğa çarpan hissiz bir vuruştu ve yüreği yerinde değildi. Çünkü tuhaf bir şekilde adeta bedeni kendinden ayrılmış gibiydi. Ağrı yoktu, hiçbir hatıra sinirlerini, işkence görmüş sinirlerini harekete geçirmiyordu, içindeki her şey sessizliğe bürünmüştü, sessiz ve taşlaşmış gibiydi. "Nasıl olur?" diye geçirdi içinden, "Daha biraz önce bir sürü şey bana işkence ediyordu, biraz önce içim yanıyordu, biraz önce bedenimdeki her hücrede can vardı. Ne oldu bana?" Bir boşluğu dinler gibi kulak kabarttı, yüreği atıyor mu, atmıyor mu, dikkat kesildi. Fakat o çiseleme ve hışırtı, o damlalar ve vurmalar çok uzaktaydı kulak kabarttı, yine kulak kabarttı, hiçbir şey, ama hiçbir şey, hiçbir şey duyulmuyordu. Hiçbir şey işkence etmiyordu, hiçbir şey eziyet etmiyordu, hiçbir şey acı vermiyordu artık: Yanmış bir ağacın kovuğu gibi bomboş ve kapkara olmalıydı içi de. Sonra, birdenbire ölmüş olduğunu ya da içinde bir şeylerin ölmüş olabileceğini düşündü, böyle korkunç, sessiz akıyordu kanı. Bir ceset gibi soğuk yatıyordu altındaki bedeni, sıcak elleriyle ona dokunmaya korkuyordu.

Yaşlı adam içine kulak kabarttı. Gölden çan seslerinin her saat başı daha çok karanlığa bürünen odasında vurduğunu duymuyordu, çevresine gecenin karanlığı çökmeye başlamıştı, karanlık, uzaklaşan mekanın içindeki eşyaların üzerini kaplamıştı, pencerenin dört yanından giren aydınlık gökyüzü bile karanlığın içinde kaybolmuştu. Yaşlı adam bütün bunların farkında değildi, gözlerini, içindeki karanlığa dikmiş, kendi ölümünün içine bakar gibi sadece içindeki boşluğa kulak kabartmıştı.

Sonunda yandaki odadan kahkaha ve neşeli sesler duyuldu, ışıklar yandı aradaki kapının altından hafif

bir ışık sızdı. Yaşlı adam irkildi: Kızı ve karısıydı. Birazdan gelip onu yatağında bulacaklar ve sorular soracaklardı. Acele ile yeleğini ve ceketinin düğmelerini ilikledi. Geçirdiği krizi bilmeleri gerekmiyordu. Onları ilgilendirmezdi. Fakat iki kadının onu aradığı yoktu. Görünen o ki aceleleri vardı. Çalan gong, akşam yemeğini haber veriyordu. Herhalde akşam yemeğine hazırlanıyorlardı. Onlara kulak kabartmış adam, açık kapıdan her hareketi dinliyordu. İşte şimdi çekmeceleri açıyorlar, şimdi de yavaşça yüzüklerini lavaboların üzerine koyuyorlar, şimdi ise ayakkabılarıyla yürüyorlar ve bu arada da konuşuyorlar: Her sözcük, her bir hece korkunç derecede net bir şekilde onları dinleyen adamın kulağına geliyordu. Önce adamlar hakkında konuşup onlara güldüler, yolculuk sırasındaki bir tesadüften bahsettiler. Hazırlanırken, yıkanırken, eğilirken, dişlerini fırçalarken oradan buradan konuştular. Derken söz birden adama geldi.

"Babam nerede ki?" diye sordu Erna, onu bu kadar geç hatırlatmaktan duyduğu şaşkınlıkla.

"Ben nerden bileyim!" Bu, kendisinden bahsedilmesiyle hemen sinirlenen karısının sesiydi. "Herhalde aşağıda bir yerde oturuyor ve yüzüncü kez Frankfurt gazetesindeki kurları okuyor. Başka bir şey ilgilendirmez ki onu, gölü bir kez olsun seyretmiş midir sanıyorsun? Burası onun hoşuna gitmiyormuş. Bugün öğleüzeri söyledi bana. Bugün buradan ayrılmamızı istediğini söyledi."

"Bugün ayrılmak mı? Peki ama neden?" Bu yine Erna'nın sesiydi.

"Bilmiyorum. Onu kim anlıyor ki? Bizim grubumuz ona uymuyor herhalde onların yanına hiç yakışmadığının kendisi de farkında. Her zaman buruş buruş giysiler, gömleğinin yakası açık dolaşması aslında ne kadar ayıp... En azından akşamları üstüne başına dikkat etmesi için onu uyarmalısın, seni dinliyor hiç olmazsa. Bir de bu sabah... çakmak yüzünden yaptığı şey yüzünden nerdeyse yerin dibine geçecektim."

"Evet anne... O neydi öyle? Sana soracaktım... Neydi babamın o hali?.. Onu hiç öyle görmemiştim... gerçekten dehşete düştüm."

"Ah ne olsun, keyfi yerinde değildi... Herhalde borsa düştü... ya da Fransızca konuştuğumuz için... Başkalarının keyiflenmesine tahammül edemez... Sen fark etmedin: Biz dans ederken kapıda duruyordu, tıpkı ağacın arkasına saklanmış bir katil gibi... 'Gidelim! Hemen şimdi yola çıkalım!' dedi. Sadece o öyle istediği için... Burası hoşuna gitmiyorsa, bıraksın da biz eğlenelim bari... Ama onun söyledikleri bizi hiç ilgilendirmiyor, istediğini söylesin, istediğini yapsın "

Konuşmalar birden kesildi. Herhalde konuşurlarken hazırlanmışlardı: Evet, kapı açıldı, dışarı çıktılar, düğmeyi çevirdiler, ışıklar söndü.

Yaşlı adam sessizce divanda oturuyordu. Her kelimeyi duymuştu, fakat ne tuhaf: Hiç canı acımamıştı, eskiden tek tek vuran ve çınlayan o vahşi saat, şimdi göğsünde sessiz duruyordu. Bozulmuştu herhalde. Bu hassas noktada hiçbir hareket yoktu. Ne öfke ne kin vardı, hiçbir şey yoktu... hiçbir şey... Giysilerinin düğmelerini ilikledi, tutuna tutuna merdivenleri indi. Onların masasına yabancıların yanına ilişirmiş gibi oturdu.

Adam o akşam onlarla hiç konuşmadı. Anne ile kızı ise yumruk gibi şişmiş suskunluğunu fark etmediler bile, adam sonrasında onlarla vedalaşmadan odasına gitti, yatağa uzanıp ışığı söndürdü. Çok sonra keyifli bir akşam geçirmiş karısı geldi, adamın uyuduğunu sanarak karanlıkta üstünü değişti, bir süre sonra adam onun kaygısızca soluk alışını duydu.

Yaşlı adam kendi yalnızlığıyla baş başa, açık gözlerini gecenin sonsuz boşluğuna dikti; yanında karanlıkta bir şey yatıyor ve derin derin nefes alıyordu: Adam hatırlamaya çalıştı: Yanında aynı odada, aynı havayı soluyan bu beden, aynı kişinin bedeniydi, genç ve körpe iken tanıdığı, ona bir çocuk veren bu beden, kanın en derin sırrıyla kendisine bağlıydı; düşünmek için her defasında kendini zorlaması gerekiyordu: Yanında uzanan bu sıcak ve yumuşak bedenin sahibi, bir zamanlar hayatındaki en önemli varlıktı. Fakat ne tuhaf: Hatırlamak hiçbir duygusunu harekete geçirmiyordu ve yanındakinin soluk alışları, onun için kıyının çakıl taşlarına vurup sesler çıkaran küçük dalgaların pencereden içeriye dolan mırıltılarından başka bir şey ifade etmiyordu. Her şey çok gerilerde kalmıştı ve çok önemsizdi, küçük bir şeydi sadece, bir tesadüf ve yabancı bir şey, bir daha gelmemek üzere çekip gitmişti her şey.

Bir kez daha titredi: Kızının yan taraftaki odasının kapısının usulcacık açıldığını duydu. "Demek bugün de." Öldüğünü sandığı yüreğinde küçük, sıcak bir kıpırtı duydu. İçinde sinire benzer bir şeyler, o da büsbütün ölmeden önce, birkaç saniye titredi. Fakat sonrasında o da geçti. "Ne isterse yapsın, beni ne ilgilendirir ki?"

Ve yaşlı adam başını tekrar yastığa koydu. Acıyan karanlık, yumuşak bir şekilde bastırıyordu. Derken mavi bir serinlik kanına karışıp rahatlattı. Ve kısa bir süre sonra gücünü kaybetmiş duygularının üzerini zayıf bir uyku kapladı.

Kadın ertesi gün uyandığında kocasının paltosunu ve şapkasını giymiş olduğunu gördü. "Ne yapıyorsun?" diye sordu yarı uykulu.

Yaşlı adam arkasını dönmedi bile, kayıtsızca pijamalarını valizine koydu. "Bildiğin gibi, geri dönüyorum. Sadece gerekli olanları yanıma alıyorum, diğerlerini arkamdan gönderirsiniz."

Kadın irkildi. Ne oluyordu? Kocasının sesini hiç böyle duymamıştı; her sözcük buz gibi, kaskatı çıkıyordu dişlerinin arasından. Yataktan fırladı: "Buradan ayrılmak istemiyorsun, değil mi?.. Bekle... Biz de geliyoruz, ben Erna'ya söyledim zaten... "

Fakat adam, "Hayır... hayır... Rahatsız olmayın," dedi sertçe kabul etmediğini belirten bir hareketle, sonra da etrafına bakınmadan kapıya yöneldi. Kapıyı açmak için elindeki valizi yere bırakması gerekti. Ve bu birkaç saniye numunelerle dolu valizini binlerce kez yabancı kapıların önünde yere bıraktığını hatırladı, dönüp gitmeden önce daha başka siparişler için teşekkür ederdi. Fakat burada yapacak işi kalmamıştı: Bu nedenle selam falan vermedi. Bakmadan, tek söz etmeden valizini eline aldı, kendisi ve geçmişi arasındaki kapıyı açıp gürültülü bir şekilde kapattı.

Anne ile kız ne olduğunu anlayamamıştı. Fakat bu dikkat çekecek kadar sert ve kararlı ayrılış, ikisini de tedirgin etmişti. Hemen oturup ona mektup yazdılar, olanları açıklayan, bir yanlış anlama olduğunu söyleyen, neredeyse nazikçe, endişeyle yolculuğunun nasıl geçtiğini, eve nasıl vardığını soran, tatillerini her an yarıda kesebileceklerini açıklayıp alttan alan mektuplar yolladılar. Adam yanıt yazmadı. Onlar ısrarla yazmaya devam ettiler, telgraf çektiler. Yanıt gelmedi. Sadece işyerinden bir miktar para gönderildi, mektuplardan birinde gerekli olduğu söylenen para: Firmanın damgasını taşıyan bir posta havalesi geldi, ne tek bir sözcük ne de bir selam yazılmıştı.

Böylesi açıklanmaz ve sıkıntılı durum eve dönüşü çabuklaştırdı. Telgrafla geleceklerini bildirmelerine rağmen, istasyonda onları bekleyen kimse yoktu, evde de hiçbir hazırlık yapılmamıştı: Hizmetkarların dediğine göre, yaşlı adam telgrafı dalgın dalgın okuyup masanın üzerinde bırakmış ve hiçbir şey söylemeden çekip gitmişti. Akşamleyin yemek masasındaydılar, nihayet dış kapının sesini duydular: Yerlerinden fırlayıp adamı karşıladılar. Adam şaşırmış gibiydi; anlaşılan telgrafın geldiğini unutmuştu, ancak kayıtsız bir duyguyla kızının kollarına atılmasına katlandı ve kendisini yemek odasına götürüp bir şeyler anlatmalarına tepki göstermedi. Fakat adam tek bir soru sormadı. Sessizce purosunu içmeye başladı. Bazen soğuk yanıtlar veriyor, bazen de soruları ve söylenenleri duymuyordu: Sanki gözleri açık uyuyordu, sonra ağır ağır kalkıp odasına gitti.

Sonraki günler de bu böyle devam etti. Karısı boş yere onunla konuşmaya çalıştı. Konuşmak için ne kadar uğraşırsa, adam da kendini o kadar çekiyordu. İçinde bir şeyler kapanmıştı, yanına yaklaşılmaz olmuştu, kendisiyle diğerleri arasına bir duvar örmüştü. Onlarla aynı masada oturup yemek yiyor, birileri gelince bir süre sessizce oturuyor ve kendi içine çekiliyordu. Fakat artık hiçbir şeye katılmıyordu ve konuklar sohbetin ortasında gözlerine baktıklarında çekmiyorlardı. Çünkü adamın ölü ve anlamsız dalgın bakışlarıyla karşılaşıyorlardı.

Yaşlı adamın gittikçe tuhaflaşan davranışları, en yabancıların bile dikkatinden kaçmıyordu. Çok geçmeden tanıdıkları, caddede onunla karşılaştıklarında birbirlerini dürtmeye başlamışlardı. Kentin en zenginlerinden biri olan yaşlı adam, şapkası eğri bir şekilde başını ortalamış, ceketi sigara külü dolu bir dilenci gibi duvarın dibinde gidiyordu. Her adımda tuhaf bir şekilde sallanıyordu. Çoğu zaman yüksek sesle kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu. Biri selam verdiğinde, korku dolu bakışlarını kaldırıyordu. Biri onunla konuştuğunda, boş gözlerle karşısındakine bakıyor ve elini uzatmayı unutuyordu. Başlangıçta insanlar onun sağır olduğunu sanıp sözcükleri yüksek sesle tekrar ediyordu. Fakat sorun bu değildi, aksine adamın iç dünyasındaki uykusundan uyanması için zamana ihtiyacı oluyordu ve konuşmanın ortasında birdenbire tuhaf bir şekilde kendini unutuyordu. O zaman gözlerindeki hayat yok oluyor, karşısındakinin şaşkınlığına aldırmadan sendeleye sendeleye uzaklaşıyordu. Her defasında bulanık bir düşteyken, bulutlar arasında kendisiyle meşgulken rahatsız edilmiş gibi görünüyordu: İnsanları fark etmediği anlaşılıyordu. Hiç kimseye bir şey sormuyordu, evde karısının kaygı içindeki çaresizliğini, kızının şaşkın sorularını fark etmiyordu. Gazete okumuyor, hiçbir konuşmayı duymuyordu; hiçbir sözcük, hiçbir soru varlığının bu hüzünlü kayıtsızlığına bir an için bile nüfuz edemiyordu. Kendi dünyası, yani işi bile bile ona yabancılaşmıştı, bazen büroda mektupları imzalamak için ruhsuz bir şekilde oturuyordu. Fakat sekreter bir saat sonra imzalanmış mektupları almak için geldiğinde adamı bıraktığı yerde, aynı boş bakışlarını okunmamış mektuplara dikilmiş vaziyette buluyordu. Sonunda varlığının gereksizliğini o da fark etti ve hiç gelmemeye başladı.

Fakat tüm kent için en garip olan, şaşırtıcı olan şuydu: Daha önceleri hiçbir dini gruba ait olmayan adam, birdenbire dindar biri oluvermişti. Her şeye kayıtsızken, yemeğe ya da randevuya hiç zamanında gelmeyen adam, ibadet saati tapınağa gitmeyi hiç ihmal etmiyordu. Orada siyah ipek takkesini giyiyor, ibadet cüppesi omuzlarında, her zaman aynı yerde, bir zamanlar babasının durduğu yerde, yorgun başını ilahiler okurken sallıyordu. Burada yarı boş, sözcüklerin yabancı ve karanlık bir şekilde, çevresinde uğuldadığı bu mekanda kendisi ile baş başa kalabiliyordu, huzur gibi bir şey, karışıklığının üzerini örtüyor ve karanlıkta yüreğine sesleniyordu; fakat ölen birinin arkasından dua okunduğunda, ölenin akrabalarının, çocuklarının, arkadaşlarının onun için Tanrı'dan rahmet dilediklerini gördüğünde gözleri nemleniyordu bazen; o son kişiydi, biliyordu. Hiç kimse onun arkasından dua okumayacaktı. Böylece o da diğerleriyle duayı mırıldanıyor ve sanki ölmüş kendisini düşünüyordu.

Bir defasında akşamleyin amaçsızca dolaşıp geri dönerken yarı yolda yağmura yakalandı. Yaşlı adam her zaman olduğu gibi şemsiye almayı unutmuştu, birkaç kuruşa araba bulabilirdi, kapı önleri ve cam saçakları yağmura karşı korunak olabilirdi, fakat tuhaf adam sallana sallana, titreye titreye hiçbir şeyi umursamadan sırılsıklam yürümeye devam etti. Ezilmiş şapkasında çamurlu su birikmişti, kollarından akan sular adımlarının önünde gölcükler oluşturuyordu; adam aldırış etmeden ağır ağır yürümeye devam ediyordu, neredeyse hiç insan kalmamış caddede tek başına. Sırılsıklam olmuş, her yerinden sular damlayan adam, kibar villasının efendisinden ziyade bir serseriye benziyordu. Evinin önüne geldiğinde uzak farlarını yakmış bir araba sert bir frenle durduğunda, bu dikkatsiz yayayı çamur içinde bıraktı. Işıkları yanan arabadan aceleyle karısı indi, arkasında ona şemsiye tutan kibar bir konuk ile ikinci bir bey. Kapının hemen önünde çarpıştılar. Kadın onu tanıdı ve onu bu durumda sırılsıklam ve her yanından sular akar bir vaziyette görünce korktu. Gayrı ihtiyarı bakışlarını kaçırdı; yaşlı adam hemen durumu kavradı. Karısı konuklarının yanında utanmıştı. Herhangi bir duygu, üzüntü hissetmeden karısını utanacağı bir tanıştırma faslından kurtarmak için yabancı biri gibi birkaç adım ötedeki hizmetkarların merdivenlerine yöneldi. Kaderine boyun eğerek içeri girdi.

O günden sonra yaşlı adam kendi evine hep hizmetkarların merdivenlerinden girdi: Burada hiç kimseyle karşılaşmayacağından emindi. Burada kimseyi rahatsız etmiyordu, kimse de onu rahatsız etmiyordu. Artık yemeklere de gelmiyordu yaşlı adam, bir hizmetçi, yemeğini odasına çıkarıyordu; bir defasında kızıyla karısı yanına gelecek oldular, utanarak, ama karşı konulmaz dirençle onları geri gönderdi. Sonunda onlar da onu yalnız bıraktı, onu sormaktan da vazgeçtiler, adam da hiçbir şey sormuyordu. Çoktandır yabancısı olduğu diğer odalardan kahkahalar ve müzik sesleri duyuyordu. Gece yarısı arabaların gelip gittiğini duyuyordu, fakat bütün bunlara öyle kayıtsızdı ki, pencereden bile bakmıyordu: Onu niye ilgilendirsin ki? Sadece köpek arada bir yukarıya çıkıyor ve unutulan adamın yatağına uzanıyordu.

Artık ölmüş olan yüreği sızlamıyordu, fakat bedeninin içinde kara bir solucan içini kemiriyor, etini didik didik parçalıyordu. Krizler her hafta artıyordu. Sonunda acılar içindeki adam doktorların da ısrarıyla özel bir muayeneyi kabul etti. Profesör endişeliydi, hastayı dikkatle bilgilendirirken ameliyatın şart olduğunu söyledi, fakat yaşlı adam korkmadı, sadece hüzünle gülümsedi:Tanrı'ya şükür sona geldim. Ağır ağır ölüme yaklaşmasının sonu gelmişti, şimdi iyi şey olacaktı: ölüm. Doktora, yakınlarına bir şey söylememesini rica etti, ameliyat gününü belirledi ve hazırlandı. Son kez (hiç kimsenin onu beklemediği ve onu gördüklerinde sanki bir yabancıymış gibi davrandıkları) işyerine gitti. Son kez eski siyah deri koltuğuna oturdu, otuz yıl boyunca, yaşamı boyunca binlerce saat oturmuştu bu koltukta, bir çek defteri getirtti, bir yaprağını doldurttu ve bu çeki bölgenin başkanına verdi, adam çekin miktarını görünce neredeyse korktu. Bu paranın hayır işlerinde ve cenazesi için kullanılmasını istedi: Teşekkür edilmesini beklemeden hızla ve sendeleyerek oradan ayrıldı, bu arada şapkası düşmüştü, fakat onu yerden almak için eğilmedi bile. Böylece başı açık, hastalıklı sarı ve buruşuk yüzünde hüzünlü bakışlarıyla anne ve babasının bulunduğu mezarlığa yürüdü (insanlar ona hayretle bakıyorlardı). Orada bulunan birkaç işsiz güçsüz kişi de aynı şekilde adama hayretle baktı. Adam uzun süre ve yüksek sesle neredeyse çürümüş mezar taşlarıyla insanlarla konuşur gibi konuştu. Yanlarına gideceğini mi söylüyordu, yoksa hayır dualarını mı istiyordu? Hiç kimse ne konuştuğunu duymadı, sadece sessiz dudakları hareket ediyordu ve dua sırasında başı gittikçe öne düşüyordu. Mezarlığın çıkışında adamı tanıyan dilenciler etrafını sardı. Adam bozuklukları ve kağıt paralarının hepsini ceplerinden boşaltıp vermişti ki, yüzü kırış kırış yaşlı bir kadın gelip yalvardı. Şaşkın adam tüm ceplerini yokladı, ama hiçbir şey bulamadı, sadece parmağında yabancı ve ağır bir şeyin varlığını hissetti: Altın nikah yüzüğüydü bu, birden bir anısı canlandı, hızla yüzüğü parmağından çıkarıp şaşkın bakışları altında kadına verdi.

Böylece adam tamamen yoksul, tamamen boşalmış ve yapayalnız, bıçak altına yattı.

Yaşlı adam narkozdan ayıldığında tehlikeli durumun farkına varan doktorların haber verdiği karısı ve kızı odaya girdi. Adam mavileşmiş gözkapaklarını güçlükle açtı. "Nerdeyim ben?" diyerek daha önce hiç görmediği yabancı ve beyaz odaya bakındı.

Tam o sırada kızı ona sevgisini göstermek için zavallı ve bitkin yüzüne doğru eğildi. Birden kör gibi etrafına bakınan gözler tanıdık birini görüp hareket etti. Bir ışık, küçük bir ışık parladı gözlerinde: Bu oydu, her şeyden çok sevdiği çocuk, bu oydu, Erna'ydı, narin, güzel çocuk. Acılaşmış dudaklarında yavaş yavaş bir gülümseme belirdi. Küçücük bir gülümseme, kapalı ağzın çoktandır unuttuğu küçücük bir gülümseme. Bu zahmetli sevinç belirtisinden sarsılan kızı, kanı çekilmiş yanaklarından öpmek için babasının üzerine biraz daha eğildi.

Fakat tam o sırada ona bir şeyler hatırlatan tatlı parfüm kokusundan mı, yoksa yarı baygın beynin unuttuğu o anı hatırlamasından mı bilinmez, yüzündeki o mutlu çizgiler bir anda kayboluverdi. Dudakları, renksiz dudakları birdenbire öfkeyle kenetlenip isteksizliğini gösterdi, örtünün altında eli güçlükle hareket ediyor, kalkmak istiyor, iğrenç bir şeyi istemediğini işaret etmeye çalışıyordu. "Git!.. Git!" diyerek peltek peltek, ama anlaşılır sözcükler çıkarıyordu solgun dudaklarından. Kalkıp kaçacak durumda olmayan adamın titreyen yüz çizgilerindeki nefret o kadar korkunçtu ki, durumdan kaygılanan doktor iki kadını kenara çekip, "Sayıklıyor," diye fısıldadı, "şimdi onu yalnız bıraksanız, daha iyi."

İki kadın henüz dışarı çıkmıştı ki, kasılan yüzü boş bir uyku haliyle gevşedi. Kesik kesik nefes alıyordu. Yaşamın güç havasını alabilmek için göğsünden derin derin hırıltılar çıkıyordu. Fakat bir süre sonra yoruldu, bu acı insan besinini içine çekmekten. Doktor kalbini muayene ettiğinde çoktan durmuş olduğunu gördü; yaşlı adama artık acı veremeyecekti.

 


 

[i]         (İng.) Jambonlu yumurta ya da omlet. (Ç.N.)

[ii] (Fr.) "Sizin için yeteri kadar çaldılar." (Ç.N.)

[iii] (Fr.) "Şimdi tek başıma dans etmek istiyorum." (Ç.N.)

[iv] (Fr.) "Affedersiniz, beyler, bir saniye." (Ç.N.)

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült