Bir «Hafta Sonu Gezisi»ne davet edilmiştik. Halkın hükümeti ne denli
tuttuğunu, biz gazetecilere, yerinde göstermek istiyorlardı.
Gideceğimiz bölge üzerine gazetelerde çıkan yazıların hiçbirinin aslı faslı yoktu: Orada yaşayanlara baskı ve işkence yapıldığı, halkın yoksulluktan kırıldığı, ve hele bölgenin bağımsızlığa kavuşabilmesi için ayaklandığı haberlerinin tümü uydurma idi! Bütün bunların yalan olduğunu göstermek amacı ile, bize pek nazik şekilde çağında bulunmuşlardı. Opera binasının arkasında, tertemiz giysileri içinde bekleyen memur da, bizi büyük bir nezaketle karşıladı ve orada bekleyen belediye otobüsüne götürdü.
Yepyeni, gıcır gıcır bir (otobüstü bu. İçerisi cila ve deri kokuyordu. Radyodan hafif bir müzik sesi duyuluyordu. Otobüs hareket eder etmez, memur mikrofonu yerinden çekip aldı, önce tırnağını mikrofonu kaplayan gümüş tel mahfazanın üzerinde bir gezdirdi, sonra yumuşak bir sesle, hepimize bir kez daha «Hoş geldiniz!» dedi ve kendini tanıttı: «Benim adım Garek» dedi. Sesinde çok saygılı bir ton vardı; sonra, bize başkentin güzelliklerini gösterip, anlatmaya başladı: Parkların adlarını ve sayılarını söylüyor, dikkatimizi küçük bir tepenin üstüne kurulmuş olan bir örnek siteye çekiyor, sabah ışığında pırıl pırıl yanan sitenin ne şekilde inşa edildiğini yavaş sesle anlatıyordu.
Kentten çıkınca yol ikiye ayrıldı; denizi arkamızda bırakarak kırsal bölgeye doğru yöneldik; iki yanımızda, kahverengi yamaçlar, irili, ufaklı taşlarla kaplı tarlalar uzanıyordu. Bir dar geçitten yokuş aşağı indik, kuru bir nehir yatağının üzerinde uzanan köprüyü geçtik. Köprünün üzerinde, omuzundaki makineli tüfeği taşımaktan zevk alır gibi duran genç bir er vardı; önünden geçerken, güleç bir yüzle bize el salladı. Kupkuru nehir yatağında, sulardan kar gibi beyaz olmuş çakıl taşlarının arkasında da iki genç er duruyordu. Garek, sevilen bir manevra bölgesinden geçtiğimizi söyledi.
Hafif yokuşlu bir yoldan, bir düzlüğe çıktık. Çevremiz sıcaktan yanıyordu. Açık duran pencerelerden içeriye dolan kireç tozları gözlerimizi yakıyordu. Dudaklarımızda da kireç tadı vardı. Ceketlerimizi çıkardık. Yalnız Garek sırtından ceketini çıkarmamıştı. Yumuşak bir sesle, elinde tuttuğu mikrofona açıklamalar yapıyor, bu ölü toprakları işlenecek hale getirmek için hükümetin hazırlattığı planlan sayıp döküyordu. Yanımda oturan arkadaşın başını arkaya dayayıp gözlerini kapadığını farkettim; dudakları kireçten bembeyaz olmuştu, koltuğun nikelajlı kenarına dayadığı eli üzerinde, dışarı fırlamış mavi damarları gözüküyordu. Otobüsün dikiz aynasından, mahzun bakışlı bir çift gözün bize baktığını görünce, yanımdakini bir dürtüşleyim istedim. Ama benim davranmama kalmadan Garek gülümseyerek ayağa kalktı, yanımızdan geçerek arkaya gitti. Önce herkese ince kağıtlara sarılı kamışlar dağıttı, sonra da buzluktan çıkardığı meyve sulan, gazoz gibi içecekler ikram etti.
Öğleye doğru bir köyden geçtik; pencerelerine portakal sandıklarından koparılmış tahta parçaları çivilenmişti; kuru dallardan örülmüş delik deşik çitler, ovadan esen rüzgarla dağılmış, kimi yerde, olduğu gibi yere yatmıştı. Düz çatıların üstündeki çamaşır iplerinde bir tek çamaşır parçası asılı değildi. Çeşme, tahta perdelerle örtülmüştü. Ne otobüsün arkasından koşan bir köpek sesi işitiliyor, ne de bir insan görünüyordu. Hiç yavaşlamadan, geldiğimiz hızla köyün içinden geçip gittik. Arkamızda kireç tozlarından oluşan kül rengi bir çizgi bırakıyorduk: Uzayıp giden bir cefa (dert) izi.
Garek, koltukların arasındaki dar koridordan geçerek, arkaya, yanımıza geldi, sandviçler dağıttı, güler yüzle, gideceğimiz yere iyice yaklaştığımızı müjdeledi.
Düzlükten çıkmış, kırmızı topraklı, tümsekli bir araziye girmiştik. Çevrede serpilmiş irili ufaklı kayalar, bunların arasında, yer yer renksiz çalılıklar vardı. İki tepe arasında, tünele benzeyen dar bir geçitten geçerek hafif meyilli bir yokuştan aşağıya iniyorduk. Barutla parçalanmış kaya kalıntılarının gölgeleri garip şekillerde çatlak kaya duvarların üzerine vuruyordu.
Otobüsün içine kızgın bir sıcaklık dolmuştu. Sonra yol genişledi ve önümüzde bir nehir yatağının uzandığı vadiyi ve nehrin yanına kurulmuş köyü gördük.
Garek’in işareti üzerine ceketlerimizi giydik, otobüs yavaşladı, çamurları güneş sıcağından kurumuş, taş kesilmiş bir alanda, beyaz badanalı bir kulübenin önünde durduk.
Otobüsten inerken yüzümüze vuran kireç beyazlığından gözlerimiz kamaştı. Otobüsün gölgesine sığındık ve sigaralarımızı ağzımızdan fırlatıp attık. Gözlerimizi kısarak Garek’in girip içinde kaybolduğu kulübeye bakıyorduk.
Bir süre, öylece bekledik, sonunda Garek hiçbirimizin tanımadığı bir adamla yanımıza geldi.
«İşte bu Bela Banzo!» dedi, adamı göstererek «Bay Banzo’nun elindeki işi bitirmesini bekledim de... ondan geciktim. Sorularınızı kendisine sorabilirsiniz, size onları yanıtlayacak. Buyrun sorun!»
Gözlerimizi Banzo’ya dikmiştik, bakışlarımıza onu ürkütmeyecek, halden anlat bir anlam vermeye çalışıyorduk. Bakışlarımızı, başını hafifçe öne eğerek karşıladı. Yaşlı bir yüzü vardı, kül rengi... Ensesinde siyahımsı, derin çizgiler uzanıyordu. Üst dudağı şişmişti. Evinin herhangi bir işi ile uğraşırken alınıp karşımıza getirilen Banzo’nun saçları düzgün taranmıştı, ince boynunun kırışık derisi üzerindeki kurumuş kan pıhtıları, özenli, belki fazla basarak yapılmış tıraştan kalmış olsa gerekti. — Sırtında temiz bir pamuklu gömlek vardı. Yine pamuklu kumaştan yapılmış pantolonunun boyu ancak ayak bileklerine kadar geliyordu.
Ayaklarında, açık kahverengi, işlenmemiş deriden yapılmış, erlerin talim yaparken giydikleri postallara benzeyen, bir çift yeni kundura vardı.
Hepimiz ayrı ayrı elini sıkarak Bela Bonzo’yu selamladık, sonra başı ile yaptığı işarete uyarak arkasından evine doğru yürüdük.
Eve, önce bizleri buyur etti. Girdiğimiz loş ve serin holde yaşlı bir kadın vardı, yüzünü iyice göremiyorduk; içeri sızan ışıkta, yalnız başındaki eşarp parıldıyordu.
Yaşlı kadın bize bilmediğimiz bir meyve ikram etti. Yumruk büyüklüğünde, içi kırmızıya çalan renkteki bu meyve bol sulu idi. İlk ısırdığım zaman açık bir yarayı dişliyormuşum hissine kapıldım.
Yeniden dışarı, o toprak alana çıktık. Otobüsün yanında çıplak ayaklı çocuklar toplanmıştı: Bunlar hiç kımıldamadan oldukları yerde duruyor, kendi aralarında konuşmadan dikkat kesilmiş Banzo’ya bakıyorlardı. Hiçbiri ondan gözünü ayırıp da bizimle ilgilenmiyordu. Ve Banzo, yüzünde anlaşılması güç bir ifade, kıvançlı bir anlamla hafifçe gülümsüyordu.
Pottgiesser: «Çocuklarınız var mı?» diye sordu. Bu ilk soru idi. Banzo o garip gülüşü ile: «Bir oğlumuz vardı,» dedi, «şimdi onu unutmaya çalışıyoruz. Hükümete karşı geldi. Zaten tembelin biri idi. Elinden hiçbir iş gelmezdi. Ortalığı birbirine katan anarşistlerin arasına katılmayı marifet sandı. Hükümeti devireceklermiş. Onlar başa geçerse her şey daha iyi olacakmış! »
Banzo bunları hafif, fakat insanı etkileyen kesin bir sesle söylüyordu. O konuşurken ön dişlerinin yerinde olmadığını fark ettim.
«Kim bilir,» dedi Pottgiesser, «belki sahiden daha iyi olur?» Garek bu soruyu işitince keyiflenmiş gibi güldü. Banzo :
«Hükümet, hükümettir,» dedi, «halk ona boyun eğer... Kimisine zorla, kimisine istekle boyun eğer.. Başımızdaki hükümeti hiç olmazsa tanıyoruz, ötekilerden bildiğimiz yalnız, bol keseden yaptıkları vaatler...»
Çocuklar uzun uzun birbirlerine baktılar.
«Ama, bağımsızlıktan daha büyük vaat olur mu?»
«Bağımsızlığı ekmeğe katık edip karnımızı doyuranlayız.
— Ülke fakir olduktan sonra bağımsızlık bizim nemize? — Bu hükümet dışarı mal satmamızı sağladı. Bu hükümet yollar, hastaneler, okullar yaptı. Yurda kültürü getirdi ve durmadan kültürü yaygınlaştırmaya çaba harcıyor. Üstelik hepimize seçim hakkı tanıdı.»
Çocukların arasında bir dalgalanma oldu, elele tutuşarak, kendileri de farketmeden biraz öne çıktılar.
Banzo başını öne eğdi, yüzünde, o anlaşılmaz hoşnutluk ifadesi ile, çarpık bir gülümseme belirdi. Sonra başını kaldırdı, saygılı ve çekingen bir tavırla arkamızda durmakta olan Garek’e baktı.
«Hem...» diye devam etti, kendiliğinden: «bağımsız olabilmek için belli bir olgunluğa erişmek gerek. Bağımsızlığı elde ettiğimizi varsayalım, kim bilir .o zaman, belki de ne yapacağımızı şaşırırdık. — Ulusların da, kendilerine göre «reşit olma» yaşları vardır: Biz, daha bu yaşa gelmedik. Ben, kendi hesabıma bu hükümeti tutuyorum. Çünkü, o bize, daha «reşit» olamadığımız bu dönemde de sahip çıkıyor. — Ben hükümete karşı kalbimde bağlılık hisleri duyuyorum; sözün kısası işte bul. —»
Garek otobüse doğru yürüdü, Banzo dikkatle onu izliyordu; otobüsün kapısı gürültü ile kapanınca o kupkuru, toprak alanda onunla baş başa kaldık. Kendimizi Banzo ile tamamiyle yalnız hissedince Radyo Kurumundan arkadaşımız Finke atıldı:
«Gerçek nedir, gerçek?» dedi. «Çabuk söyle, bak yalnızız!»
Banzo bir yutkundu, Finke’ye, şaşkınlık ve garipseme belirtileri olan bir yüzle baktı: «Sorunuzu aylayamadım!» dedi.
Finke telaşla: «Şimdi her şeyi apaçık konuşabiliriz.» «Açık konuşmak mı?» dedi, Banzo ağır ağır... Sonra yine o çarpık ve garip gülümseme yüzünü kapladı, ön dişinin boş yeri iyice gözüktü.
«Söylediklerim, yeteri kadar açık değil mi? — Biz bu hükümetten yanayız: Karim da, ben de... Bugün, ne oldu isek, ne elde ettik isek, onun sayesinde olduk, onun sayesinde elde ettik. Bu yüzden de, bu hükümete kendimizi borçlu hissediyoruz. — Bu hükümete yaptığı işlerden ötürü bağlılık duyan insanlar azdır, evet... İşte biz, bu bağlılığı içimizden duyanlardanız! — Komşum da tıpkı benim gibi düşünüyor, şurada duran çocuklar da öyle... Kısacası: Köyde yaşayan herkes böyle düşünüyor. Gidin istediğiniz kapıyı çalın ve sorun: Hepsinden alacağınız yanıt bu olacaktır. Biz hükümete karşı gönül borcu ve bağlılık duyuyoruz.»
Gum, soluk benizli, genç bir gazeteci, birden öne atıldı, Banzo’nun yanma sokuldu ve kulağına fısladı: «Güvenilir bir kaynaktan duyduğuma göre: Oğlunuzu yakalamışlar, başkentin hapishanelerinden birinde, kendine aralıksız işkence yapıyorlarmış... Buna ne dersiniz?»
Banzo gözlerini kapadı, göz kapaklarının üstünde kireç tozlan vardı; yine öyle garip şekilde gülümseyerek: «Oğlum mu? Oğlum yok ki ona işkence etsinler...» dedi, «Biz hepimiz hükümetten yanayız, anlaşıldı mı? Ben hükümet yanlışıyım!»
Kendi eli ile sardığı yamru yumru bir sigarayı yaktı ve içine kuvvetli bir nefes çekti; gözlerini, otobüsün tam bu sırada aralanan kapısına dikmişti. Garek yanımıza geldi ve konuşmamızın bitip bitmediğini sordu. Banzo onu görünce rahatlamış gibi idi. Ayaklarının topuğuna ve ucuna basarak bir aşağı bir yukarı hareket ederken adeta keyifli bir hal ile öteki sorularımızı cevaplandırıyordu; konuşurken sesinin, arada bir, ön dişlerinin boş yerinden kaçarak tısladığı işitiliyordu.
Bu sırada, orağını omuzuna dayamış bir köylü önümüzden geçti. Banzo ona seslendi; adam, ayağını sürüye sürüye yanımıza geldi, orağını yere dayadı ve Banzo’nun kendisine yönelttiği sorulan dinledi; bunlar hep, az önce bizim ona sorduğumuz sorulardı. Adam, öfkeli öfkeli başını iki yana salladı: Koyu bir hükümet yanlısı olduğunu söyledi. Aldığı yanıtlar, bir bir kendi söylediklerini kanıtladıkça Banzo’nun yüzünden zafer kazanmış kişilerin sevinci okunuyordu. Sonunda iki adam, hükümete duydukları ortak bağlılığı bir kez daha vurgulamak istercesine, gözlerimizin önünde, birbirlerinin ellerini sıktılar.
Vedalaşmak sırası bize gelmişti. Herkes bir bir Banzo’nun elini sıktı, ben en arkaya kalmıştım. Onun sert ve nasırlı elini elime aldığım zaman, avuçlarımın arasında minik bir yuvarlak hissettim. Parmaklarımı kıvırarak onu usulca avucuma al
dım ve cebime attım. Bela Banzo ayakta duruyor, sigarasını sık sık ağzına götürerek arka arkaya nefesler çekiyordu; karısı da yanına gelmişti. Otobüsümüz oradan ayrılırken Banzo, kansı ve oraklı adam arkamızdan bakıyor ve orada toplanmış olan çocuklar da, kayalar ve bodur çalılıklarla kaplı tepeye tırmanıp uzaklaşıyorlardı.
Geldiğimiz yoldan dönmedik, bir boydan bir boya, ateş saçan bir düzlüğe geçtikten sonra bir tren yoluna çıktık; bunun yanı sıra uzanan kumlu ve taşlı bir yoldan ilerlemeye koyulduk. Yol boyunca, cebimden çıkarmadığım elimle, küçük kağıt yuvarlağı parmaklarımın arasında tutuyor, onu evirip çevirerek içinde ne olduğunu anlamaya çalışıyordum: Ortasında çok sert bir çekirdek vardı, tırnaklarımı ne denli bastırırsam bastırayım, onu ikiye bölemiyordum. Kağıt topu dışarı çıkarma yürekliliğini gösteremezdim, çünkü şoförün arkayı gösteren aynasında Garek’in mahzun bakışlı gözleri ile gözlerim sık sık karşılaşıyordu.
Birden, üzerimize korkunç bir gölge vurdu ve sonra bu uçsuz, bucaksız kuru topraklar üzerinde dağılıp kayboldu; ancak pervanenin çıkardığı gürültüyü duyduktan sonra, tren yolunun üstünden başkente doğru, gayet alçaktan giden uçağı fark ettik. Uçak, ufukta bir dönüş yaptı ve büyük bir hızla, yeni baştan üzerimizden uçtu ve artık bizi yalnız bırakmadı.
İçinde katı bir çekirdek olan küçük kağıt topu elimde sımsıkı tutuyor ve Bela Banzo’yu düşünüyordum. Avucumun içi hafif nemlenmişti. Yolun sonunda, giderek bize yaklaşan, bir karaltı gördük. Bu içinde genç erlerin oturduğu bir kamyon idi. Güler yüzle ellerindeki makineli tüfekleri bize sallayarak yanımızdan geçip gittiler. — Çok dikkatli bir şekilde cebimden kağıt yuvarlağı çıkardım, ona hiç bakmadan, küçük saat cebime tıktım ve cebin düğmesini ilikledim. Üzerimde ondan başka ilikli cep yoktu.
Yeniden, hükümet yanlısı Bela Banzo’yu düşünmeye koyuldum: Açık kahverengi postallarını, hüzünlü bir hoşnutluk ifadesi taşıyan yüzünü, ağzında konuşurken göze batan boş diş yerini yeniden görür gibi oldum. Hiçbirimiz onun gerçek bir hükümet yanlısı olduğundan kuşkulanmıyorduk.
Bir süre de kıyı boyunca ilerleyerek, başkente vardık; rüzgar, kayalara çarpan suların aralıksız öpücük seslerini kulaklarımıza getiriyordu. Opera binasının önünde pek nazik şekilde Garek tarafından uğurlanarak birbirimizden ayrıldık.
Yalnızca otele döndüm, asansöre binerek odama çıktım ve tuvalete girerek hükümet yanlısının bana gizlice verdiği kağıt topu dikkatlice açtım. Kağıt bembeyazdı, üzerinde ne bir yazı, ne bir işaret vardı. Bu beyaz kağıdın ortasında bir diş duruyordu: Sarımsı nikotin lekeleri taşıyan parçalanmış bir ön diş. — Ve ben, bu dişin kimin dişi olduğunu — biliyordum...