Hikaye

 

 

Bir Öyküyü Tamamlamak

Yılmaz Karakoyunlu


Adını duymuştum ama kendisini hiç görmemiştim. Ününün beni etkileyen yanı da yoktu. Yine de sempatik gelen bir tarafı olduğunu seziyor, bunu, neye dayandırdığımı tam belirleyemiyordum. Olsun, bende bir huzursuzluk yaratmıyor ya, varsın nedenini bilmemiş olayım, diyerek geçiştirdim.

Adını ilk kez ifadesiz yüzüyle dikkatimi çeken bir kızdan duydum. Tanışırlarmış. Son kitabından söz ederken, sanki aralarında bir şeyler varmış izlenimi yaratacak biçimde davranıyor, sonra bu ilişkinin kendi tercihlerine denk düşen yanlarım abartılmış örneklerle ortaya koyarken umursamaz bir tavrın acemiliğine düşüyordu. Söylediklerine ihtimal vermedim. Belki de yakıştıramadım.

Bende ilk etkili günü, ona ihtiyacım olduğunu anladığım gün başladı. Bürosuna gittim. Bir konuda bilirkişiliğine başvurmuştum. İlgiyle dinleyen, fakat daha ilk başında sonucu kestirip kendine saklı tutan güvenli hali ile vereceği yargının beklemediğim olduğunu hissettirmeye çalıştı. Konuşmamız birbirimizi sınar gibi bazen cesaretsiz, fakat saygılı biçimde tamamlandı. Birlikte bir resmin künyesini tespite gittik. Hepsi bu kadar. Yolda konuştuklarımızın çoğu sıradandı. Pek azım hatırladığına eminim.

Okuduğum ikinci kitabıydı.

Eksik kalan öyküyü de o zaman beğendim. Kolayca tamamlanacak gibi başladığı bu bol konuşmalı öykünün sonunu getirmeyişinde mutlaka çabuk kestirilemeyen bir gerekçe bulunmalıydı. Beni ilgilendirmiyor diye bıraktım öyküyü bir yana. Akşam yemeğinden sonra bir daha okudum yarım bırakılan öyküyü. Belki de istemedi sonunu getirmeyi dedim. Herkesin kendine saklamak istediği şeyler oluyor bazen. Bu da bunlardan bir örnek. Kızım:

- Beceriksizlik de olabilir Baba, dedi.

- Sanmam.

- Neden olmasın!

- Olmamalı diyorum. Böylesi daha güzel olmuş aslında. İnsanlar bazen bir şeyi yarım bırakarak da güçlü olduklarını ortaya koymak isterler. Bunda da böylesine sezinlemelerim var. Bir gün deşse kendini biraz, çok şeyi yarım bıraktığını göreceğine eminim.

Havası öyleydi çünkü.

- Tanıyor musun ?

- İki defa konuştum, o kadar.

- Nasıl biri ?

- Piposu ile bıyıklan, yüzünün boyutlarında abartmalı duruyor. Niye soruyorsun ?

- Ben dedi, öyküyü tamamlamak istiyorum. Eski dostuna sırtını dönmüş gibi geldi bana. Kimdi gelen gece yarısı kapısına bilmiyorum ama, içeri gir demesi biraz gerçeğine ters düşmüş işin.

Kitabı kızıma uzattım.

- Kimdi gelen öyküde biliyor musun ?

- Topallıya topallıya giden bir gölge. İnsanın gölgeye, seni tanımıyorum demesi ne fark eder sanki, tanıyorum demesinden ? Belleğin çözülmesi diyor sonra. Yanlışlık burada işte. Sonra da dönüp anımsadım seni diyor, yalan olduğunu bile bile.

Öykünün yarımlığından bir iki cümle okudu kızım. Belli ki oturup iyice okumuş, bazı yerlerini çizip, bütünde kendini tamamlamayan yanlan işaretleyip üzerine not düşmüştü. Öyküyü karalanmış haliyle okuduğumda daha ilginç geldi. Haksız değildi. Gecenin yansında uykuyu bozup, sonra küsüp giden birine "defol" denirdi. Acıması da doğal. Geri çağırması da bundandı.

- Gel seninle öyküyü tartışalım. Önce kişileri belirleyelim. Sonra, vardıklarımızı bir kenara yazıp dinlenmeye bırakalım. Çıkanı iyi bulursak, yazarına yollarız. Belki onunla da tartışırız yeniden. Katılırsa bize, üçümüzün değerlerinde yeniden ele alırız gelen insanı ve ev sahibini. Yarım bıraktığı yere kadarını da değiştirmek gerekir sanıyorum.

- Gerekmez Baba. Değiştirme izni var. Üstelik tartışmak da istemem. Önemsendiğinde öyküyü değiştirmek isteyebilir.

Birlikte dışarı çıktık kızımla.

- Hava bu kadar kötü müydü acaba öyküde ?

- Bilmiyorum. Ayrıntı yok. Sadece, "bu havada nereye" deyip geçiştiriyor çevreyi kurnazca. Mademki geceyarısı, mademki içeri çağırıyor geleni, o zaman okuyucu kendiliğinden havanın kötülüğüne karar veriyor. Koşullan iyi tanımlamadan yargı istemesi haksızlık değil de başka bir şey.

- Ne gibi?

- Bilmem, uygun sözcük dilime gelmiyor şimdi.

- Bulalım onu. Bizi çözüme götürecek olan da bu belki.

- Sanının, isteseydi kendi bulur, tamamlardı öyküyü.

- Biz kaldığı yerden almayalım

- Doğru olmaz. Doğru olsa bile haksızlık olur. Haksızlık, yanlışlıktan daha kötü sonuç verir. O zaman öyküyü tamamlamak değil, yemden yazmak olacak bu yaptığımız.

- Bu havada sokağa çıkmaya değmez mi diyorsun ?"

Kızımla yeniden tartışmanın boyutlarına dönmek gereğini duymadım. Kaldığı yerden başlamak daha dürüst olacaktı. Belki ön açıklamalar yapabilirdik, insanı bulmalıydık önce. Kişiliğini çıkarmalıydık ortaya. Nedenini öğrenmeliydik gelişinin.

Dışarıda soğuk vardı. Karlar erimiş, gecenin ayazında rahat yürümenin zorluğunu artıran buzlanmalar başlamıştı, insan itinalı yürümek zorunda kalınca, iyi düşünemiyordu.

- Eve dönelim.

- Biraz daha dolaşalım. Sen bile iki sağlam ayakla yürüyemiyorsun bu havada. Topallayınca kim bilir ne kadar zorlanır insan. Geceyarısı, daha kötü olmalı havanın koşullan. Ne dersin, aç olsun gelen kapıya?

- Yanlış olur. Açındırmıyor ki kapıyı çalan adam kendini, onun derdi, tanınmamak, ya da dostluğa sırt çevrilişi. Sesi yabancı gelince, insanın bir dostuna üzülmesi, açlıktan daha kötü ediyor adamı.

Birlikte karar verdik. Gelenin topal olması öyküye denk düşebilirdi. Havayı kötü koşullara büründürüyordu bu tanımlama. Böylece, yazarken daha rahat olacaktık. "Kötü sözcükleri daha kolay buluyor insanoğlu" dedik.

- Gelen kadın olsun. Zorlaştırır mı bu durumu ?

- Tanımlamayı sürdürmeliyiz. Gelenin kim olduğunu bilmiyoruz. Genç mi, yaşlı mı, kadın mı, erkek mi ? Bildiğimiz tek şey topal olması o kadar.

- Topal denince ben, aklıma hep erkek getiririm. Biraz da yaşlı birini. Kadına topallığı yakıştıramıyorum.

- Duygusal davranıyorsun.

Bu ikinci duygusallığıydı, işi kolaya getirmek istiyordu. Bencildi.

- Kaldığı yerden alalım öyküyü. Sonra küçük açıklamalarla bir köprü kuralım yazacağımız bölüme. Sonunu biz de tamamlamayalım. Öykünün sonunu hatırlamaya çalıştık. Soğuk zorladı bizi. Eve döndük. Kitabın o sayfasında koca bir boşluk vardı. Sayfanın hemen başında yarım bırakılmıştı öykü. Gelen adam, bu saatte eve alınmayacağı kuşkusundaydı. Saçmalama demişti ev sahibi, kapıyı çalana. "Bu havada geceyarısı, nereye gideceksin, hadi gir içeri."

Biz de içeri girdik.

Kızım:

- Kucaklaşmak, gelenle ev sahibi, dedi. Eski dost olmadığını fark etse bile üşümüş insanı ısıtmak gerek.

Katılmadım.

- Önce biraz soğuk davranmalı, sonra, yavaş yavaş rahatlamasını sağlamak gerek gelenin. Daha kolay ısınır böylesinde. Çay ya da kahve fark etmez.

Kızım kırıldı sözlerime. Belli etmek istediğini açıkça koydu ortaya. Duygusallıkla kınadığım için baş kaldırıyordu.

- Ne yani, nerdeyse şiir de okumalı diyeceksin.

- Haklısın. Şiir de okumalı.

Gülüştük. Ciddi olduğumu fark etmedi. Ben tamamlasaydım öyküyü, kuşkum yok şiir de okutacaktım.

Temiz bir pijama verdik gelene. Önüne sigara, kibrit koyduk. İçmiyormuş gelen. Teşekkür edip, önümüze sürdü koyduğumuz paketi. Karnı da aç değilmiş. Düşkün yanı olmadığını söylesin istedik. Korkmadığına sevinmiş gibi süzmeli evsahibini, sonra yatacağı yeri sormalı dedik.

Pijamayı giydirirken epey yardım etti ev sahibi. Yatağın çarşafını kendi sermeli diye düşündük. "Karısını uyandırmamalı, yatak sıcak kalsın, dönünce belki daha başka sarılır" dedik içimizden.

Kızım birden telaşlandı.

- Geleni fazla kayırmıyor muyuz ? Sıradan biri gibi almalıyız ele, daha dostluğun derecesini kurmadık. Okuyucu yanılır gene.

Kırk yıllık sanabilir bu dostluğu.

- Haklısın.

- Önce derdini sormalı ev sahibi.

- Gelişme kızamaz artık. Kapıyı açtı bir kere. Sigara verdi. Yatak bile hazırlamayı düşündü, dedim..

- Bundan sonrası çelişkili olur.

- Olmaz. Geleni doyurması lazım ev sahibinin.

- Aslında gecenin yarısında bilmediği birine niçin kapıyı açtığı konusunda kendisini inandıracak gerekçeler bulmamdı... Karısı sorarsa ne demeli, bunu düşünmeliyiz.

- Başka sorunlar da var. Öyküye sert girmiş, okuyanı, ev sahibinden yana çekiyor. Haksız değil belki. Biz acıyı önemseyen türdeniz. O, değil demek ki. Biraz incelmeli öykünün bundan sonrası. Romantikleşsin demiyorum ama, duygulu bir taraf vermeliyiz öyküye. Hani, beklenmedik anların, adamı perişan ettiğini sonradan farkettiren türden.

Kızımın getirdiklerinden rahatsız oldum. Öyküye yeniden biçim vermenin istekliliği ağır basıyordu. Olduğu gibi kalmalı öykünün anlatımı bana göre. Nasıl becerebileceğimizi düşünmek işime gelmedi. O zaman yazılanı da beğenmeyebilirdim. Anlattım aklımdan geçirdiklerimi.

- Sen değil miydin biraz önce şiir de okumalı diyen. Yoksa dalga mı geçtin benimle ? Güldüğüme bakıp yanılma. Ciddiye almıştım önerini.

- Fukara şiiri olmasın. Acındırmayı üstelemiş oluruz.

- Dışarıdan da olmamalı şiir. Bizden birini seçmeliyiz. Az dizelerde özü hemen sezdiğimiz türden biri.

- Seninkilerden birini koyalım.

- Denk düşmez. Kendi yaşından birini seçmeliyiz. Duygu farklılığı olmasa bile, okuyan tanımalı yazılan şiiri. Yanılıyor muyum ?

- Hayır.

- Çok kıskançsın.

 Bir süre sustuk. Ben şiiri arıyordum. Kızımın kafasından geçenleri yakalayabildim. Karısını uyandırmasını istiyordu ev sahibinin. "Cinsiyetinin önemsendiğini bilmek hoşuna gidecek kadının" diyordu. Kadın, düşküne daha kolay acır gibi önyargıları vardı. "Öyküde yumuşaklık gerek" deyişinin nedeni buydu.

- Sen olsan ne yapardın, kapıyı açan ?

- Bilmem. Babaannemi uyandırırdım. Yaşlılar bu konuda daha becerikli oluyorlar. Deneyli olduklarından değil. İçlerinde başka türlü şeyler gelişiyor insanlar yaşlı olunca. Daha geç şaşırıyorlar.

Öyküye kaldığımız yerden devam ettik. Babaanneyi uyandırdık. Kadın doğalında telaşlı zaten. Terliklerini bile giyemedi. Tanıdık biri gelmiş gibi hızlı ve tutarsızdı. Becerikli olmadığını gördük. Kolayca şaşkınlık göstermeye başladı. Deneysiz olduğuna verdik. Yine de içinde başka türlü şeylerin olmadığına çok üzüldü kızım. Babaanneyi en iyi ben tanırım, umurumda değildir böyle şeyler aslında. Aralarına girmek istemedim.

- Dostluktan ayırmamak gerek gelenle eve sahibinin ilişkisini. Öykünün tümünde bunu elde tutmalıyız. Böyle başladı öykü. Gelenin derdi buydu zaten. Tanınmamak üzmüştü. Şimdi tanışırsalar, sevinmesi mümkün görünse bile makul görünmeyecek.

Kızım yeni başkaldırmalar getiriyordu.

- Bağımsızlaştırmamak ilke değil, öykünün tamamlanmasında. Dostluktan başka bağlantılar da bulmalıyız, gecenin bu saatinde kapıyı çalıp içeri girmek istemesine.

- Saptırıyoruz galiba, ne dersin ? 

- Bırakalım burda.

Üç dört gün konuşmadık öyküyü, düşündüğümüz muhakkaktı. Benim kafamda yazacaklarım tamamlanmıştı. Deniz kenarında yürüyüp kelimeleri seçmiştim. Kâğıda döküp dinlenmesini bekliyordum. Gelenin sesi, yüzü, geçmişi tamamen değişecekti. Gelişinin nedenine bir rastlantı bulmuştum. Günün geçerli kabullerinde bu rastlantıyı tartışanlar beni haksız bulmayacaklardı. Gece evde kalmasını istemiyordum. Parasız da değildi. Topallığını geçici bir durum olarak ele alıyordum. Açlığı söz konusu bile etmedim. Eski dostunu görmeye gelmesi, "ne vefalı adam olduğunu" kanıtlamak için iyi bir örnek olacaktı. Geceyarısı hava soğuk, hem de yağmurluydu. Koşullar ağırlaştıkça "ne vefalı olduğunun" ölçüsü artacak, dostluğu pekişecekti. Uyandırdığına üzülmüş görmeyeceğine emindi dostunun. Sarılıp kucaklaşacaklarını ummuştu. Belki çıkınında biraz üzüm pestili de getirmeliydi. Kavurma tenekesini yarın alacaklardı ambardan. Karısının hasta olduğunu duymuş, üzülmüştü gelen adam. Annesinin sağlığım soracaktı. Elini öpmek için yarım beklemeye niyeti olmadığım söyleyecekti. Çocuklarından başlayabilirdi dostlukları, benim öykümün devamında. Annesinin hâlâ o güzel börekleri yapıp yapmadığım soracaktı. Evini zor bulduğuna kızacak, "güzel bir eve insanın ihtiyacı büyük olur" diyecekti kıskanarak. Kendisinin de iyi bir evi olacaktı. Evlenip ayrılmış olması hikâyeye denk düşebilirdi. "Yalnızlık içindekilerin vefası daha büyük olur" yargısına varmadan anlatacaktı gelişinin sadece özlemekten ibaret olduğunu.

Eski günleri anmak için birini aramak ne kadar bencillikti. Bunu görmezlikten gelecekti ev sahibi. Dostluğuna, kendisini aradığına memnun olduğunu söyleyecekti. "Ne vefalı dost" dediğin böyle olurdu. Karısının iyileşmeye başladığım, annesinin yaşlandığını anlatacaktı. Çocukların yarın erken kalkması gerekliydi. Kış vakti okul derdi büyük oluyordu sabahları. Uyursa, yorgunluğunun gideceğini önerecekti arkadaşına. Karısının koynuna dönmeyi istediği geçecekti aklından. Babaanne sevmeyecekti gelen dostu. Çocukken de sevmemiş olmalıydı. "Akıllı olsaydı topal olmazdı" diye geçirecek aklından. Anasını da sevmemişti zaten babaanne. Aynı sokağın kızları, kadınları kıskanmak bir erkeği, bir başkasından. Karısı, durgun bir yüzle karşılamalı geleni sabah vakti. Sonra geçip arka odalardan birine, başının etini yemeliydi kocasının. Kolayca ağlamalıydı. Gitsin demenin en etkin çözümü bu olacaktı. Çocuklar sevmiyecekti üzüm pestilini. Çıkın içinde yapışmış olacak, biraz da kirlenecekti üzüm pestili. Kavurmayı da almıyacaklardı belki ambardan. Sonra adam anlamalıydı vaktin geldiğini. Hak vermeliydi arkadaşına "defol" diye bağırdığı için. Tanımazken sesini, kovmanın haklı bir gerekçesi olacaktı. Bir gece çayından sonra, çevredeki yüzlerden "Git artık" demeyi duyması sarsacaktı geleni. Eski günleri, acıları anımsadığı için bağışlamalıydı ev sahibini. Sabah erkenden gitmeliydi. Topalladığını tüm insanlar görmeliydi. Bahçe kapısına kadar arkasına bakmadan yürümeli, sonra demir kapıyı sürgülemek için dönmeliydi. Elini sadece ev sahibine sallamalıydı. Sevinmeliydi kendi kendine:

"Pijamaları katlayıp koydum yatağın kenarına" diye. "Nasılsa yıkayacaklar arkamdan" diyen haylaz bir gülümseme belirecekti yüzünde. Öyküyü gece yağmur dinince bitirmeliydim. Ev sahibi karısına sarılınca, "Kurtulduk!" demeliydi. Kadının istekli olduğunu yazmalıydım. "Işığın birisini söndür" yeter. Böylesi daha güzel oluyor" demeliydi kadın. Evin sessizliğini bir şeyler bozmalıydı.

Aklımdan geçenleri anlattım kızıma: öykünün tamamlanacak yanından çok ayrıntıların önemsenmesi gerektiğini anlattım.

- Serin bir tamamlama olmuş. Arada bıraktıkların çok. Eksiği gidermeyecek bu, dedi.

Yazacaklarımdan vazgeçmiyecektim.

Bir süre sonra kızım, öyküyü tamamlamış, beyaza çekmişti. Tümünü birden okuyabiliyordum. Gene geceyarısıydı. Gene hava soğuktu, hatta yağmur da katmıştı işin içine. Gelen kadındı, topal ve orta yaşlı. Evsahibi de kadındı, uyandığında kocasını da kaldırmıştı. Birlikte inmişlerdi aşağıya. Sesi, tanımışlar, sevinmişlerdi.

İhtiyaçları vardı gelene. Yatıracak yerleri de vardı, ama, gelenin kalmak istemiyeceğini düşüneceklerdi. Tanınmış olmak doyum verecekti gelene. Belli edecekti bunu. Bir süre kalıp gitmesi gerekirmiş gelenin. Ev sahibinin kovmasını uygun bulmamıştı kızım. Karı koca oturup gelişme yorum arıyacaklardı bu eski dostun. Üzüm pestili, kavurma tenekesi yoktu kızımın öyküsünde. Ayrıntıların tümünü bir yana bırakmış, tanıdık bir sesin, giderek bulanıklaşan kayıplarında bu eski sadayı tüketip bitirmişti öyküde.

Öykünün benimkinden önemli farkları yoktu. Tek tek düşündüklerimiz, yazılanın yarımlığını bütünlemiyordu. "Kırgın ayrılmış birinin acınacak yanı yoktur" diyordu kızım öykünün sonunda. Ya da öyle demeye getirmek istemişti. Tartıştıklarımızla, yazdıklarının tutarlı yanını bulamadığımı söyleyecektim. Kadının gelişim, kadınca bulmamıştım. Tadında değildi. Kadınca olmanın kırık dökük yanını görmezlikten gelmiş, öyküyü kaba saba tutup, acıma duygusunda yoğunlaştırmıştı.

Öykü tamamlanamıyordu.

Yazarım aradım. Adımı verdim. Sekreteri "Yoklar" diyordu. Gelince beni arayacaklarım söyledi. Öykünün neden tamamlanamadığım söyleyecektim. "Tamamlamak mümkün değil, çünkü kuruluşu yanlış" diyecektim. Oturup öyküyü yeniden ele alması gerekecekti. Sesini değil önce yüzünü tanımalıydı gelenin. Topallığını yanlış yorumlamalıydı. Doğru sayıyorsa, gerek yoktu bu tanımlamayı büyütmesine.. Açındığına kızmalı, hatta daha sert tersleme sözcükleri seçmeliydi. O zaman vardığımız sonucu yumuşatacak şeyleri daha kolay bulabilirdik.

Bir süre sonra yemden aradım yazarını. Gene adımı verdim. Gene sekreteri, "Yoklar efendim, seyahatteler" diyordu. Gelince beni arayacaklarını söyledi. İstersem, kendisi bana yardımcı olabilirmiş. Yazarın yokluğunda o bakarmış işlerinin bütününe.

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 


 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült