Hikaye

 

 

Bir Dostluk

Sabahattin Kudret Aksal


Bir gün erkek kadına: "Nihayet" dedi, "Gidecek bir yer bulabildim. Rahatça yalnız kalabileceğimiz bir yer". İçkili lokantanın camlarının dışında öylesine sakin, bir nehir gibi akıp giden, bir İstanbul öğlesi vardı. Güneşli, pırıl pırıl, ama o kadar da1 soğuk bir hava. Gelip geçen insanlar her zaman olduklarından biraz daha hızlı yürüyorlar, caddede tramvaylar her günkünden biraz daha sessiz rayların üstünde süzülüyorlardı. Birçok şeyin sözleşmiş gibi bir arada, ikisini birbirine bırakarak uzaklaştığı, dağıldığı, yok olduğu bir anı yaşadıklarını duydular. Cevap alamayınca, erkek yerinde hafifçe doğrularak: "Ama" dedi, "Şimdi ne düşündüğünü anlıyorum. Şimdi önemli2 olan..." Kadın sarı yünden eşarbını hafifçe düzeltti. "Gidelim" diye karşılık verdi. "Bugün, yahut bugün değilse, nasıl olsa bir başka gün gidecek değil miyiz?"

"Beraber yürümeyelim" dedi erkek bu sefer. "Bir gören, tanıyan olur. Ben önden yürürüm, sen arkadan gelirsin. Girdiğimi gördüğün kapıya giriverirsin". Lokantadan çıkınca da karşı kaldırıma geçti. Bir vitrinde caddeyi aşmakta olan kadını gördü. Kadında tuhaf bir hal vardı. On, on iki gün kadar önce, yarım yamalak bir tesadüfün karşısına çıkardığı bu kadın, şimdi gidecekleri evin nerede, kimin evi olduğunu araştırmadan, laf olsun diye olsa bile, işi olmayacak yanından alan bir iki cümle, bir iki naz cümlesi söylemeden, götüreceği yere geliyordu. Ne böyle çarçabuk gelişiveren ahbaplıklara alışkın bir hali vardı, ne de sevmeye başlayan, sevdiği için de birçok şeyleri göze alan bir kadının edası. Sadece karşı koymuyordu. Büyük caddeden bir ara sokağa saptılar. Ara sokak otuz kırk adım sonra genişçe, ama kalabalık olmayan bir yokuşa çıktı. Yokuşun başında camının içi tıklım tıklım şişelerle dolu bir bakkala girdi. Küçük bir şişe konyak aldı. Çıkınca kadının önde yürüdüğünü gördü. Omuzlarına kadar inen kumral saçları, kahverengi bir mantosu vardı. Arkasından gelen erkekle ilgilenmiyor, alabildiğine sakin, gidecekleri evi biliyormuş da, arkadakine rehberlik ediyormuş gibi yürüyordu. Adımlarını sıklaştırdı. Kadının önüne düştü. Beriki oralı olmadı bile. Gene sakin, güvenle doluydu. Karşıdan gelen, arkasında asılı çantasıyla, on iki yaşlarında bir çocuk, soğuktan donmuş mosmor bacaklarıyla geçti, gitti. Biraz sonra boyalı bir yaşlı kadın, esnaf kılıklı iki erkek de kendilerini belki de görmeden geçtiler. Bu geçen insanlara nasıl teşekkür etmeli! Onları görmemekle nasıl birbirlerine bıraktıklarını, daha doğrusu onları birbirlerine bırakan tesadüflere, içlerinde eseduran yalnızlık duygusunun iyice dal budak salmasına nasıl yardım ettiklerini biliyorlar mıydı? Bir kömürcü dükkanını da geçer geçmez iki katlı, kagir, eski bir evin kapısında duruverdi. Kapıyı çaldı. Yukarı pencereden bir kadın başı göründü. Az sonra kapı açıldı. Dar, karanlık, hafiften rutubet kokan hole girdiler. "Beni Ali Bey gönderdi, arkadaşıyım" dedi erkek. Ev sahibi kadın küçük altın dişini göstererek güldü. "Ali Bey" dedi, "Ha bizim Ali Bey, buyurun." Dar, her basışta esneyen altı yedi basamak kadar bir merdiveni çıktılar. Döşeme, merdivenler ahşaptı, ortalığa çürümeye başlayan tahta kokusuna benzer bir koku yayılıyordu. Camlı bölümü arkasından perdelenmiş oda kapısını ev sahibi kadın birden açıverdi. "İşte burası" der gibi yüzlerine baktı. Yabancı olmayan, bir an içinde ahbaplaşıveren, her şüpheyi silip süpürüveren ne tatlı bir yüzü vardı. Kapının dışında duran anahtarı, belli etmek istemeden çıkardı. "Anahtarı bırakınız." deyince de erkek, "Olmaz" diye cevap verdi. "Bizim adetimizdir bu..."

Üstlerine kapıyı kapayıp onları yalnız bıraktığı zaman bu sevimsiz, içinde zorlukla dönülebilecek kadar küçük, eşyası sadece bir divan, aynalı eski bir elbise dolabı, bir komodin, bir de iskemle olan odada, neredeyse beş on günden beri süregelen bir rüyadan uyanacaklardı. Ne yapmalı da o rüyadan uyanmamalıydı? Çıplak döşeme tahtaları, mavi bir kağıtla maskelenmiş elle tutulacak yükseklikte, basık tavandaki ampul, hemen önünde kocaman bir binanın sıvasız duvarı yükselen camları kirli pencere, çivitli badanası rutubetten yer yer kabarmış duvarlar, çatlaklarından arada bir kum gibi şeyler3 dökülen tavan, her şey, her şey o kadar çirkin, insana güvensizlik, daha beteri umutsuzluk vericiydi ki akla bir an önce kaçıp kurtulmak, sadece açık havaya çıkmak isteğini verebilirdi. Bir aksilik, beklenmeyen bir şeydi bu odanın hali. Sonra onun da, kendisi gibi böyle bir yeri yadırgamayacak, canı sıkılmayacak, ilgilerinin sonu sayılabilecek bir küçüklük duygusu duymayacak bir kimse olmadığını, birkaç günlük ahbaplıklarından anlamıştı.

Kadın çantasını iskemlenin arkasına astı, oturdu, ayak ayak üstüne attı. Nefes alışı biraz sıklaşmış, hızlanmıştı. Erkek sigara paketini çıkardı, bir şey söylemeden kadına uzattı. Birer sigara yaktılar. Kadın eşarbını açtı. Mantosunun aralığından çok biçimli beyaz bir yaka görülüyordu. Bir şeyler söylemek, gerektiğini anlayınca biraz zoraki bir sesle: "Nihayet yalnızız ya" dedi. "Hiç yalnız kalacağımızı ummuyordum." Kadın gülümsedi. Gülümsemesinde bu söze cevap bulamayan, iş olsun diye sırıtan bir hal yoktu. Sadece memnundu, gülüyordu. Erkek bir an için dışarıya çıkıp, ev sahibi kadından iki kadeh aldı. Konyak şişesini açtı. Kadehleri doldurdu. Birini kadına verdi. Konyakların üstüne sigaralarından birer nefes çektikten sonra bol bir dumanı odanın durgun havasına savurunca ahbaplıklarının ilk mucizesiyle karşılaştılar. Oda değişmişti. Gene o döşeme, o pencere, o duvarlar, o tavan, ama bu kere bütün bunlar vazgeçilemeyecek kadar güzeldi. İkisi de aynı şeyi4 düşündüler. Şayet başbaşa kalacakları, kalmak isteyecekleri bir yer olacaksa dünyada, bu kirli, bu rutubetli, bu basık oda olmalıydı. Herkesten, her şeyden uzaktılar ya bu odada. Geçmişlerinden bile sıyrılmışlardı. Daha ne isteyebilirlerdi. Bir de üstelik bir geleceğin başlamayacağını biliyorlardı.

Bir vapur şimdi iskelesinden ayrılıyor, büyük bir hanın kimbilir kaçıncı katındaki odasında bir insanı zengin edecek pazarlıklar oluyor, bir sinema seyircilerine rüya gördürmeye başlarken öbürü seyircilerinin rüyalarına son vererek ışıklarını yakıyor, bir ayyaş ayılmaya yüz tutarken, bir başkası sarhoşluğun yarı karanlık dünyasına kendini bırakıyor, iki arkadaş büyük caddenin üzerindeki kahvelerden birine oturmuş geleni geçeni seyrediyordu. Kocaman şehirde neler olmuyordu. Ama ne ilgisi vardı onların, olan bitenle. Uzakta, kendilerini kocaman şehirden günlerce uzakta sayıyorlardı.

Kuşkusuz5, kitapların insanoğlunu boyuna aramaya zorladığı mutluluk6 belki de budur diye düşündüler. Bu muydu? Adam sen de, olabilir yahut olmayabilirdi.

Kadın ayağa kalkarak mantosunu çıkardı. Siyahla beyazın karıştığı kısa kollu bir elbise vardı üstünde. Erkeğe baktı. Erkek bir akşam önce radyoda beraber dinledikleri şarkının diliyle sordu. "Sen kimin canısın, canı." Kadın da hareketsiz, yarı korkulu, yarı kendine güvenen bir edayla, alaturka şarkının diliyle cevap verdi. "Sen yine7 doldur fincanı." Bu belki de günün ikinci mucizesiydi. Şarkı bilmedikleri, sevmedikleri halde, nasıl, niçin bilinmez, rasgele akılda kalmış bir şarkının diliyle konuşmuşlardı. Erkek kadehleri ikinci kere doldurdu. Bir dikişte içtiler, üstüne de sigaralarından birer nefes çektiler. Şimdi odada, o çıplak eşyanın yanısıra, alkolle karışık bir tütün kokusu vardı.

Bir ara düşünceli duran erkeğe, kadın, "Şu anda, günlerce ölçüp biçtikten, hesabını kitabını yaptıktan sonra, şimdi yalnız olduğumuz şu anda ne düşünüyorsun, bu yarı dalgın halin ne" gibilerden baktı. Erkek, kadının bakışları, haliyle sorduğu bu soruyu kelimeleştiriverdi. "Biliyor musun ne düşünüyorum" dedi.

"Evet, ne düşünüyorsun, söylesene canım?"

"Bu çıplak, kirli odada, sende aradığım şey ne?"

"Ne? Söylesene canım?"

"Dostluk."

"Dostluk mu?"

"Öyle bir dostluk ki nelerle karşılaşırsak karşılaşalım, kaybolmasın. Birçok şeye karşı gelmesini bilsin. Akla gelen, gelmeyen birçok şeye."

Kadın, "Çocuk" diye düşündü. "Neler söylüyor." Kafasından bir başka erkek geçti. Şimdi herhalde bürosunda çalışıyor olmalıydı. Genç, geleceği iyiye benzeyen bir memurdu. Biçimli denmese bile, giyimi, başkasının hallerini yapıyormuş, başkasının sözlerini söylüyormuşçasına halleri sözleriyle çirkin, cansız sayılmazdı. Daha dün akşam evlenmelerini istemişti. Büyük, lüks bir pastanede oturmuşlar, çaylar, sütlü kakaolar, türlü keklerle dolu bir masada, beraberce başlayabilecekleri bir hayatı kabataslak tasarlamışlardı. Evet dememişti ama, heyecanla evlenmeleri konusunda konuşan bu adama hayır da dememişti. Onu öylece, biraz da kayıtsız, aklında öbürü, dinlerken, özlediği bir güvenliğin, rahatın hayatını doldurmak üzere olduğunu ta içinden duymuştu. Bir anlık bir rahatlıktan vazgeçebilirdi. Hayatı nasıl gelirse gelsin, aldırmadan, her yeni şeklinden haz duyarak kabul edecek bir kadındı. Cesaretle doluydu. Böyle olsa da uzun vadeli bir güvenlik kendisine iyi niyetle sunulunca omuz silkmenin budalalık olduğunu, bir gün pişmanlıkla hatırlanabileceğim düşünmüştü.

Beraberce kalkıp şu odaya geldikleri erkekse, ona hiçbir şeyden bahsetmemişti. "Yarın buluşalım" demişti. Buluşmuşlardı. "Sinemaya gidelim" demişti. Sinemaya gitmişlerdi. "Yarın gelirken kahverengi mantonu giy" demişti. Kahverengi mantosunu giymişti. "Saçlarının bu hali" demişti. Saçlarını o günden sonra hep öyle yapmıştı. "Bir yer buldum, gidelim" demişti. İşte şimdi de bu pis, rutubetli, karanlık odadaydılar. Gelecek için bir düşünceden, niyetten değil, açıkça hoşlandığından bile söz açmamıştı. Gene dediği doğruydu. Bütün bunlar, bu kendi kendine var olan, güçlenen, kuvvetlenen bağ dostluktu belki de. Bu kalabalık, kimsenin kimseden haberi olmadığı, kimsenin kimseye aldırmadığı, insanlar arasında ilgilerin iyi niyetlerle başlasa da gittikçe güçleneceği8 yerde zayıfladığı, kopuverecek kadar inceldiği, oyalanacak bir şey bulamayan insan için yalnızlığın akşam vakitleri, dayanılmaz bir ağırlık gibi bastığı şehirde, bir dostluk bulabilmek uğrunda niçin, biraz acaip, alışılmamış da olsa, böyle bir yol denenmesin? Gerçi sevgi kadar dostluğa da benzemiyordu bir bakışta bu ilgi. Daha çok bir suç ortaklığını andırıyordu. Suç ortaklığı da yersiz bir kelime. Yaptıkları iş suç muydu? Bir zevk, şu anda bulundukları pis, rutubetli, karanlık odayı düşündükçe de bir zevksizlik ortaklığı. Erkeğin dediği doğru olabilirdi. Bu bağ, benzemese de, şaşırtıcı olsa da dostluğun ta kendisi olabilirdi. Dostluk insanların bir olan yanlarına dayandığına, benzer yaşayışlarının üstünde kurulduğuna göre, kimbilir, belki de kendilerini zorlamış, birbirlerine karşı bir inanç, hiçbir zaman birbirlerinin kötülüklerini istemeyeceklerine, karşılıklı bir güvenlik duyacaklarına inanabilmeleri için9 bu bir olan yanı, benzer yaşayışı kurmaya çalışmışlardı.

Yarından tezi yok öbür adama, artık buluşamayacaklarım söyleyecekti. Hem de pişmanlık duymadan. Sebebini de anlatacaktı. Yanında olmaktan hoşlandığı, "Gel gidelim" dediği zaman kalkıp gitmeden edemediği bir adamdan bahsedecek, ama sevgi sözünü etmeyecekti. Sevginin daha başka şekilleri vardı. Sonra neydi sevgi? İki insanın birbirinden hoşlanması, birbirini beğenmesi, görmeden olamaması değil mi? Bir zaman sonra da geçer gider, ardında bir şey bırakmazdı. Çok kere de bir pişmanlık, bir kin kalırdı geriye. Birbirlerini uzun zaman sevdiklerini sandıktan sonra bir tesadüf sonunda görünce, ya hiç aldırmadan geçilir, ya da o insanla geçirilen, boş yere harcanan zamana acınır, belli belirsiz ama içten bir kin duyulurdu. Dostluk çok daha güzel bir kelimeydi.

Oda ne kadar soğuktu. Biraz sonra kapı hafifçe tıkırdadı. İkisi de heyecanla doğruldular. Yavaşça aralanan kapıdan ev sahibi kadın, içinde henüz yanmış, yanmaya başlamış kömür ateşiyle bir mangal uzatıyordu. "Soğuk bugün hava, sizin için hazırlamıştım" dedi. Mangalı içeriye aldılar. Hafif bir kömür kokusuyla, tatlı bir sıcak odanın havasını değiştirmeye başlamıştı. Şimdi kadın mantosunu çıkarmış, kirli yatak çarşafının kenarından sıyrılarak görünen koyu külrengi10 battaniyeninin üstüne oturmuş, erkek soğuğu daha az duyarak gömleğinin yakasını açmış, kravatını gevşetmişti. Kadın birden ayağa kalkarak bu sakin görünen, ama ne de olsa alttan alta kaynayan havayı bozarak, "Of" dedi, "nereden11 de tanıdım seni." Sonra bütün manzarası sadece bir duvar olan pencereye doğru yürüdü. Bir küpesi kulağında öbürü elindeydi. Erkek, "Bunun böyle olacağını biliyordum" dedi. "Biliyordum. Seni görür görmez anlamıştım. Görür görmez, işte her şeyden, bütün düşüncemden sıyrılarak yapayalnız, varlığının bile farkında olmadan yalnız kalacağım kadın demiştim."

* * *

Saatin kaç sularında olduğunu bilmedikleri bir anda, kadın artık gitmeleri gerektiğini güçlükle hatırlayabildi. Ateşin odaya yaydığı sıcak, rutubetle karışmış, havayı büsbütün ağırlaştırmıştı. Kömür kokusu da bir kurşun ağırlığıyla gözkapaklarında, dizlerinde, ellerinde, her yerlerindeydi. Başka bir dünyadan sıyrılabilmek, yeniden her günkü dünyalarına dönmek için vücutlarının son gücünü harcadılar. Elbise dolabının örümceklenmeye yüz tutmuş aynasında saçlarını sokağa çıkabilecek kadar olsun, bir biçime sokmaya çalışan kadın acele etmiyor, birkaç saat önceki gibi soğukkanlı görünüyordu. Son bir kere tuvaletini gözden geçirdikten sonra erkeğe, "Ayrılıyoruz işte, kimbilir kaç gün birbirimizi göremeyeceğiz, arayacak mısın beni?" demek ister gibi baktı. Erkek bakışındaki bu manayı, daha doğrusu bakışını görmedi bile. Sokağı düşünüyordu. Güneşli, ama soğuk bir günün, kupkuru soğuk bir gecesi olmalıydı. Belki de yıldızlar vardı. Çıkar çıkmaz kadından ayrılacak, soğuk havayı koklayarak yürüyecek, pastanenin birinde oturup bir kahve içecekti.

Koridora çıktıkları zaman birden soğuk yüzlerine çarptı. Kapının açılmasından ev sahibi kadın da artık gideceklerini anlamış, odasından çıkmıştı. Güler yüzüyle yol gösterdi. Koridor, küçücük merdiven karanlıktı. Ev sahibi düğmeyi çevirerek ışığı yaktı. Kirli badanasıyla hemen hemen eşyasız hol ortaya çıkıverdi. Kenarda bir iskemle vardı. Üstünde bir kesekağıdının aralığından birkaç balık başı görünüyordu. Kadın önden çıktı. Erkek birkaç dakika gecikti. Bu yalnız kalmayı fırsat bilen ev sahibi kadın, "Dostun çok güzel kadın" dedi. "Hem de ne kadar kibar. Ali Beye bakma, o hep şırfıntıları getirir." Sonra ahbapça güldü. "Güle güle, gene beklerim."

Sokak da iyice kararmıştı. Bir iki adımda kadına yetişti. "Seni beğenmiş. Güzel, hem de kibar kadın diyor" dedi. "Kim?" diye sordu kadın. "O. Ev sahibi."

Uzaktan uzağa kaynaşan şehrin uğultusu, tramvay çanları, satıcı sesleri duyuluyordu. Yokuşu ağır ağır çıkmaya başladılar. Yanlarından sessiz, konuşmadan insanlar, arada bir bağırarak, yoğurtçular, tahin pekmezciler, turşucular geçiyordu. Bir dünya, kendilerinden uzakta, rüzgarıyla, ışıklarıyla, sesiyle bir dünya var olduğunu anlatıyordu.

Aylarca, haftada bir iki gün, aynı yokuştan inecekler, o küçük, rutubetli, eşyası kirli, bakımsız evin kapısını çalacaklar, güler yüzlü ev sahibine zoraki birkaç söz söyledikten sonra o henüz yanan kömür ateşiyle yarı ısınmış karanlık, havası ağır odada, kendi kendilerinden bir kaçış sayılabilecek, boğucu, görülmesi insana pek de haz vermeyen bir rüyaya dalacaklardı. Saatler sonra, yine yüzlerine çarpan aynı soğuk hava, az ötede ışıkları, uğultusu ile aynı şehir. Yanlarından sessizce geçip giden, ellerinde çıkınlarıyla evlerine dönen insanlar. Yüzlerini tanımadıkları yoğurtçuların, tahin pekmezcilerin, turşucuların sesi.

Bir gün de gelecek, kış sona erip de günler uzadı mı bir gün, öteki günler gibi bir gün, ya açıkça, biribirlerini12 artık görmeseler de olabileceğini, bir daha buluşmamaları gerektiğini söyleyecekler, belki de sadece ikisi de ayrı ayrı böyle düşündükleri halde düşüncelerini gizleyeceklerdi. Ev sahibi kadın kömür dolu bir mangalı odaya getirmeyecek, odada saatlerce kaldıktan sonra, sokağa çıkınca ortalığı aydınlık bulacaklar, bütün bir kış seslerini duyup da yüzlerini görmedikleri yoğurtçuları, tahin pekmezcileri, turşucuları tanıyacaklardı. "Ne tuhaf, kelimelerin sonunu uzatarak yoğurdunu satan şu genç miydi?" yahut da: "Şu kalın sesli turşucu adeta bir cüceymiş" diyeceklerdi mesela.

Her şey bir rüyanın karmakarışık havası içinde sona erip gidecek, belki de kendileri bile, uyanılınca can sıkıcı gelecek olan, bu kötü evde görülen rüyaya karşı içlerinde bir tiksinti duyacaklardı. Ama dostlukları sürecekti.

 

1      ama o kadar da : ama bir o kadar da

2       önemli: mühim

3       kum gibi şeyler : kum gibi bir şeyler

4       İkisi de aynı şeyi: İkisi de aynı anda aynı şeyi

5       Kuşkusuz : Şüphesiz

6       mutluluk : saadet

7       yine : gene

8       güçleneceği: kuvvetleneceği

9       duyacaklarına inanabilmeleri için : duyacaklarına dair bir inanç bulabilmeleri için

10      külrengi: gri

11      nereden : nerden

12      biribirlerini: birbirlerini

 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült