Hikaye

 

 

Bir Delinin Güncesi

Lu Hsun


Lisedeyken isimleri önemli değil iki kardeş vardı, ikisiyle de iyi arkadaşlardık, fakat liseden sonra uzun süre birbirimizi görmeyince iletişimimiz kopmuştu. Geçenlerde bu iki kardeşten birinin çok hasta olduğunu duydum. O sırada ben de memleketime dönecektim, yolda durup onlara uğramaya karar verdim. Fakat gittiğimde yalnızca birini görebildim; hastalanan diğer kardeşmiş.

“Bizleri görmek için onca yoldan gelmişsin, sağ olasın,” dedi, “Fakat kardeşim bir süre önce iyileşti ve resmi bir görev için başka bir yere gitti.” Sonraysa gülerek, kardeşinin iki güncesini verdi bana. Günceye bakarak kardeşinin nasıl bir hastalık geçirdiğinin anlaşılabileceğini söylemiş, eski bir dosta göstermekte bir sakınca görmemişti. Daha sonra günceyi baştan sona okuyunca adamcağızın bir tür öldürülme korkusuna kapıldığını anladım. Yazısı karman çorman ve anlamları da bir o kadar tutarsızdı. Çılgınca şeyler yazmıştı. Fakat hiçbir yere tarih düşmemişti, bir oturuşta yazmadığı yalnızca mürekkep renginden veya yazı tipindeki değişiklikten anlaşılıyordu. Yine de bazı bölümler tümüyle bağlantısız değildi, onun için, bir tıp araştırmasına konu olabilir diye bir bölümünün kopyasını çıkardım. Hiçbir mantıksızlık üzerinde oynama yapmadım, kişiler dünyanın bihaber olduğu taşralılar olmasına rağmen isimleri değiştirdim. Başlığa gelince, onu iyileştikten sonra bizzat kendisi seçmişti, değiştirmedim.

1.

Bu gece ay ne de güzel ışıldıyor. Ayı otuz yılı aşkın görmediğimden olsa gerek, bu gece onu ilk gördüğümde, bir keyiflenmişim ki sorma gitsin. Geride bıraktığım otuz yıllık yaban hayatım boyunca hep karanlıkta yaşadığımı fark ettim, ama şimdi çok dikkatli olmalıyım. Ayrıca Zhaoların evindeki köpek ne diye bana bakıp duruyor? Korkularım boşuna değil.

2.

Bu gece ay yok ve bunun hayra alamet olmadığını biliyorum. Bu sabah dikkatlice dışarı çıktığımda Bay Zhao’nun bakışlarında bir tuhaflık sezdim. Sanki benden korkuyormuş, sanki beni öldürmek istiyormuş gibi. Benim hakkımda fısıldaşan yedi sekiz kişi daha vardı. Onlara baktığımı fark edince korkmuşlardı, yanından geçtiğim herkes gibi. İçlerinden en acımasız olanı bana sırıtıp duruyordu, işte o zaman hazırlıkların tamamlandığını anladım ve tepeden tırnağa ürperdim.

Yine de korkmadan yoluma devam ettim. Karşıdaki bir grup çocuk da benim hakkımda konuşuyorlardı, sapsarı kesilmiş bu çocukların bakışları da tıpkı Bay Zhao’nunki gibiydi. Ne tür bir korkunun bu çocukların bana böyle davranmalarına sebep olduğunu merak ediyordum. “Ne var, söylesenize!” diye bağırmaktan kendimi alamadım. Çil yavrusu gibi dağıldılar.

Bay Zhao’nun bana ne garezi olabilir, yoldaki insanlar neden bana kin besliyorlar, merak ediyorum. Yirmi yıl önce Bay Ku Chiu’nun[1] hesap defterindeki sahtekarlıkları açığa çıkarmıştım da bana çok kızmıştı, başka da bir şey gelmiyor aklıma. Bay Zhao, Bay Ku’yu tanımasa da bunu duyup benden onun intikamını almaya karar vermiş olmalı. Bundan dolayı yoldakilerle bana kumpas kurmaya çalışıyor belki de. Peki ya o çocuklara ne demeli? O zamanlar daha doğmamışlardı bile. Bugün neden benden korkuyorlarmış, beni öldürmek istiyorlarmış gibi tuhaf tuhaf baktılar? Bu üzücü durum gerçekten korkutuyor, afallatıyor beni.

Tabii, bunu anne babalarından duymuş olmalılar!

3.

Geceleri uyku tutmuyor. Olanları anlamak için her şeyi ince ince düşünmek gerekiyor. Bu insanlardan kimisi sulh hakimi tarafından el aleme rezil edildik1 terinde, ahalinin eşrafı suratlarına tokadı bastığında, icra memurları karılarını kaçırdığında veya alacaklıları ana babalarını intiharın eşiğine getirdiğinde bile dünkü olduğu kadar korkuyla, öfkeyle bakmamışlardı.

En tuhafıysa dün caddedeki kadının oğlunu pataklarken, “Seni küçük şeytan, etini dişlemeden hırsımı alamayacağım senden,” demesiydi. Fakat konuşurken bana bakıyordu. Gayrılhtiyari, korkuyla inledim, daha fazla dayanamayacaktım. Bunun üstüne tüm bu solgun yüzlü, uzun dişli insanlar alaycı bir şekilde gülmeye başladılar. İhtiyar Chen birden yanımda bitti ve eve sürükledi beni.

Eve gelince herkes beni tanımazlıktan geldi. Onların bakışları da dışarıdakilerden farksızdı. Ben çalışma odasına girer girmez, tıpkı bir tavuğu veya ördeği kümese sokar gibi, kapıyı arkamdan kilitlediler. Bu olay beni daha da sersemletti.

Birkaç gün önce Yavrukurt Köyü’ndeki kiracılarımızdan biri hasattaki kesatlığı bize bildirmeye gelmişti. Ağabeyime, köyde adı çıkmış birinin dövülerek öldürüldüğünü söyledi. Bazıları cesaretlerini artırmak adına adamın kalbini ve akciğerini sökmüş, yağda kızartıp yemiş. Ben sözlerini kesince hem ağabeyim hem kiracı bana gözlerini diktiler. İkisinin de gözlerinde dışarıdakilerin gözlerindeki bakışın aynısı olduğunu ancak o zaman fark ettim.

Bu durumun düşüncesi bile tüylerimi diken diken ediyor.

İnsan yediklerine göre, beni de yiyebilirler!

Kadının “etini dişlemeden hırsımı alamayacağım senden,” demesi, o solgun yüzlü, uzun dişlilerin kahkahaları ve ertesi gün kiracının anlattıkları besbelli gizli birer işaretti. Sözlerindeki zehrin, kahkahalarındaki hançerin farkındayım artık. Bunlar bembeyaz dişleri insan yemek için bilenmiş yamyamlardan başka bir şey değiller.

Aslında kötü biri olmasam da Bay Ku’nun hesap defterindeki sahtekarlıkları açığa çıkardığımdan beri can sağlığım tehlikedeydi. Belli ki sakladıkları bir şeyler var ve bir kere kızmayagörsünler hemen adamın adını çıkarıyorlar. Ağabeyimin bana kompozisyon yazmayı öğrettiği zamanı hatırlıyorum. Bir kişi ne kadar iyi olursa olsun, hakkında kötü bir şey yazdığımda tasvip ettiğini göstermek için o paragrafı işaretlerdi. Suçlulara göz yumduğumdaysa, “İyi gidiyorsun, bu özgünlüğün ispatıdır,” derdi. ' Bunun altında yatan düşünceleri nasıl kestirebilirdim? Hele hele insan yemek istediklerini...

Yanılmıyorsam, çok eski zamanlarda insanlar insan eti yermiş, ama bu konuda çok da emin değilim. Bunu araştırmaya çalıştım. Tarih kitabımın belli bir tasnif düzeni yoktu, ben de her sayfadaki “Erdem ve Ahlak’’ kelimelerinin altını çizdim. Nasıl olsa uyuyamıyorum diye gecenin yarısına kadar dikkatle okudum. Birden satırların arasında şu iki kelime belirmeye başladı: “İnsanları yiyin.” Bütün kitabın bu kelimelerle dolu olduğunu fark ettim.

Kitapta yazılı sözcükler ve kiracının söyledikleri esrarengiz bir gülümsemeyle tuhaf tuhaf bana bakıyor.

Ben de bir insanım ve beni yemek istiyorlar!

4.

Sabahleyin bir süre sessizce oturdum. İhtiyar Chen bana öğle yemeği getirdi. Bir kase sebze ve balık buğulama. Balığın bembeyaz gözleri acımasızca bakıyordu. Ağzıysa tıpkı o yamyamlarınki gibi ardına kadar açıktı. Birkaç lokma aldıktan sonra kaygan parçaların balık eti mi insan eti mi olduğundan emin olamadım. Bundan dolayı hepsini kustum.

İhtiyar Chen’e “Ağabeyime söyle, çok bunaldım, bahçede dolaşmak istiyorum,” dedim. İhtiyar Chen hiçbir şey demeden çıkıp gitti. Çok geçmeden ağabeyim gelip kapıyı açtı.

Bana nasıl davrandıklarına dikkat etmek için öylece durdum. Dışarı çıkmama izin vermeyeceklerinden emindim. Yanılmamışım! Ağabeyim yaşlı bir adamla yavaş yavaş içeri girdi. Gözlerindeki ölüm saçan parıltıyı fark ederim korkusuyla başını öne eğdi. Gözlüğünün kıyısından beni süzmeye devam etti.

“Bugün çok iyi görünüyorsun,” dedi.

“İyiyim evet,” dedim.

“Bugün seni muayene etmesi için buraya Bay Ho’yu davet ettim,” dedi ağabeyim.

“Peki,” dedim. Bu adamın aslında kılık değiştirmiş bir cellat olduğunu biliyordum. Nabzımı ölçmeyi bahane ederek ne kadar besili olduğumu anlayacak, bu şekilde etimden kendi payına düşeni hesaplayacaktı. Yine de korkmadım. Ben insan eti yemem ama yamyamlardan daha cesurumdur. Ne yapacağını anlamak için yumruklarımı sıktım. Yaşlı adam oturdu, bir süre etrafına bakındıktan sonra gözlerini kapatıp öylece durdu. Sonra kurnaz bir bakışla dedi ki: “Kendini hayallere kaptırma. Birkaç gün istirahat et, bir şeyin kalmayacak.”

“Birkaç gün istirahat et, bir şeyin kalmayacak.” Tabii o zaman iyice semirip daha fazla et yemelerini sağlayacağım. İnsan eti yemek isteyen, sinsice davranarak bunu gizlemeye çalışan bu insanlar beni gülmekten öldürecekler. Öyle eğleniyordum ki bastım kahkahayı. Kahkahamın, cesaretimin ve metanetimin ispatı olduğunun farkındaydım. Yaşlı adam da ağabeyim de cesaretimin ve metanetim karşısında dehşete düşmüş, sapsarı kesilmişlerdi.

Gel gör ki, sırf cesur olduğum için beni yemeyi, cesaretimden faydalanmayı istiyorlardı. Yaşlı adam kapıya kadar gitti, gitmeden ağabeyime “Bir an evvel yenilecek,” dedi. Ağabeyim de başıyla onayladı. Öyleyse bu işin içinde sen de varsın! Bu korkunç ifşaat, bir şok etkisi yaratsa da beklediğimden çok da farklı değildi: Beni yiyeceklerin suç ortağı ağabeyimdi!

Ağabeyim yamyamın teki!

Ben bir yamyamın kardeşiyim!

İnsanlar beni yiyecek ama bu ağabeyimin de onlar gibi insan yediği gerçeğini değiştirmiyor!

5.

Şu birkaç günde olup biteni düşünüyordum: Hadi yaşlı adam kılık değiştirmiş bir cellat değil, bir doktordu diyelim. Yine de bir yamyam olabilir. Atalarından Li Shizhen[2] tarafından bitkiler üzerine yazılmış bir kitapta ' insan etinin haşlanıp yenilebildiği açıkça belirtiliyor. Hadi şimdi de insan eti yemediğini söylesin de görelim!

Ağabeyime gelince, ondan şüphelenmek için de çok haklı sebeplerim var. Bana öğretmenlik ederken kendi ağzıyla, “İnsanlar evlatlarını yemek için takas ederler,” demişti. Bir keresinde kötü bir adamdan bahsederken, “Yalnızca öldürmek yetmezdi, ayrıca derisi yüzülmeli ve eti yenmeliydi,” demişti.[3] O zamanlar çok küçüktüm, çok korkmuştum. Geçenlerde Yavrukurt Köyü’nden kiracımızın anlattığı, birinin kalbini ve akciğerini yemişler hikayesini duyduğundaysa neredeyse hiç şaşırmamıştı. Sadece başını sallayıp geçmişti.

Eskisi kadar cani olduğu aşikar. “Evlatları yemek için takas etmek” mümkün olduğuna göre her şey takas edilebilir, herkes yenilebilir. Geçmişte anlattıklarını öylesine dinler, söylediklerine hiç itiraz etmezdim. Meğer bunları anlatırken kalbinde hep insan eti yeme arzusu varmış.

6.

Zifiri karanlık. Gündüz mü gece mi bilmiyorum. Zhao ailesinin köpeği yeniden havlamaya başladı.

Bir aslanın azgınlığı, bir tavşanın ürkekliği, bir tilkinin kurnazlığı...

7.

Ne yapacaklarını biliyorum. Başlarına geleceklerden korktukları için birini öylece öldürmeye cesaret edemezler. Bunun yerine tek yürek olup beni kendimi öldürmeye zorlamak için türlü türlü tuzak hazırlamışlar. Caddedeki adamların ve kadınların birkaç gün önceki davranışları ve ağabeyimin son günlerdeki bana karşı tutumu bunu çok açık bir şekilde gösteriyor. En çok hoşlarına gidense bir adama kemerini çıkarttırmak, kendini bir kirişe astırmak ve cinayetle suçlanmaya gerek kalmadan arzuladıkları şeyin tadını çıkarmaktır. Böyle bir şey olsa değmeyin keyiflerine! Öte yandan, bir kişi ölümden korkarsa, bu onu daha zayıf kılar; ama yine de onu yemekten vazgeçmezler.

Sadece leş eti yer bunlar! Bir keresinde bir yerlerde “sırtlan” adında kötü bakışlı, genellikle ölü eti yiyen iğrenç bir canavar hakkında bir şeyler okuduğumu haTIrlıyorum. En büyük kemikleri dahi un ufak edermiş. Bundaki tek amacıysa diğerlerine gözdağı vermekmiş. Sırtlanlar kurtlarla akraba, kurtlarsa köpekgillerden gelmedir. Geçenlerde Zhaoların evindeki köpek bana yine uzun uzun baktı, besbelli onun da amacı aynıydı, o da bir suç ortağı olmuştu. Yaşlı adamsa bilerek başını öne eğmişti, ama beni oyuna getiremeyeceklerdi. Asıl içler acısı olansa ağabeyim. O da bir insan, öyleyse o neden böyle yapıyor? Neden beni yemeleri için başkalarıyla bir oluyor? Biri suçun içerisine girince artık bunun bir suç olduğunu düşünmüyor mu? Yoksa bir şeyi, yanlış olduğunu bile bile yapacak kadar taşlaştı mı yüreği? Lanetlediğim, vazgeçirmeye çalıştığım ilk yamyam ağabeyim olacak.

8.

Geç bile kaldığım söylenebilir, onları çok öncesinden ikna etmeliydim...

Aniden içeri birisi girdi. Yirmilerinde ya vardı ya yoktu, yüzünü tam olarak göremedim. Etrafına gülücükler saçıyordu, başıyla beni selamladığındaysa gülümsemesini hiç de samimi bulmadım. Ona “İnsan eti yemek doğru bir şey mi?” diye sordum.

Sinsi sinsi gülümsemeye devam ederek, “Kıtlık olmadığı müddetçe kim insan eti yer ki?” diye cevapladı.

O an şıp diye anlayıverdim onun da yamyamlardan biri olduğunu. Yine de cesaretimi hemen toparlayarak sorumu tekrar ettim:

“Peki, bu doğru bir şey mi?”      

“Neden böyle bir soru soruyorsunuz ki? Gerçekten çok şakacısınız... Hava da bugün ne kadar güzel, değil mi?”

“Evet, güzel bir gün. Ama sorarım size, doğru bir şey mi bu?”

Oldukça endişeli görünüyordu, “Hayır...” diye mırıldandı.

“Hayır? Peki, öyleyse neden hala insan eti yiyorlar?”

“Siz neyden bahsediyorsunuz?”

“Neyden mi bahsediyorum? Bu aralar Yavrukurt Köyü’nde insan eti yiyorlar. Bütün kitaplarda kırmızı mürekkeple yazıyor.”

Birden yüz ifadesi değişti, beti benzi attı: “Öyle olabilir,” dedi gözlerini bana dikerek: “Eskiden beri hep böyle olmuştur.”

“Eskiden beri hep böyle oldu diye doğru buluyorsunuz yani, öyle mi?”

“Sizinle bu konuyu tartışmak istemiyorum. Siz de kurcalamaktan vazgeçmelisiniz, yoksa pişman olursunuz.”

Oturduğum yerden sıçradım, gözlerimi iyice açıp etrafı süzdüm, fakat adam ortada yoktu. Kan ter içinde kalmıştım. Ağabeyimden çok daha genç olmasına rağmen o da bu işin içindeydi. Anne babasından öğrenmiş olsa gerek. Korkarım kendi oğluna da çoktan öğretmişti. İşte tam da bu yüzden o çocuklar bana öfke dolu gözlerle bakıyorlardı.

9.

İnsan eti yemekle birlikte başkaları tarafından yenilmekten de korkuyorlar, bu yüzden birbirlerine hep korku dolu ve şüpheli gözlerle bakıyorlar...

Bu takıntıdan kurtulsalar, huzur içinde işe gidebilecek, gezip tozabilecek, yiyip içebilecekler. Yapmaları gereken tek şey bu takıntıdan kurtulma girişiminde bulunmak. Lakin babalar ve oğullar, karı kocalar, kardeşler, arkadaşlar, öğretmenler ve öğrenciler birbirlerine yabancılaşmışlar, hatta can düşmanı kesilmişler. Bu yüzden birbirlerinin bu girişimde bulunmalarına mani olarak bu gizli düzenin birer parçası olmuşlar.

10.

Bu sabahın erken saatlerinde ağabeyimi aramak için dışarı çıktım. Ben arkadan ona yaklaşırken, o dışarıda salon kapısının önünde ayakta durmuş, gökyüzüne bakıyordu. Kapının önünde dikildim ve sıradışı bir soğukkanlılık ve nezaketle ona dedim ki:

“Ağabey, sana bir söyleyeceğim var.”

Hemencecik bana dönüp “Öyle mi, söyle bakalım neymiş?” dedi.

“Önemsiz bir şey ama nasıl söylesem bilemiyorum. Ağabey, ilk başlarda muhtemelen bütün ilkel insanlar az da olsa insan eti yemiştir. Sonraları, bazılarının görüşleri değiştiği için bunu bırakmıştır. İyi birer insan olmaya, gerçek “insana” dönüşmeye çabalamışlardır. Ama bazıları hala sürüngenler gibi besleniyorlar. Kimileri balığa, kuşa, maymuna ve nihayetinde insana dönüştüler. Kimileriyse iyi olmayı hiç denemedi ve hep bir sürüngen olarak kaldı. İnsan eti yiyenler kendilerini yemeyenlerle kıyasladıklarında utanç duymaları gerek. Maymunlardan önceki sürüngenlerden çok daha fazla utanmalılar hem de.

Çok eski çağlarda Yi Ya[4], oğlunu Chieh ve Zhou yiyebilsin diye pişirmişti; tabii bu eski bir hikaye. Aslında Pan Ku cenneti ve dünyayı yarattığından beri insanoğlu birbirini hep yemiştir. Devrim dönemine kadar bu şekilde süregelmiştir. Devrim döneminden sonra da aynı şekilde devam etmiştir. Mesela, devrimci Xu Xilin’in[5] kalbini ve ciğerini yememişler miydi? Yavrukurt Köyü’nde yakalanan adamın sonu da böyle olmuş. Geçen yıl şehirde bir suçluyu idam etmişlerdi, veremlinin biri akan kana ekmek banıp yemişti.

Beni de yemek istiyorlar. Biliyorum, tek başına elinden bir şey gelmez. Peki, ama sen neden onlara katılıyorsun? Bu yamyamlardan her şey beklenir. Beni yerlerse, gayet tabii seni de yiyebilirler. Hatta birbirlerini bile yiyebilirler. Fakat sen tavrını değiştirsen herkes huzur bulacak. Çok eski zamanlardan beri bu böyle devam etse de bugün iyi birer insan olabilmek adına özel bir çaba sarf edebiliriz. Bundan böyle insan eti yenmeyecek, diyebiliriz! Ağabey, bunu yapabileceğini biliyorum. Geçen gün kiracı kirada indirim istediğinde, ‘Olmaz, bu mümkün değil,’ diyebilmiştin.”

Önce sadece alaycı bir şekilde gülümsedi, sonraysa gözleri dehşetle parıldadı. Sırlarından bahsettiğimdeyse yüzü kireç gibi oldu. Kapının dışında aralarında Bay Zhao ve köpeğinin de olduğu muhabbetimize maydanoz olmak için boyunlarını ördek gibi uzatan bir grup insan vardı. Yüzleri elbiseleriyle maskelenmiş gibi olduğundan onları göremedim. Bazılarının yüzü hala solgundu, yine de her an bir kahkaha patlatabilecek gibi duruyorlardı. Yamyamlardan oluşan bir grup olduklarını biliyordum. Hepsinin düşüncesinin bir olmadığını da biliyordum. Bazıları insan eti şu ana dek hep yenildiği için yenilebileceğini düşünüyordu. Bazılarıysa insan eti yememeleri gerektiğini biliyordu ama yine de yemek istiyordu, bir yandan da insanların bunu ortaya çıkarmalarından korkuyorlardı. Bu nedenle söylediklerimi duyunca keyifleri kaçmıştı, fakat yine de orada durup alaycı bakışlarla beni izlemeye devam ediyorlardı.

Ağabeyim birden hiddetle dönerek onlara bağırdı:

“Defolun buradan! Ne diye bir deliye bakıp duruyorsunuz?”

İşte o an içlerindeki şeytanlığı anlamıştım. Geri adım atmaya hiç mi hiç niyetleri yoktu. Planları harfi harfine hazırdı. Şimdi de adımı deliye çıkarıyorlar. Bir gün beni yediklerinde insanlar benim için üzülmeyi bir kenara bırakın, bu yamyamlara minnettar kalacaklar. Kiracının, köylülerin kötü bir adamı yemesini anlatması da bu üçkağıtla aynıydı. Bu da onların eski bir numarası işte.

Öfkesi burnunda ihtiyar Chen de geliverdi hemen ama ne var ki kapatamadı ağzımı. Onlarla konuşmak zorundaydım:

“Değişmelisiniz, tepeden tırnağa değişmelisiniz hem de!” dedim. “Şunu bilin ki gelecekte sizin gibi yamyamların yaşayabileceği bir karış toprak bile olmayacak şu dünyada.

Değişmezseniz birbirinizi yiyip bitireceksiniz. Ne kadar çoğalırsanız çoğalın gerçek insanlar kökünüzü kazıyacak, tıpkı avcıların kurtları öldürmesi gibi. Tıpkı sürüngenler gibi!”

İhtiyar Chen kalabalığı dağıttı. Ağabeyim gözden kayboldu. İhtiyar Chen odama dönmemi söyledi. Oda zifiri karanlıktı. Kirişler ve kalaslar üzerime yıkılacak gibiydi. Biraz sarsıldıktan sonra daha da çoğaldılar ve hepsi birden tepeme yıkıldılar. Öyle ağırlardı ki hiçbir şekilde hareket edemedim. Canıma kastetmişlerdi. Üstümdeki ağırlığın gerçek olmadığını anlayınca silkinip kalktım. Ter içinde kalmıştım, söylemek zorundaydım:

“Değişmelisiniz, hem de tepeden tırnağa! Şunu bilin ki sizin gibi yamyamlar yakında bu dünyada barınamayacaklar... ”

11.

Ne güneşin ne de kapının açıldığı var. Gün dediğinse iki öğün yemekle geçiyor.

Yemek çubuklarımı elime alıp ağabeyimi düşündüm, Şimdi anlıyorum küçük kız kardeşimin nasıl öldüğünü. Bunda da ağabeyimin parmağı vardı. O zamanlar kardeşim sadece beş yaşındaydı. Ufacık, sevimli bir kız çocuğu. Annemin ağlamaktan gözlerinin pınarı kurumuştu, ağabeyimse ağlamaması için ona yalvarıyordu. Muhtemelen kardeşimi bizzat o yemişti, bu yüzden annemin ağlaması onu utandırıyordu. Tabii o utanmak nedir biliyorsa...

Kız kardeşimi ağabeyim yemişti. Sanırım annem de olan bitenin farkındaydı fakat ağlarken bunu dile getirmemişti, belki o da bunu normal karşıladığı içindir. Dört veya beş yaşlarındayken salonun serinliğinde oturduğumu hatırlıyorum. Ağabeyim bana eğer birisi hayırlı evlat olmak istiyorsa anne babası hastalandığında etinin birazını kesip onlar için kaynatması gerektiğini söylemişti de annem sesini çıkarmamıştı. Eğer bir parçan yenilebiliyorsa tamamın da yenilebilirdi. Bir de arkandan yas tuttuklarını düşün. Akıl almaz bir şey!

12.

Düşünmek dahi istemiyorum.

Şu an anladım ki şimdiye kadar dört bin yıldır insan eti yenilen bir yerde yaşamışım. Kardeşim öldüğünde ağabeyim evin sorumluluklarını bir süredir üstlenmiş bulunuyordu. Kim bilir, belki de kız kardeşimin etini yediğimiz pilava ve diğer yemeklerimize katmıştır ve biz de farkında olmadan yemişizdir.

Kız kardeşimin etini bilmeden yemiş olmam mümkün, yoksa şimdi de sıra bende mi?

Benim gibi bir adam, dört bin yıllık bir tarihten sonra başta bunun hakkında hiçbir şey bilmese de bir gün gerçek insanlarla karşılaşabilmeyi nasıl umut eder?

13.

Belki de hala insan eti yememiş çocuklar vardır, değil mi? Çocukları olsun kurtaralım...

Nisan 1918


 

[1]        Ku Chiu "eski çağlar” demektir. Lu Hsun burada Çin'in feodal baskısının uzun tarihine gönderme yapmaktadır. (ç.n.)

[2]        Ünlü eczacılık uzmanı. Tıbbi bir kaynak olan Ben-coo-gang-mu'nun yazarı. Aslında bu kitapta böyle bir şey söylenmemiştir, bu cümle delinin uydurmasıdır. (ç.n.)

[3]        Bunlar eski bir klasik olan Zuo Zhuan'dan alıntılardır. (ç.n.)

[4]        Eski kayıtlara göre Yi Ya oğlunu pişirip M.Ö 684'ten 643'e kadar tahtta olan Chi'li Huan'a sunmuştur. Chieh ve Zhou daha eski zamanların hükümdarlarındandır. Kahraman burada hata yapmıştır. (ç.n.)

[5]        1907'de Anhui eyalet başkanını öldürdüğü için idam edilen devrimcidir. idam edildikten sonra başkanın muhafızları adamın kalbini ve ciğerini söküp yemişlerdir. (ç.n.)

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült