Hikaye

 

 

Bir Yazı Nasıl Okunur?

Aziz Nesin


İyi, kötü, her neyse, şu yazıları oturur rahat rahat okursunuz ya!. . Onu gelin bir de bana sorun. Yazıları, basımevine dizilmeye gönderilmeden önce, patrona okurum. Nasıl okurum? Dinleyin de anlatayım. Bu sizin okumanıza benzemez.

Odasında kimsenin bulunmadığı, telefonla konuşmadığı zamanı kollarım. Çünkü yazı okunurken, yarı yerde araya başka bişey karıştı mı, yazı piç oluyor. insanın piçine aldırmam, ama yazının piç olmasına sinirlenirim.

Yazı tomarı elimde korka korka içeri girerim.

Oooo!.. Hoş geldin Hasan’cığım. Gel! Gel şöyle otur.

—      Yazıları okuyalım mı? diye sorarım.

—      Bir dakikacık müsaade der patron.

Ben dört cıgara içene kadar bir dakika (!) biter.

—      Haydi okuyalım canım.

Yazıların kendime göre en iyisini, en önemlisini, en önce okurum. Aklım sıra bu bir kurnazlıktır. Bilirsiniz ya, ilk etki önemlidir. İnsan bikez gülmeye başladı da bir laçka oldu mu, artık kendini tutamaz, hep güler. Kör olsun bir de huyum var, şöyle göğsümü gere gere kendi yazımı okuyamam. Kalabalık ortasında kabahatini yapan çocuklar gibi, utana, sıkıla ilk yazıyı okumaya başlarım...

—      Adamın biri...

ZırrL Zırr!.. Patron telefonu açar.

—      Allo... Hayır efendim... Güzellik Enstitüsü burası değil... Burası Akbaba!..

Hiddetle telefonu kapar. Ben başlarım:

—      Adamın biri!..

Tak, tak, tak... Kapı vurulur.

—      Buyurun!..

İçeri giren klişecidir. Patron klişesi yapılacak resimleri verir. Klişeci çinkoların pahalılığından dert yanar. Patron fiyatların arttırılacağını sezinlediği için daha atik davranır, klişelerin fena yapıldığından yakınır. Klişeci gider, ben başlarım:

—      Adamın biri!..

Zırr... Zırr... Telefon...

—      Oooo... Üstadım!.. Çok teşekkür ederim. Allah ömürler versin!... iyi... Hamdolsun!.. Başüstüne... tabii... şüphesiz... Güle güle...

Bana döner:

—      Nerede kalmıştık?

—      Adamın biri!..

Zile basar. Gelen idare müdürüne sorar:

—      Kağıt için yazdığımız yazıya fabrikadan cevap geldi mi?

—      Hayır...

—      Aman bir daha yazalım!..

—      Başüstüne...

—      Bana İlhami’yi gönder.

İdare müdürü çıkar...

—      Nerede kalmıştık Hasan’cığım?

—      Adamın biri!..

Yazı işleri Müdürü İlhami odaya girer,

—      Tashihler gitti mi matbaaya? diye Patron sorar.

Yarım saat konuşmadan sonra, tashih kolonlarının basımevine ne gittiği anlaşılır, ne de gitmediği...

—      Ne diyorduk Haşan Bey?

—      Adamın biri!..

—      Aman aklımdayken söyliyeyim, şöyle bir karikatür yaptırsak nasıl olur? Bir kadın kocasına...

—      Çok güzel olur, harika...

Patron da bilir harika olmadığını. Zaten güzel bişey olsa bana sormazdı.

—      Ne demiştin?

—      Adamın biri!..

Zırr... Zırr...

—      Buyurun, Akbaba... Evet Hanımefendi... Alakanıza teşekkür ederiz, çok memnun oldum efendim, mersi... Beklerim... Türbeyi biliyorsunuz... Türbe!. Hani efendim Belediye... Ankara caddesinden doğru gelin... Hayır sapmayın... Çok kolay yerde efendim.

Yirmi dakika kadar telefonda adresi anlatır. Ben bir solukta okumak için hız alırım:

—      Adamın biri!.

Zile basar. Gelene,

—      Bir çay... Bir kutu da diazinol yavrum. Sen oku Hasan’cığım...

—      Adamın biri..

Kapı vurulur:

—      Tak tak tak...

—      Buyurun!.. Vay efendim, sultanım... Hoşgeldin canım efendim.

Bir sarmaş dolaş... Halhatır sorulur.

—      Bana bir dakika müsaade... Biz yazı okuyorduk da...

İki kişinin yanında okurken, büsbütün dilim dolaşır. Mırıltılarımı kendim bile zor duyarım.

Zırr... Zırrr!..

—      Efendim... Evet... (hiddetle) Nasıl?... Zam mı?... (daha hiddetli) Monşer!.. On para daha arttırmam. Kağıt arttı, matbaa arttı, klişe arttı. Ama derginin fiyatı artmadı... Hayır... Olmaz!..

Çat... Kapatır telefonu, atalet kanununa göre yüzündeki hiddet birdenbire kesilmez. Bir süre daha sürer. Şakaklarını kolonya ile oğuşturur.

—      Oku Haşan Bey!..

Bundan sonra değil benim gibi Haşan Bey, Kel Haşan gelse, hatta Mark Twain gelse, iş yok...

—      Adamın biri...

Yüzünü buruşturur:

—      Olmamış bu yazı Hasancığım...

—      Evet üstad, olmadı!..

—      Gel biz bunu Pazartesiye bırakalım.

—      Bırakalım üstad!..

—      Başka bir yazı yaz!..

—      Pekiy efendim.

Pazartesiye yazıyı değiştiririm. Bu kez yazıya «Adamın biri...» diye değil «Bir adam...» diye başlarım. «Patron, «Güzel!» der. Siz de dergide okursunuz. Artık beğenir misiniz, beğenmez misiniz, onu bilmem!!.. Ama ben çok beğenirim.

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült