Hikaye

 

 

Bir Sürü Kadınlı Yıllar

Cem Uçan


Bugün babam öldü.

Ben masamın başındaydım. Telefon çaldı. Sekreter, “Murat Bey, İzmir’den aramışlardı, babanızın arkadaşıymış.” “Babamın mı?” Meşgulüm diye bağlamamış telefonu. “Arayın hemen,” dedim. Karşımda yaşlı bir ses:

Murat Bey evladım, siz misiniz?

Bir şeylerin farkına vardığım o ilkbahar sabahıydı. Okula gitmek için alelacele hazırlandığım her zamanki sabahlardan biri. Okulu sevmeyen çocuklardan olmadım hiçbir zaman. Çantamı sırtladığım gibi kapının önündeyim. Öğlen, futbol turnuvasında sınıf maçımız var. Aylardır bu turnuvaydı beklediğimiz. Teneffüslerde tartıştığımız, takımı kurmak için kavgalara tutuştuğumuz, sıkıcı derslerde gizlice, taktik çalışmalarını küçük kağıt parçalarında değiş tokuş ettiğimiz. Bir önceki akşamüstü okuldan gelir gelmez maç için hazır ettiğim spor eşyalarım eşofmanlar, ayakkabı ve annemin gece ben yattıktan sonra torbanın içine sokuşturuverdiği yedek atlet çantamda, sabırsızca bekleşiyorlar.

Anne!

Hayret! Geç kalıyorum, çıkmam lazım. Bir kez daha. Anne! Yok. O zaman fark ettim evdeki o garip sessizliği. Mutfağa doğru ilerledim, parmak ucunda. Ayakkabılarımı çıkarmaya üşenmiştim. Orada da yok! Çantamı kapı önünde bıraktım. Bu kez emekleyerek önce salona, salondan da yatak odalarının bulunduğu hole; avına ağır ağır yaklaşan bir kaplan gibi, belli belirsiz seslerin izinde. Karşımdaki kapının dar aralığında, yatağın üzerinde oturuyordu annem. Babam görüntüye bir giriyor bir çıkıyor. Konuşan o. Hararetle bir şeyler anlatıyor. Bir süre daha devam ediyor bu sahne. Saat aklıma geliyor. Tüm şımarıklığımla kafamı içeri sokuyorum, mahrem bir anın ortasına. Dört ayak üzerinde, miyavlayarak. Babam, yüzündeki dehşetle, koskocaman açılmış gözleriyle yerdeki bana bakıyor. Annem, hızla yataktan doğrulurken arkası dönük, eliyle gözlerini ovuşturuyor sonra saçlarını düzelterek zoraki bir gülümseme ile:

Geldim anasının kuzusu.

Bu evde garip bir şeyler oluyor.

Bir süre sonra daha iyi anlayacaktım. Tüm gariplikler o gün başlamamış tabii ki, ama benim için öyleydi. Önce babam evden gitti. Annemle yapayalnız kaldık. Sonra bir sürü kadınlı yıllar... Annem, iki teyzem, annemin en yakın arkadaşı Nurgül Teyze... O ilkbahar sabahından sonra hayatımda hiçbir şey aynı olmadı. Yaz başında, bir kahvaltı sırasında yapılan küçük bir konuşma; taşınmak zorundayız. Hemen ardından, bu durumda okulunu da değiştirmek zorundasın. Arkadaşlarım, öğretmenlerim... Tüm itirazlara karşın çaresizce gelen Eylül... Devlet okulundaki günlerin başlangıcı...

Buyrun, ben Murat.

Güçlükle konuşuyordu.

Murat Bey, siz beni hatırlamazsınız belki. Sabahtan da aradıydım ama bağlamadılar size bir türlü. Ben babanızın yakın bir arkadaşıyım...

Kim olduğunu hayal meyal hatırlıyordum ama onca yıldan sonra hiçbir şey olmamış gibi halini hatırını sormak, konuşmak istemedim. Bir süre durakladı, boğazını temizlemek isterken bir öksürük krizine yakalandı, sesi ahizeden uzaklaştı. Tekrar işitilir olduğunda sıkıntılı bir tonla kelimelerini toparlamaya çalışarak:

Size kötü bir haberim var. Dün akşam babanızı kaybettik. Bir süredir rahatsızdı, belki haberiniz vardır. İşlemlerini bizler hallettik. Cenazesini Karşıyaka Camii’nden öğlen kaldıracağız, yarın.

Haberim yoktu. Peki, diyebildim, sadece peki.

İki teyzem... İkisinin arası on üç ay. Belki de bu yüzden ikiz gibiler, onları ayrı ayrı gördüm mü hiç, anımsamıyorum. Anneleri öldükten sonra anneme onlar bakmış. Belki de bu yüzden hiç evlenmemişler. Belki de evlenememişler, bilmiyorum.

Nurgül Teyze... Annemin okuldan sınıf arkadaşı. Yaşadığı talihsiz evliliğin, tüm hayatını mahvetmesine izin veren bir kadın. Her zaman hülyalı düşünceleriyle donuk bakışlı. Hayatlarımızın yükünü hepimiz adına o taşıyor gibi hep dertli, hep bir şeylerden şikayetçi.

Annem... Her zaman sevecen, duygusal. Annem işte...

Babam... Babam! Dokuz yaşıma kadar evdeki otorite. Sert bakışları hiçbir zaman yumuşamayan adam. Durduğu yerde sağlam duran, baktığı noktadan her şeyi gören adam. İnatçı, dediğim dedik.... Bu kadar mı? Aslında tanımıyorum onu. Hatırladığım bilinçli bir tercih olarak zihnime kaydetmek istediğim, o şekilde hatırlamak istediğim bir ilkbahar sabahı bir kapı aralığında hararetle konuşan, sonrasında da çekip giden bir adam...

Nasıl oldu?

Soru kafamda dolandı durdu, bir türlü kelimeler ağzımdan dökülemedi. Ahizedeki yaşlı ses devam ediyordu:

Evladım, bir de babanızın sağlığında bana emanet etmiş olduğu bir kutu vardı. Hayattaki tek yakını siz olduğunuza göre size teslim etmek en isabetlisi diye düşündüm.

Durakladı. Benden bir cevap, bir tepki bekler gibi. Benim aklım bir önceki “Peki”de kalmıştı. Bir anda tüm sözcükler tükenmişti. Zar zor bulabildiklerimi bir araya getirdim. “Amcacığım sekreterime adresinizi yazdırırsanız ben İzmir’den aldırırım.” Sonra yine sessizlik. Başka söz çıkmıyor ağzımdan. Kulağımdaki ses görevini yerine getirmenin rahatlığıyla vedalaştı, “Başınız sağolsun evladım.” Telefonu kapattım. Derin bir soluk aldım. Önümde açık duran not defterime baktım önce. Bugün günlerden ne? Yarının programı tamamen dolu. Karşıyaka Mezarlığı...

En son otuz iki yıl önce gördüğüm bir adam için ağlayabilir miydim, o adam babam da olsa?

Her zamanki gibi yardıma Orkun yetişiyor. Orkun merhaba. Birisinden bir paket almanı rica edeceğim. Not alır mısın? Bu arada... Babam ölmüş. Sessizce karşılıyor, hiçbir soru sormadan. Cenazesi Karşıyaka’dan kalkacakmış... Yarın öğlen... Vaktin olursa... Tabii ki, diyor. Her zamanki gibi uzakta, orada bir yerlerde... Aramızdaki kilometrelere rağmen her zaman yanımda. Akşamüstü arıyor. Murat, paketi aldım. Paket demek biraz hafif kalır. Valiz gibi bir şey. İlk uçakla yolluyorum. Yarın Karşıyaka’da olacağım. Teşekkür ederek telefonu kapatıyorum.

Uykusuz geçen gecelerin beşincisi, bu da bir öncekinden farksız. Bir önceki de ondan öncekinden... Tek başına yenen sıkıcı akşam yemeğinden sonra günlük gazetelerle birlikte memleket meselelerine şöylesine bir göz gezdirme, her zamanki gibi anlamsız televizyonun karşısında oturma, ekranda değişen kanallarla birlikte değişen sesler, renkler, aynı şeyler...

Aklımın verdiği “yatmalısın” emriyle birlikte yatak odasına gidişim, yatağa yatışım (bir iki sayfa okursam uykumu getirir). Uykusuz geçen gecelerin beşincisinde yine değişen bir şey yok, yine gözlerimi tavana dikmiş yatıyorum (kitap okumak istemiyorum ki). Zihnimde emirlerini sıralayan komuta merkezi daha kuvvetlice tekrar ediyor: uyumalısın, geç oldu, gözlerin kapanıyor... Oysa diğer ses (sanki bir başkası) beni çalışma odasına sürüklüyor. Yine!...

Çalışma odasının tam ortasında, tepedeki ampulün aydınlığında, ahşap görünümlü valiz kilitleri açık ama kapağı kapalı bir şekilde duruyor, dün sabaha karşı bıraktığım yerde, aynı pozisyonda. Varlığını belli belirsiz anımsadığım, benliğimi oluşturan o yıllar boyunca annemlerin yatak odasındaki dolabın üzerinde kilitli duran, hiçbir zaman ulaşamadığım için orada bir yerlerde çürüyeceğini düşündüğüm valiz. Şimdi benim evimde, benim çalışma odamın tam ortasında...

Valiz iki ana bölümden oluşuyor, kapak ve alt kısım. Kapağın içi boş, alt kısım ise neredeyse ağzına kadar dolu. Bu kısım, tahta bir parça ile iki bölmeye ayrılmış. Tahta parça, sağ bölmede son derece dengesiz bir şekilde daha küçük bir alan bırakmış. Her iki bölmede de, çeşitli boylarda ve renklerde, çoğu belki havasızlıktan belki de yılların yükünü taşımanın ağırlığıyla gerçek rengini kaybetmiş solgun zarflar var. Soldaki bölmedearsız bir orantısızlıkla daha büyük olan soldaki bölmede sayıca daha fazla, kimisi üst taraflarından özenle yırtılmış, kimisi gelişigüzel parçalanmış ama hepsinin içi dolu, bazen farklı adreslere gönderilmiş ama hep aynı isme yazılmış zarflar var. Her biri yıllara göre ayrı ayrı gruplanmış, üzerlerine ait olduğu yıl el yazısı ile yazılmış. Sağda, yine sararmış zarflar... Düzgün bir el yazısı ile aynı isme gönderilmek üzere adresleri yazılmış, hepsinin ağzı sıkıca kapalı, fakat hiçbir zaman gönderilmemiş mektuplar bunlar. Sol bölmedekiler... Üzerlerinde annemin el yazısını tanımıştım:

“...yaz tatilini Nurgüller’de geçirmesini uygun bulmadığını söylüyorsun. Hep böyle yaparsın zaten. Acaba hiç düşündün mü bu kadar sıkışıklık arasında onu Paris’e nasıl yollayacağım? Dil okulu için parayı nereden bulacağım? Nurgül olmasa tüm yazı bu sıcak, yapış yapış şehirde geçirmek zorunda kalacak. En azından, bir ay bile olsa deniz kenarında vakit geçirebiliyor çocuk....

... Gerçekten haklı olabilirsin. Fen Lisesi’ne yollama kararını alırken ablamlarla, matematik dersinde gösterdiği başarının etkisi altındaydık. Fakat senin yazdıklarını düşündükçe haklı olabileceğini görüyorum. Bu konuyu henüz Murat’la konuşmadım....

... Akvaryum gerçekten hoşuna gitti tahmin ettiğin gibi. Bir sürü balık, bitkiler... En son ipekböceği beslediği günlerde bu kadar tutkuyla bir şeye sarılmıştı. Ne kadar sevindiğini bilemezsin, sabah okula gitmeden, akşamüstü okul dönüşü soluğu hemen karşısında alıyor.

... Son zamanlarda çok durgunlaştı. Okuldan gelir gelmez kendini odasına kapatıyor. Ancak yemek için çıktığında yüzünü görebiliyoruz, endişe ediyorum doğrusu. Bir de hafta sonları arkadaşlarıyla toplanma meselesi çıktı, hepsi bir eve tıkılıp ne yapıyorlar bilmiyorum...

... Sanırım onun kafasını meşgul eden şeyin ne olduğunu buldum. Bir kız meselesi olduğunu düşünüyorum. Biliyorsun Nurgüller’in yazlığında bir arkadaş grubu var. Dün o denizdeyken odasına girdim. Beni orada yakalasa ne kadar kızacağını biliyorum ama çok endişelenmiştim. Çalışma masasının üzerindeki bir sürü kağıt arasında bazı yazılar buldum. Mektup gibi bir şeyler. Herhalde bir kız arkadaşı var... Böylelikle takındığı gizemli havalar da açıklığa kavuşuyor...

... İyi haberi bugün aldık. İlk tercihini kazandı. Uzun süreden beri ilk defa onu bu kadar mutlu gördüm...”

Bunlar gibi onlarca mektup vardı, bu ahşap görünümlü, yıllar önce bırakıldığı yerde çürümesi gereken ama bir şekilde beş gündür, benim evimin, benim çalışma odamın tam ortasında eskisi kadar canlı duran valizde. Tüm bu mektuplar, hayatımın bir özeti gibiydi. Özetten de öte, hayatımın yazılışı sırasında, kenarda bir yerlerde duran bir yazarın tuttuğu notlardı tüm bunlar adeta. Geçmişte bıraktığım her gün, hafta, ay ve yıl, bu mektuplardaki kayıtlardaydı. Öyle ki; bu yazarın notları, tamamıyla benim hayatıma uygulanabilir bir biçimde kurgulanmış ve neredeyse hiçbir satırı ziyan edilmemek üzere benim tarafımdan gerçekleştirilmişti, ne eksik ne fazla. Geride kalan onca yılda bazen hayretler içinde kalarak bir türlü anlamlandıramadığım, bazen beni sevindiren, bazen üzüntüye boğan; zaman zaman kendimi çıkmazda hissettiğimde, cevapları bulmak için çabalarken, bir anda, çözümü daha önce belki de yüzlerce kez baktığım bir yerde bulduğum anlar gözümün önünden geçti, ardı ardına. Hepsinin açıklaması, hepsinin kaydı bu mektupların satırlarına işlenmişti. Neden Fen Lisesi’ne gitmediğim, annemin Sorbonne için parayı nereden bulduğu, kim olduğum, nasıl olduğum, en önemlisi neden bu insan olduğum! Uzun yıllardır hiçbir gün kendime sormaktan sıkılmadığım soruların ama nedense son zamanlarda, bundan sıkıldığım için mi yoksa artık bir sonuca varamayacağıma inandığım için mi bilmiyorum, aramaktan bıktığım cevaplarını bu mektuplar sayesinde bulmuş olmak beni oldukça şaşırttı. Aslında şaşırtmadı! Bunca yılı, bu sararmış, solgun zarfların içindeki eskimiş sayfalar arasında, tek tek işlenmiş bir şekilde bulduktan sonra; beş gün önce kendime tekrar sorduğum esas sorunun da cevabını yine onda, ona yazılan mektuplarda bulmak, beni aslında hiç şaşırtmadı. Otuz iki yıl boyunca hiç görmediğim bir adam, hayatımın her anında bilmesem de varlığıyla, tüm varlığıyla benim yanımda olan adam... Babam! Bilinçli bir tercih olarak zihnime kaydetmek istediğim o şekilde hatırlamak istediğim ve hatırladığım bir ilkbahar sabahı bir kapı aralığında hararetle konuşan, sonrasında da çekip giden adam. Her ikisi de aynı adam!

Gecenin bir yarısında odanın dört bir yanına dağılmış zarflar arasında tek başımayım. Evin içinde neredeyse hiçbir ses duyulmuyor. Yorgunluğu tüm vücudumda hissetmeme rağmen gözlerimde uykudan eser yok ve yapmam gereken son bir şey olduğunu biliyorum: Valizin sağ tarafında, ağızları yıllar önce kapatılmış, sahibine hiçbir zaman ulaşmamış zarflar... Babamın yazdığı ama nedense hiçbir zaman gönderilmemiş mektuplar... “...hayatımın bu noktasında, belki de ilk defa, yaptığım bir şey yüzünden pişmanlık duyuyorum. Daha doğru bir şekilde ifade etmem gerekirse yapamadığım bir şeyden dolayı. “Hiçbir zaman geriye bakma, hep ileriye bak oğlum” demişti bir gün babam. Onun ağzından duyduğum hatırlanmaya değecek tek laf da buydu. Geçmiş, benim için bir zamanlar yaşanmış ve bırakıldığı yerde unutulması gereken anlardan oluşuyordu sadece. Tabii konu Murat olunca bu noktada geriye bakmak ve pişmanlık duymak dışında yapabileceğim hiçbir şey yok. Pişmanım evet, bunca yıl boyunca sanki hiç var olmamışım gibi oğlumun yaşamını senin mektuplarından takip ettiğim için, ihtiyacı olduğu anlarda onun yanında olmadığım için... Seninle aramızda geçenler ne olursa olsun, oğlumun beni her zaman “terk edip giden bir adam” olarak hatırlayacak olması düşüncesi beni kahrediyor. İleride bir gün beni affedebileceği düşüncesi ise en büyük umut kaynağım...” Boğazımda düğümlenen yumru gitgide büyümeye başlıyor. Boğulacak gibi olduğumu hissediyorum, soğuk bir bardak suyun iyi geleceğini düşünüyorum, mutfağa ulaşmak için kendimi zorluyorum. Fayda etmiyor. Mektupların satırları beni içine çekiyor:

“...Murat’ın başına geleni anlattığın mektup... Okuduğum gün üzüntüden ne yapacağımı şaşırdım. Nasıl olabilir böyle bir şey inanamıyorum. O gece çok garip bir rüya gördüm. Evimin balkonunda sandalyede oturmuş bir şeyler okuyordum. Murat birden karşımda beliriverdi, gökten inmiş gibi. Büyümüştü. Otuzlu yaşlarının başında bir yetişkin vardı karşımda. İri yarı, hoş bir delikanlı olmuştu. O çocuk yüzü hiç değişmemişti ama saçlarında tek tük beyazlar vardı. Ben ise nasıl olduysa aynı yaşta kalmışım, bugünkü yaşımda, yani neredeyse aynı yaştayız. Bu duruma çok şaşırdım. Onu birdenbire yanıbaşımda görünce söyleyecek hiçbir kelime bulamadım. O ise beni gördüğüne hiç şaşırmamış gibi, ismimle hitap etti, sonra sadece tek kelime çıktı ağzından: Neden?“ “...dün gece yine ağlayarak uyandım. Yatmadan önce, en son mektubunda gönderdiğin fotoğrafı başucuma koymuştum. Uyanır uyanmaz kafamı kaldırdığımda o güzel gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Sanki tüm bunlardan haberdarmış ve hepsine bir son vermek istiyormuş gibi. O an büyük bir suçluluk duygusuydu hissettiğim. Çekmecesinde bulduğun defterler... Öyküleri... Onları oldukları yerde bırakmalıydın, ait oldukları yerde. Ben kararımı verdim artık buna hakkımızın olmadığını düşünüyorum...”

Bu, sağ taraftaki gönderilmemiş mektupların sonuncusuydu. Üzerindeki tarih, hayatımın kendimce gizli tuttuğumu düşündüğüm bir parçasını dış dünyayla paylaşmaya karar verdiğim yılı gösteriyordu: Bir süredir defterlerde biriktirdiğim öyküleri yayımlatmak için dergilere göndermeye karar verdiğim yıl. Yirmi beş yaşındaydım o zaman... (Gönderdiğim ilk öyküm... Tabii ki hiçbir yerde yayımlanmaya değer bulunmamıştı... Sıkıntı dolu yıllar...) Bu mektuptan sonra annem bir iki kez daha yazmıştı babama anlayabildiğim kadarıyla. Ama o bunların hiçbirine cevap vermemiş, belki de bu satırların benzerleriyle kararını iletmişti anneme.

Daha fazla dayanacak gücü kendimde bulamıyorum. Boğazımdaki düğüm çözülüveriyor, karşı koymak için hiçbir çaba gösteremeden. Geç de olsa içimden belki de yıllardır onun için biriktirdiğim bir yerlerden kaynayarak yükselen gözyaşlarına engel olamıyorum. Odanın ortasındaki valizin yanında tek başıma, yaşamış olduğum hayatın ve (bugüne kadar cevaplarını bulmaktan korktuğum, belki de cevapsız olduklarına inandığım için) sormaktan sıkılmış olduğum soruların anlam kazanmasının sevincine karışan gözyaşlarımla dikiliyorum. Üzüntüsünü bir daha asla duymayacağımı hissettiren pişmanlığım uzaklaşıyor benden... Bu sevinç, pişmanlık ve gözyaşlarının verdiği tarif edilemez huzur duygusuyla çalışma masamın çekmecesinden, yıllardır dokun(a)madığım için tekrar açmaya korktuğum için son sayfası üzerine Mart 1999 tarihi işlenmiş olan defterimi çıkarıyorum. Defterde kayıtlı son cümlenin altına ince ve düzgün bir çizgi çekerek önce bugünün tarihini, sonra Bir Sürü Kadınlı Yıllar Yeniden başlığını atarken, uzun süredir ilk defa kafamdaki diğer seslerden önce, ben olarak, kendim olarak, uykumun geldiğini hissediyorum. Defteri bu kez durmaktan, beklemekten sıkıldığı çekmece yerine çalışma masamın üzerine, açık bir şekilde bırakıp uyumaya gidiyorum.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült