Hikaye

 

 

Bir Şair Horozla Karşılaşırsa

Slavko Kolar


Ben uşak odasında barınıyordum. O gibi asosyal uşak odalarında bugün yalnız üniversite öğrencileri ile neydiği belirsiz başka birkaç çulsuz oturuyor. Şu yakışıklı «Uşak odası» deyiminden de anlaşıldığı üzere insanlar bana böylesi bir konutu çok yakıştırmış olacaklardı. Orada karın umutla doyurulur ve hayalkırıklığıyla da...

Odamın ne de olsa bir üstünlüğü vardı: Düşüncelerimi sıkı tutmaya yardım ediyordu. Onlar burdan nereye kaçabilirlerdi ki! Bencileyin bir şair parçasının odası santimi santimine 90X210 çapında idi. Vaktiyle burada oturan hizmetçi kız hoş muydu ki?... Uzun boylu?... Sarışın? Bunu öğrenmem imkansızdı tabii, ama iyi ki öyleydi! Yalnız o sayede biraz sıcak ve esrarlı buluyordum. Hayalevimi şenlendiriyor, zihnimi toplamayı kolaylaştırıyordu. Bunlar ise bilindiği gibi bir şaire ekmek ve su kadar gereklidir.

Hücremin kötü yanlarını da söyleyeyim: Birkez odaya mutfaktan giriliyordu, bu kaynağı belirsiz birtakım karışık kokuların hiçbir an seni yalnız bırakmaması demekti. Sonra sabah erken müthiş bir kapkacak gürültüsüyle uyanıyordum. Ama hepsinden kötüsü daha alacakaranlıkta su borularının ötmesiydi: fısss zırrrr vırınn!... Onunla birlikte ben de terlemeye başlardım. Uyur uyanık suda yüzüyorum ya da boğuluyorum sanırdım; kurtarıcı kıyıya ulaştığımda, yani uyandığımda ise karyolanın kenarında oturup kapının arkasından duyulan saçmasapan konuşmaları dinlemek zorunda kalırdım. Böyle bir yerde kim olsa iyi, dinlendirici bir uygu çekebilir? Gözümden uyku akar, daha kuşluk vakti akşamı özlerdim. Yeni gecenin eskisinden daha iyi olmayacağım bile bile yaklaşan akşama sevinirdim. Ayrıca gecenin ilk saatleri oldukça gürültüsüz geçtiğinden kendimi yaratıcı çalışmalarıma verebilirdim. Penceremden, pardon, tavanla duvar arası delikten yıldızları görmek bile elimden gelmezdi, evet, şair gözlerim tanrının yıldızlarına bile hasretti. Tadını çıkardığım gece suskunluğunu ise evler blokunun caddeye bakan bütün odalarında radyo çalınmasına borçlu idim. «Iskara üstünde düşünce», «Sokağın tepetakla Türküsü» gibi baş şiirlerimi arka avlunun o sessizliğinde yaratabildim. Kalemimden çıkan o parlak şiirleri hangi Antolojiyi açsanız bulursunuz. Ben ölünce bütün yazılarım unutulsa bile o ikisi kalır, dünya durdukça yaşar! Bundan böyle elimden daha iyi bir şey çıkacağını da sanmam.


Birkaç gün önce bayan Vodopija nerden bulduysa bir cücetavuk çifti bulup getirdi ve benim hücrenin penceresine yana düşen balkonda bir kafese koydu. Tavuk çifti yerine konduktan yarım saat sonra biliyordum ki horozun adı Jurek, tavuğunki de Katica idi. Ayrıca ev sahibimden duyduğuma göre bayan Vodopija cüce çiftin kanatlarını güdüklemişti. Birkaç gün sonra kendi kulağımla bay Vodopija’dan, ki terzi başıydı, hayvanların övgüsünü işittim: Onlar güzel olduğu kadar da maskaraymışlar! İrikıyım terzi karısı Jurek’e tutulmuş nereyse. Ama ben onun duygularını paylaşmıyordum. Hatta ilk geceden horoza kin tutmaya başlamıştım diyebilirim. Tiksinç bir yaratıktı o bence, bir canlı çalar saat, bir sakat doğum, bir uğursuz horoz minyatürüydü! Erkekliğin bütün erdemlerinden en yoksundu üstelik. Bir rakibin karşılık ötüşünü bile beklemezdi. Evet, böyle bir rakip vardı da. Gerçi uşak dairesinde değil, mutfaklardan birinin balkonunda da değil, ta bodrum katında yaşayan bir rakioti bu; orada acıklı bir zindan hayatı sürüyordu, ama zindanda bile erkeklik onurunu yitirmemişti Yalnız belirli saatlerde öter, cinsinin görenek ve geleneklerinden hiç ayrılmazdı. Gerçi sesinde derin bir hüzün okunurdu, ama bu benimki gibi bir sanatçı ruha dokunurdu. O bana laternamsı ve hep boğuk sesli bir şarkıcıyı anımsatıyordu, ki o da baritonluk niteliğini hiç yitirmemişti. Otuz-otuzbeş kez öterdi (her seferinde bir bir saymışımdır) bu Vukoviç. Doğrusunu isterseniz ben onun adını bilmiyordum, bu ev blokunda gerçekten bildiğim tek şey budur zaten, ama sahibi Vukoviç adında bir kadın olduğundan horozuna da öyle deyivermiştim ben. Evet, dediğim gibi, bu horoz ne çok ne az öter, sonra ertesi günedek ölü gibi susardı. İyi horoz diye, edepli horoz diye ben ona derim! Ya Jurek denilen edepsiz! O Girit çingenesi! Sesi dersen ne tenor ne de soprano. Jurek bana kalırsa bir Hermafrodit'dir.

Bir gece «Kazalisna Kavana» temsilinden dönüyordum, kafamda bir şiir belirdi. Yavaş ve uykulu bir yağmur yağıyordu. Karanlıkta şiir başladı kafamda gelişmeye ve büyümeye:

«Benim aşkım paslı süngümdür,

Çıplak ipek testeresini düşünür.

Başımı gömmek istiyorum

Kederli deniz yosunlarının düşlerine...»

Niyetim odamda işte bu şiiri tamamlamaktı. Simgeleri şişlemek, benzetileri tersindirmek ve başaşağı etmek, sonra bu poetik anlamsızı bir çevrigiye alıp katastrofal bir biçimde ortaya dökmekti işim. Saf-Şiirsel amacım işte bu idi. Ama odama girer girmez Jurek konsere başlamaz mı?

Her Tanrının gecesi böyle. Gazetede yayımlanan ve horozların bodrumlarda ve balkonlarda tutulmasının hayvanlara işkence etmek demek olduğunu, İnsanlara işkence olmasını biryana bıraksak bile, buna göz yumulamayacağını bildiren açıklamama aldıran bile olmadı, oysa yazı Sabah Gazetelerinde göze çarpan bir yerde iri başlıkla çıkmıştı.

İster istemez evsahibime başvurdum, eksik olmasın, bayan Vodopija'ya gideceğini vadetti. Gerçekten de gitti, ama hiçbir sonuç alamadı. Jurek gece demiyor, gündüz demiyor, habire ötüyor! Çaresiz kalıp bay Vodopija’ya bir mektup döşendim! Yalvardım... Korkuttum... Hepsi boş!

Burada geldi. Bir gece yarısı, herkes derin uykuda. Yalnız Jurek uykuda değil! O sanki kurulmuş oyuncak, ötüyor da ötüyor! Bana öyle geliyor ki o ansızın ötmekten vazgeçse herkes uyanacak. Bu tuhaf gece müziğine onlar alışmış olacak zahir. Yalnız ben, ben zavallı şair, ölesiye kederli şair, bitürlü alışamıyorum buna! Alışamayınca da başımın çaresine kendim bakmak zorundayım. Bulduğum çare müthiş tehlikeli, ama kelleyi koltuğa almadıkça da ne uyku tünek görecek, ne de yaratıcı bir emek bulacağım kendimde...

Bulduğum çamaşır ipini aşağıdan yukarıya ustaca fırlattım, bir ucunu balkon parmaklığına tutturup bir ucunu da koltukaltımdan gövdeme bağladım. Nasıl bir zaman Romeo Jüliet’in balkonuna tırmandıysa ben de Vodopija’ların balkonuna, jurek adlı namussuz horozun yanına tırmandım. Kafesi açmak için elimi uzattım... ki ne dersin — Koskoca bir kilit asılı! Kurnaz terziustası olacağı sezinleyip zamanında tedbirini almıştı. Jurek ile karşı karşıya duruyor, ama bir şey yapamıyordum. Tersine onlar korkusuzca gıdaklıyorlar, benimle sanki alay ediyorlardı. Ama ben her şeyi göze almıştım, kafesi kaldırıp içindekilerle birlikte aşağı atmak istedim. Hop,pala! O da ne? Bu ihtimal bile düşünülmüş, kafes bir bekçi köpeği gibi balkon parmaklığına zincirlenmişti. Jurek ilk defa erkekçe davranıyor, tehlikenin gözüne baka baka susuyordu. Ama Katica kocasının sustuğunu görünce konuşma sırasının kendinde olduğunu düşünmüş olmalı ki, gaklamaya, gıklamaya başladı... derken çılgınca haykırmaya koyuldu. Bir de baktım, apartmanda yer yer pencereler ışıyor! Aman yarabbi! Ya şimdi bir de Vodopija’lar uyanırsa? Demeye kalmadı, balkon penceresinde gözüktüler! Argın terzi kargın karısı ile yanyana! İki hortlak gibi! Ne tuhaf, bir cüce horoz yüzünden hayatım tehlikede idi! Bir fil ineği önünde şaşkın bir sığır danası gibi kalakalmıştım... Uyanık mıyım, yoksa düşte miyim? Düşte miyim, yoksa uyanık mıyım?...

Düş dağıldı: Terzinin iğne gibi sivri sesi bana nerde olduğumu bildirdi.

— Ah, siz misiniz bay Kansülüğü?

Adımı böylesine alaycı bir alt tonla söyleyeni duymamıştım daha! Kimse benim bir emici hayvan olduğumu iddia edemezdi. Öteyandan «Nomen est omen» (1) diye boşuna söylemişler zahir! Benim adım öyle sadece, Buna karşı elimden ne gelir? Ama şu şişko terzikarısı öne sürdüğü lanet cüce horozuyla her gece benim kanımı emiyor, vampir gibi damarlarımı boşaltıyor!

(1) Ad alınyazısıdır.

Haklı öfkem terzibaşının başımdan aşağı döktüğü budalaca sözkalabalığı altında boğulurken bayan Vodopija, tavuk Katica ve horoz Jurek fırsatı kaçırmayıp ona piyade yardımı yapıyorlardı. Benim gibi umutsuz bir şair şu palavralara ne cevap verebilirdi: «Siz bir şairsiniz, ama bizim sevgili Jurek de şiir söyler. O sizin gibi dizeler düzemezse de özlem dolu sesiyle gecenin karanlığına ünler.» Ya da «O sizin uğraştaşınız sayılır!» «Sayın şair, bu tatlı tavukçuğun kocasını nasıl sevdiğini bir bilseniz!» Bu son saçmanın hangi ağızdan çıktığını tabii anladınız. Bu bakımdan bayan Vodopija tavuk Katica'dan hiç aşağı değildi, sesiyle onu bastırarak şöyle dedi: «Eğer onun sevgili Jurek’ini haklasaydınız yüreciği olgun bir erik gibi patlayıverirdi!»

İşte bu olay benim için böyle bir iskandalla bitti ve cüce tavukçifti artık dokunulmazlık kazandı. Benim gibi anlaşılmamış bir şairin nazik ruhu her gece tedirgin oluyormuş, kimin umurunda?...

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült