Bir Mecnun Masalı

Sadık Yalsızuçanlar


Yaşlı padişahın tahtıyla birlikte ihtiyarlayan saçları, geçmiş ve gelecek rüzgarları için hüzün şarkıları söylüyordu. Dünya güzeli kızları, her sabahın yeni bir yapılışa gebe olduğu sanısıyla gülüşüyorlardı: Büyük kız: kar çiçeği. Ortancası: Kız çiçeği. Küçüğü: Gül çiçeğiydi.

GÜLNAR/
‘İkinci kadın’ın saraya meyvesiydi. Baba sessiz bir gecede kurşuni bulutlarla sehere yıldırımlar yağdıran Gülnar’ın doğuşunu açılıp kapanan kaderine, ukdelenmiş kederine sevindirmişti. ‘Babam, sevgili babam derinleştikçe büyüyen alnındaki çizgilere, ağardıkça çoğalan saçındaki ıstıraba kurban olduğum eşsiz babam! İhtiyarlığınca hüzün nedir?’ Tahta yığılıp kalıyordu. Padişah saltanatın ölümüne ağlıyor, dünyanın gözü önünde, zamanın ihtiyarlattığı tahtına gömülüyordu. ‘Alın götürün beni. Sevdamızı değiştiren, kalbime karşı kalp getiren, bu ay yenisi, perilere tuzak bebeğimi.’ Taht çatırdadıkça, insanların bahtına matem haberleri doğuyordu.

PERİ PADİŞAHINA GÜLNAR SEZGİSİ
Dünya simsiyah bir kabre dönüştü. Siyah kefeni giydi. Kalp kulağı açıldı, saltanat ömrünün gündüzü geceye, dünya gündüzü berzah gecesine, hayatın yazı ölümün kış gecesine dönüyordu. Peri padişahının üç oğlu vardı ve üçünün de gönlü çiçeğe düşmüştü. Balözüne düşen arı ilhamı gibi. ‘Biz
ne yapalım da Sultan babamıza duyuralım?’ dediler. Akıldaneyi çağırdılar.
‘Bahçıvana haber salın.’ Bahçıvan geldi. ‘Üç tane karpuz kes bize’ dediler.

‘Biri tam ergin olsun’ bahçıvan karpuzları kesti getirdi. Korkuyla elleri ve
gözleri küçülüyor ve yalvarıyordu. ‘Götür bunları, Sultan babamıza ver’ dedi- ler. Bahçıvan dehşetle irkildi, korkuyla büzülen, küçülen, kuruyan bir yaprak damlası oldu. Sonra boyun eğdi, çaresiz götürdü. ‘Şevketliye kızları saldı’ dedi. Akıldaneyi çağırdılar. Peri padişahından istekliler geldi. Bekledikleri buydu. Bütün dünyanın gözü, yıkılan ve eriyen tahtın servetindeydi. Leş kargaları gibi üşüşmüşlerdi. Gülnar geldiğinde yeni ay mı doğardı Gülnar mı gelirdi bilinmezdi. Sarayda zamanı süsleyen bir gül çiçeği gibi saklanmıştı. Peri padişahının küçük oğlu deliler gibi aşıktı ona. Korkuyor, ihtiyarlıyor
ve çılgınlar gibi seviyordu. Gülnar mustaripti. Saçları, kendini ele verecek, dünyayı baştan çıkaracakmış gibi uzun ve güzeldi. Gözleri, yeni ayı kıskandıracak, yüzü, güneşi utandıracak denli pervasız ve berraktı. Peri padişahının küçük oğlu intikam sevdasıyla yanıyordu. Gece olup gündüze gündüz olup geceye mecnun olup sahraya düştü.

GÜLNAR İÇİN GAGASI ŞAFAĞA UYANMIŞ GÜVERCİN MASALI
Peri olup at kılığına girdi, bağı bahçeyi dağıttı, yıktı, tüketti küçük oğul. Sihir çoktu.
Gökte havai fişekler, barut ve bilgisayar tüketen sesler, ülkenin tümünü reklam savaşlarıyla kuşatan bir karabasandı. Herkes meyvesini sebzesini pazara çıkarmışken, saray bahçıvanı yoktu. Padişah sordu. Bahçıvan; ‘nasıl getiririm şevketlim, sihirli bir at gelir bağı bahçeyi komaz haşat eder.’ Bir hendek kazdılar derince. At geldi. Tuzağa düştü. Ahıra bağladılar. Aylarca bir şey yemedi huysuzlandı. Ona yem vermedik bir Gülnar kalmıştı. Gülnar
gittiğinde, huysuzluğu uysallığa dönüştü, eliyle verdiği yemi yedi. Padişah ‘bu atı çok sevdim, buna sen bakacaksın’ dedi Gülnar’a. Gece Gülnar uyuyunca, at silkinerek kalktı. Ayın ondörtü gibi bir yiğit doğuverdi.
Ellerini dua eder gibi göğe kaldırarak haç çıkardı genç adam. İbadet ateştapar bir geceydi.
Gümüş mercan gözleri, hilal kaşları, kalbindeki sihir ateşi, yumuşacık ayva tüyü sesiyle Gülnar’ın kalbini bağladı. Gülnar ürpertiyle kalbinin ellerini uzattı ona: ‘Uzat ellerini sana biat edeyim.’ ‘İnanma ona.’ Gülnar, şeffaf bir mah- beste gördü ruhunu. Yalvarıyordu. Gözlerinden ve zamandan korkuyordu. Sihirli bir gülüşle erimeğe başladı. ‘Madem’ dedi Gülnar, ‘sihre kapılarak babam sana adadı beni, kalbim senindir.’ Yiğit ‘şafakta kuş olup uçacağız, tılsımdan kimseye söz etmeyeceksin.’ dedi. Üç kardeş şafakla birlikte uyandı. Beyazlar giyinip uçtular. Büyük kız ‘sütte leke var, yarimde yok’ diye inli- yordu. Diğeri ‘kar gibi beyaz’ diyordu. Gülnar duyulmuyor ve seçilmiyordu
: ‘Babam adadı beni.’ Nereye olduğunu bilmeden uçtular, döndüler. Şafakta uyandılar. Al giyip uçtular. Nereye uçtuklarını bilmeden gittiler, dönüp uyudu- lar. Sonraki şafakta karalar giyinip uçtular. ‘Tılsım’ diye büyüden söz etti Gülnar. Büyü bozuldu. Gün döndü. Düşte gibiydiler. Kuş bağlandı, yiğit kay- boldu. Bütün kuşlar yuvalarından çekildi. Gülnar, engin bir çölde yapayalnızdı. Vazgeçemiyor, onunla olamıyordu. Neredeydi? Kimdi? Dünya dönüp duran, büyüdükçe kararan bir taş parçası gibi kaskatıydı.
‘Demir asan eğilmedikçe Demir çarığın delinmedikçe Hacıleylek başına yuva yapmadıkça İnce kemer belini kesmedikçe
Beni arayıp da sevda köyünde bulasın.’
Yaralı bir kuş gibiydi. Kanatlandı. Padişah tahtıyla birlikte öldü. Kızına ellerini uzatmış, bir kılavuz bırakmıştı.

BİR ZÜLEYHA TACIDIR ÖRDÜĞÜ HÜZÜNLERDE/
Gülnar fecrikazipde kalktı. Demir asa, demir çarık, ince kemer aldı, yola düştü. Babasının mezartaşında yüzyıllık utancı ve gözyaşı çizilmişti. Aylar, yılları kovaladı. Gülnar kurtlar ülkesine geldi. Ülkenin girişinde korkuyla geriledi. Alıp ülkenin hakimine götürdüler. Hükümdar’a sordu. Tanıyan yoktu. Bir sonraki ülkenin hakimine gönderdiler.

DÜŞLERİ VEDA ETMEDE ZAMANSIZ GECELERE/
Gülnar elindeki kılavuza uyarak düştü yola. Dağ yaklaştıkça güneş doğuyor, güneş doğdukça ay bölünüyor, ay bölündükçe yıldızlar parlıyor, yıldızlar parladıkça dağın gözündeki gümüş bakışlı kuşlar selamlıyorlardı Gülnar’ı. Pusu? Yoktu. Dağ? Gümüşle yakut arasında tabiat diliydi.
Dağın gözünde sihri haber veren uyarılar gördü Gülnar. Düne uzandı. Gelecek aydınlandı. Bir yaban çiçeği dile gelip babasının mezartaşındaki hüznün müziğiyle kalbine ağan sihir çilelerini dillendirdiğini duydu. Git gide gezindi. Dün, ansızın çıkıveren samyeliyle saçlarından uçan bir haşirçiçeği oluverdi. Çiçeğin ellerine bıraktı kendini. Büyü cadıları üşüştü başına. Biri; zambakların en ıssız yerlerde açmışlarından küçük bir şehir, diğeri; gülleri ve leylakları, kalbi mercan, dili mercan, gözü mercan bir sonsuzluk tacı yapıp, tacı sihirleyip, gebe bir kadın gibi rüya sancılarıyla doğan kötürüm bir çocuk, vehim tuzağıyla örülü kızıl dağ saçları yaptığını anlattı. Günlerce Gülnar’ın çevresinde döndüler. Korkuyla yığılıp kalmıştı oraya.
Dağın gümüş bakışlarından süzülen bir kalp ve akıl arasında gidip gelmekten bıkmış, yeni açılan berzahi bir yolda, şeklini ve dünyasını tarihe ve insanların zihnine armağan etmişti. Kısacık ömrüne yerleşen dünyasını leylaklarla süslemek, sonra onu güller arasındaki kadınlığından süzülen bir zaman
süsü olarak beslemek geldi içinden. Sustu, sihir doğmakta, suretiyle görün- mekteydi. Kendisini çaresiz suretin diline bıraktı Gülnar. Dağ geçit verdi. Aslan ülkesinin girişinde saldırdılar. Kılavuzu çıkardı. Alıp ülkenin hakimine götürdüler. Tanıyan bilen yoktu. Geçit’e kadar uğurladılar Gülnar’ı.

İMBATTIR AŞK VE IŞIK GÖRMEMİŞ TOMURCUKLARIN/
Geçidin sonunda yaklaştıkça küçülen şeffaf bir saray görünüyordu. Gurup güneşi gibi kaynayan ateş gerisinden saraya sağılan kuşlar, saraydan atılan kemikler uçuşuyordu. Gülnar, saraya yaklaştıkça içinde sürekli tahrip ve tamirle çalkanan şehirler ve o şehirde her zaman harp ve hicret içinde kaynayan ülkeler ve o ülkelerde her vakit hayat ve ölüm içinde yuvarlanan alemler gördü. Bir kasırgaya kapılır gibi derin bir karanlığın yüreğine düştü. Işıkla ateş karışmış, sanki dünya durup Gülnar dönmeye başlamıştı. Yer
gök neredeydi? Yükseklik neydi? Bu hercümerc içinde karanlığın yüreğinde ışıltı bulduğunda hemen üstüne bir kelime bırakıyordu. Sonra, bunların işaret için birer alamet olduğunu anladı. Karanlık derinleşti. İşaret keskinleşti. Hüznünden yükselen ahlar karanlığın erişemediği bir yerde şefkatli bir bulut oluşturdu. Güneş göründükçe Gülnar parlıyordu. Kuşlar ülkesine geldiğinde sessiz bir korku karşıladı onu. Çığlık çığlığa Gülnar’ı çevrelediler. Kılavuzu buldu. Sordular. Bilinmiyor, tanınmıyordu. ‘Daha sorulmayan kaldı mı?’
‘Haberkuşu kaldı’ dediler. Haberkuşu, naz kuşuydu. Buldular. ‘gelmem’ dedi. Hükümdar, ‘ne istiyorsa verin, gösterin’ diye buyurdu. Haberkuşu’nun rehberliğinde iki kuş kanatlarına aldı Gülnar’ı, uçtular. Hükümdar içinde inci büyüten sihirli bir mahfaza vermişti. Abanoz ağacından yapılmış, üzerine mavi ışıklı bir dille şafak kalbi işlenmişti. Uçtular uçtular, denize kavuştular.

Denizden öteye hükmedemeyen Haberkuşu, ‘biz döneceğiz, öte geçemeyiz’
diyerek havalandı. Gülnar umutsuzca denizin karaya kavuştuğu, dalgalarla kayaların öpüştüğü çizgiye uzandı. Yere bırakır bırakmaz, yeşille mavi arasında uzak bir deniz hülyası oluverdi. Hülyanın tüyler üzerinden doğan sesine kayboldu. Girdiği dünya hep geceydi. Dünya küçüldü. Deniz yüzündeki canlılar ve insanlar görünmeyecek derecede küçüldüler. Görünen, dünyanın içinden ve üstünden menzil’i sermedi avuçlarında karanfil sesi gibi okşayan kudretli bir ışıktı. Gülnar kalbine gizlenmiş üç büyük cenaze başında gördü kendisini. Saçlarındaki leylak rüzgarı, ölmüş ve defnedilmiş kabri üstünde bir mezartaşıdı. Yeryüzündekilerin ölüp mazi kabrine defnedilmiş büyük cenaze- sinin başında, mezartaşı olan kendi çağının yüzünde gezer karınca gibi
bir canlıydı. Her yıl dünya yüzünde gezen bir alemin ölümüyle büyük dünyanın da ölümüydü. Üç büyük cenazeden Gülnar’ın ruhuna pek çok menfez açıldı. Biri akıl nuruydu. Biri melek ruhu. Biri vicdan ışığıydı. Biri gül ruhu. Gülnar, yalnız bir nar çiçeğiydi şimdi. Deniz aralandı. Gülnar, denizin nerede bittiğini anlayamıyordu. Yorgun, kaya üstüne yığılmış soluklanırken sanki biri götürüyormuş gibi eli başına gitti. Hacı leylek yuva yapmıştı. Ayaklarına uzandı bakışları, demir çarıkları delinmişti. Elindeki asa iki büklümdü. Denizin bittiğini, ağaçların başladığı tabiattan bildi. Yürüdükçe sokaklar inceldi, dünya küçüldü, menzil büyüdü, çocuklar göründü.Birine sevda konağını sordu. Çocuk korkuyla ağladı. ‘Niçin?’ dedi Gülnar. ‘Yedi
kat yerin dibinde sihirli elleriyle konağın hanımı duyarsa geldiğini.’ Gülnar dinlemiyordu. ‘Sen’ dedi Gülnar, ‘koşa koşa git, konağın kapısında dur, ben anlarım.’ Çocuk koştu, kapıya ulaşınca düştü, kalkıp tekrar koştu. Gülnar vardı konağa. Hanım’a yalvardı hizmetçiler, Gülnar’ı konağa aldılar. Konak, meydana açılan geniş kapılarıyla yetmiş menzilliydi. Gülnar’ın odası, yiğidin kapandığı, aynı yönlerden bakıldığında ışıklı, loş ve karanlık görünen gizli menzilin kaybolduğu yerden başlıyor, bir ucu kaybolan şimşek çocuğuna,
bir ucu babasının mezartaşına, diğer ucu saçlarına uzanıyordu. Gülnar, hizmetçilere katıldı, konağı gezdirdi, tanıttılar. Bir odadan yıllardır müzik damlıyordu/ sevda odası dediler, ama yetim. Bir başka odadan kapısı açılmayan, açıldığında çağlar boyu birikmiş yalnızlık nehri boşanacak mercan gizliydi/ hüzün odası dediler, ama muzlim. Bir diğer odaya dünya kurulduğundan bu yana güneşten damıtılmış sabah çocukları hapsedilmişti/ gül odası dediler, ama gizli. Makine kokulu, teknik dilli resim odasına
tozları silinmiş kelebek kanatları doldurulmuştu/ coşku odası dediler, ama korkulu. Orman müjdeli yunusların serildiği odaya/ aşk odası dediler,
ama solgun. Gülnar’ın aradığı oda, karnında taşıdığı sihre gebe çocuğun gözbebeğine yerleştirilmişti. Hüzünle titriyordu. Hizmetçi kadınlar, doğumun göze yaklaşan kirpik gibi yakınlaştığını, can bedenle birleştirilinceye kadar sürenin uzayacağını öğrenince hayretevi kurdular ve hiç bitmeyecek bir ağlamaya durdular. Konağın terzinin kapatıldığı odada şiddet aygıtları
biçilip dikilmekte, tekrar bozulup tekrar dikilmekteydi. Konak Efendisinin bayramlığını terzi dikecekti. Bayram gelmiyordu. Gülnar’ı sabahın ilk ışıklarıyla birlikte karşı odada, ağlayan kumrular uyandırdı. Gülnar kalktı ve işaret parmağında elmas bir yüzüğün parıldadığını gördü. Konağın hanımına koşup haber verdi hizmetçiler, ‘aman sultanım, yeni gelen hizmetçinin
parmağında elmas parıldar ki, ancak size layık...’ Yedi kat yerin dibinde sihirli elleriyle Hanım uzandı ve Gülnar’ın yüreğindeki isteği seçti. Konak Efendisinin odasında bir gece kalmak diliyordu. Efendi’ye büyülü içecek içirip, Gülnar’ın yüzüğünü aldı, gece odasına gönderdi.

Gülnar şafağa dek Yiğit’in yanında inledi:
‘demir asam eğildi demir çarığım delindi hacıleylek başıma yuva yaptı ince kemer belimi kesti
uyan sevdalım uyan’
Şafakta odadan çıkardılar Gülnar’ı. Terzi, odasında biçip dikiyor, bozup tekrar dikiyordu. Gülnar’ın serzenişlerini dinlemişti geceboyu.

AŞK VEYA BALRENGİ BİR FECİR/
Bir sonraki şafakta kumrular uyandırdı Gülnar’ı. Boynunda zümrüt bir gerdanlık parlıyordu.
Koşup Hanım’a haber verdiler. Yedi kat yerin dibinde büyülü elleriyle Hanım uzandı, Gülnar’ın yüreğindeki isteği seçti. Bir gece bir gündüz Yiğit’le beraber kalmak istiyordu. Gülnar’ı Efendi’nin odasına gönderdi. Terzi biçip dikiyor, bozup tekrar dikiyordu. Gülnar bir gün bir gece Yiğit’in başucunda ağladı.
Bir sonraki sabah, terzi, Efendi’ye Gülnar’ın yakarışlarını anlattı. Gülnar odasında;
‘demir çarığım delindi demir asam eğildi...’
diye inleyince, Yiğit gözlerini açtı. Gülnar’ın belindeki gümüş kemere baktı. Gözlerini göremedikleri, seslerini duyamadıkları şeffaf bir hürriyet çocuğu doğdu. Çocuğun doğduğu dünyadan ışık ve sesle birlikte, yedi kat yerin dibinde sihirli elleriyle konağın Hanım’ı eridi.

BİR MECNUN MASALI DOLAŞTIRIR ŞAHDAMARLARDA/
Çocuk babası kiliseye götürdüğünde çığlık çığlığa yok oluyor, hasta annesinin başucunda elleri göğe yükseliyordu. Suyun havaya, aşkın nefrete dönüştüğü bir avuç kül savrulurken şafak oldu. Çağlar çağları kovaladı. Çocuk her çağa bir gül ve bakış diliyle girdi.
Bir mecnun masalı olup şahdamarlarda dolaştı.

 

 


 

 
Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

Hikaye

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült