Hikaye

 

 

Bir Aşk Öyküsü

Aslı Erdoğan


Aşk sözcüğü uzun zamandır benim için tek bir isim: Sergio. Onun adı, aşka şimdiye dek taktığım diğer bütün adları silip attı. Çoğunlukla geceleri gelirdi, gecikmiş akşam yemekleri yerdik. Şarabın ve tütünün eşlik ettiği, bakışların ve suskunlukların sözcüklerden daha çok şey dile getirdiği, duyguların su yüzeyindeki dalgalar gibi kıpırdandığı, titreştiği yemekler... Sonra gerçek gece, sadece ikimize verilmiş gece başlardı. Her sabah saati yediye kurardık ama çoğu kez çaldığında henüz uyumamış olurduk. Hayatındaki gecelerin içini ben doldurmuşum, öyle söyledi, daha önce boş birer eldivenmişler. Özü olmayan bir şekilden, bir türlü okyanusa dönüşemeyen su yığınından ibaretmişler.

Sergio'nun kırmızı güllerden, şiirden, coşkulu ezgilerden oluşan bir dünyası vardı. Gökkuşağı renkli, umut dolu, gün doğumlarını, tomurcukları, çimen kokusunu her mevsim barındıran bir dünya... Gülümsemesini biraz sahte, biraz abartılı bulurdum ama doğrusu yüreğimdeki nasırları yumuşatırdı. İflah olmaz bir mutluluk avcısıydı.

Sergio da bu ülkede yabancıydı, biraz Arap kanı taşıyan bir İspanyol'du, ama yabancılığını konukluk biçiminde yaşar, Avrupa'nın cimri misafirperverliğini alabildiğine tüketirdi. Hayata yaklaşımımız da göçmenliğe yaklaşımımıza eşti. Bu dünyada kısıtlı süresi olduğunun her an bilincinde yaşar, yaşam suyunu son damlasına dek yudum yudum içmeye çabalardı. Bense, yolu kendi ormanından uzaklara düşmüş, korku içinde bir yabani kedi gibi karanlıklara sığınırdım. Ben ebedi bir sürgündüm, o ise ebedi bir gezgin. Bir sokak köpeği kadar başıboştum. Görünüşteki sertliğime, özgürlüğüme toz kondurmayışıma, ceviz kabuğuma rağmen, bana biraz şefkat sunanın kulu kölesi olmaya hazırdım. Sergio ise tam tersi, aşık olabilir, tutkudan yanıp tutuşabilir, ölesiye bağlanabilirdi ama benliğini hiçbir zaman yitirmezdi.

Hep biraz kırgın, biraz hüzünlü, biraz da alaylı bakardı bana, neresinden tutacağım bir türlü kestiremediği kulpsuz bir antika kutuymuşum gibi. Konuşmayı severdi; neşeli, dokunaklı, harcıalem öyküler anlatırdı. Seville'deki küçük köyünü, ilk köpeğini, sekiz yaşındayken koluna on sekiz dikiş atılmasına neden olan kazayı, Oslo'da geçirdiği iki soğuk kışı, gördüğü kentleri, sevdiği kadınları, kan kanserinden ölen karısını, hafta sonları kamp yaptığı Karaormanlar'ı... Bir de dedesinden söz ederdi sık sık. Onunla aynı adı taşıyan bu doksan beş yaşındaki, dimdik sırtlı, bileği bükülmez eski tüfek, köyünden başka bir yerde iki geceden fazla kalamazmış. Büyük kentlerden, yolculuktan, telefondan ve kendi üretimi olmayan bütün şaraplardan nefret edermiş. Hayatı boyunca tek bir kadını sevmiş. Altmış beş yıllık evlilikleri süresince, Sergio'nun anneannesine her ilkbaharda yılın ilk çiçeklerinden bir demet sunmuş. Şafakla beraber kalkar, bahçedeki yeni tomurcuklanmış bütün ağaçlardan küçük birer dal koparırmış. Karısı altmış beş yıl boyunca ilkbaharın ilk çiçeklerini ağaçlarda değil, hep yatağının başucunda görmüş. Dile kolay, tam altmış beş ilkbahar! Gün gelip de Sergio'ya ilişkin her şeyi unutsam bile, bu bahar dalları öyküsünü belleğimden çıkaramam. Her mayıs ayında, nasıl kendiliğinden bedenime biraz daha yakınlaşıyorsam, Sergio'nun yüreğime diktiği ağaç da ister istemez yeniden yeşerecek ve bana bir demet sunacak.

Bir düello daveti gibi gülümsediğimi söylemişti. Onu bana doğru çeken tılsımlı güç, başımın çevresinde sürekli taşıdığım bir trajedi halesiymiş. "Hep siyahlar giyen, zayıf, sinirli, elleri titreyen bir kadın, çıkık elmacıkkemikli. Doğuluları andıran bir yüz, gizemli, gri gözler..." Sevişirken ise bambaşkaymışım, benimle daha ilk beraber oluşunda bu cenaze giysilerinin, korkunç anıların, sert, acılı bakışların gerçek benliğim olmadığını sezinlemiş. "Bir çocuk gibiydin, öylesine sade, doğal, karmaşasız. Masum. Sen hiç büyümemişsin. Yirmi dört saat şefkate ve ilgiye gereksinimin var. Ne kadar uğraşırsan uğraş güzelim, bunu da biz erkeklerden saklayamazsın."

Erkeklerin benimle ilgili uydurdukları masallardan genellikle hoşnutumdur, gerçeklikle bağlantılarını araştırmak gibi çetin ve düş kırıklığı içeren bir işe kalkışmam bile. Nasıl olsa onlar beni değil, kendi yarattıkları bir imgeyi sevecekler, yargılayacaklar, aşağılayacaklar, terk edecekler, ona hem aşık olup hem de savaş açacaklar. Gel gelelim, kaçınılmaz biçimde bu imgeler bana geri yansıyor ve ben de bu yansımalara dönüşmek için olanca gücümle çırpınıyorum. İşin tuhaf, çoğu zaman bunu başarıyorum.

İçten olduklarını bilsem de, Sergio'nun aşk sözlerinde, övgülerinde, hayranlık dolu bakışlarında, bana şimdiye değin başka hiçbir okşayışın vermediği zevki tattıran dokunuşlarında, savaşı kazanacağından emin bir erkeğin gururunu da hep sezerdim. Önceki ilişkilerimde de sezdiğim gibi. Bak güzelim, öylesine sert ve acımasızdın, mangalda kül bırakmıyordun, ama işte güvenini kazandım, seni uysallaştırdım, ödülüm de kucağımda mırlayan şu kedi yavrusu. Sonuçta Sergio, bana ne vereceksen ver, kabule çoktan razıydım. Çünkü güvenmenin, sevgiye boyun eğmenin, tutkuya kayıtsız şartsız teslim olmanın ve bütün bunları karşılığında hiçbir şey beklemeden, mutluluğu bile düşlemeden, sadece aşk adına yapabilmenin sevincini keşfetmek, bir kez daha, yeniden keşfetmek istiyordum. İşte böylesine bir kendini verişi bir tek biz kadınlar başarabiliriz. Bir yenilgi gibi değerlendirilse de aslında bu hüzünlü bir zaferdir.

Sergio ile beraberken mutlu değildim, ama ondan da öte, canlıydım, soluk alıp verebiliyordum. Dönüşmüştüm, arınmıştım, kutsanmış ve yücelmiştim. O benim dünyayla göbek bağım olduğu gibi, geçmişime açılan gizli kapımdı. Ona anlattığım öyküler sayesinde çocukluğumu, İstanbul'u, topraklarımı tam elimden kaçıp gitmek üzerelerken yakalamayı başarmıştım. Geçmiş ülkesinden resimlerle dolu bir galeride ağır ağır dolaşmış; anılara, yüzlere, anlara yeniden, yeniden bakmıştım. Büyüydü bu. Saf, arı ve güzeldi. Oysa Sergio günün birinde çekti gitti ve dünya artık eskisinden daha düşmanca, daha soğuk. Gerçeklik beni bir kez daha ezdi geçti, ihanete uğrattı. Onunlayken yaşama bir adım daha yakınlaşmayı başarabilmiş miydim acaba? Sanmıyorum. Bir aşkı ancak yitirdikten sonra yaşayabiliyor; tutkuyu, önce acılarını tanıyarak öğrenebiliyormuşum.

Ne olursa olsun, hiç ama hiçbir şey o ilk anların yerini tutamıyor. Birbiriyle ilk kez bütünleşen bedenlerin tutkuya ani kaçışları... İki ırmağın kavuşması kadar doğal ve coşkulu. Bir ömür boyu sanki sadece bu an beklenmişçesine bedenler konuşuyor ve yeryüzündeki her şey susup dinliyor. Yalnızlıklar unutulmuş, yaralar sarılmış; bu tehlikeli, karmakarışık, anlamsız dünyada sağ kalmaya çalışan korku dolu bir canlı bir başka varlığa sığınıyor, gelip geçici bir güvenliğe, sahte bir cennete kavuşuyor. Hayatın olağanüstü güzellikteki müziğini ansızın duyuveriyor. O müzik hep oradaymış aslında ama o hiç durup ku* lak kabartmamış.

Sergio gideli tam iki hafta olmuştu. Gözümün bandaja alındığı günün akşamında, o zamanlar çalıştığım işyerinden birkaç kişi, yalnız kalıp iyice bunalıma düşmemem için beni zorla yemeğe çıkarmıştı. Durumum içler acısıydı; korkunç, dayanılmaz, çıldırtıcı bir ağrıyla kıvranıyordum. Sol gözüm sanki içinde sürekli sigara söndürülüyormuşçasına yanıyor, durmaksızın pis, irinli sular salıyordu, sırılsıklam olmuş sargılar bu garip kokulu gözyaşlarını emmeye artık yetişmediğinden, çeneme doğru sarı ırmaklar akıyordu. Masadakiler tiksintilerini gizlemek için olağanüstü bir çaba sarf ediyordu doğrusu. Doktor daha o günden alkolü ve sigarayı yasaklamıştı. Okumam, yazmam, televizyon seyretmem, bilgisayar ekranına bakmam, güneşte durmam, sinemaya gitmem de söz konusu değildi. Tek kişilik, ancak kıpırdanabileceğim genişlikte bir hücreye atılmış gibiydim ve var gücümle kendi benliğime sığınmanın ne denli güç olduğunu ilk kez anlıyordum. Bir an bile kesilmeyen ağrı da bilincime art arda kılıç darbeleri indiriyordu. Bedensel acı dışındaki her şeyin gerçekliğinden kuşkuya düşmüştüm. Bu dünyadan bütünüyle kayıp gitmemek için bütün gerçeklik kırıntılarına, yani akşam yemeklerine, yanı başımda havadan sudan sohbet eden insanlara dört elle sarılmak zorundaydım.

Altı kişiden oluşan uluslararası topluluğumuzdaki ikinci kadın, Cenevre'de edinebildiğim tek arkadaşım Maria'ydı. Zeki, olağanüstü çekici, hırslı bir İspanyol dilberi olan Maria, işyerinde ateşliliğiyle, çapkınlığıyla, hazırcevaplılığıyla ün salmıştı. Birbirimizden geceyle gündüz kadar farklıydık, o ne denli canlı, cesur ve yaşam sevgisiyle doluysa, ben de o denli içe dönük, kasvetli ve pısırıktım. Maria her cuma gecesi yaptığı gibi gene içkiyi fazla kaçırmıştı. Masadaki dört erkeğin dördüyle de aynı anda kurlaşmaya başlamıştı. Son derece ustaydı üstelik, bir baştan çıkarma virtüözüydü. Karşı cinsin önünde tepeden tırnağa değişirdi zaten. İngilizce'yi daha koyu, daha alımlı bir İspanyol aksanıyla konuşurdu örneğin, gülümsemesi daha anlamlı, gizemli kesilir, bakışları kesinlikle korkutucu olmayan alevler saçardı. Gecenin başlangıcında, çorbası masaya varır varmaz, kaşığını piyano tuşlarına dokunurcasına tutup kasesine daldırmış, üflemeden çok öpüşmeyi andıran bir devinimle dudaklarına götürmüştü. İlk yudumdan sonra da kendi elceğiziyle masadaki herkese ben de dahil birer kaşık ikram etmişti. Bu çorba (sebzeli patates çorbası üstelik!) ülkesi gibiymiş, sıcak ve baharatlı. Bizim zevzeklerden biri de tabii derhal atlayıp İspanyol kadınlarını sıcak ve baharatlı bulduğunu söyleyiverdi. Konu bir anda cinselliğe kaymış, sıcaklık/soğukluk, sahte/gerçek orgazmlar tartışması açılmıştı. Maria daha çorbasını bitirmeden kıran kırana bir sürek avının baş hedefi süzgün ceylana dönüşmüştü. Duruşları, oturuşları bile değişmişti hepsinin, erkekler her nasılsa daha geniş omuzlu, uzun boylu, erkeksi olmuştu. Tavus kuşu gibi kabarıp duruyorlardı anlayacağınız. Kadehlerini bir dikişte bitiriyor, Maria'ya dokunabilmek için değme karateciye parmak ısırtacak numaralar yapıyorlardı, bu arada bir tanesi şarap şişesini devirdi. Aynı anda hem zeki, hem duyarlı, hem de ilginç görünme çabasıyla esprilerin düzeyini giderek bayağılaştırmışlardı. Maria bir ara tuvalete gittiğinde, en hızlıları onu izledi, kan kırmızı, gevşemiş suratlarla geri döndüklerinde kadının gömleğinin üst düğmesi açıktı.

Bense bu oyuna katılmayı açıkça reddetmiştim, zaten bu yaralı gözle rekabet olasılığı sıfırdı. Sus pus bir durumda somurtarak oturuyor, ikide bir yanağımdaki suları siliyor, tabağımdaki salata yapraklarıyla oynuyordum. Daha fazla dayanamayacağımı anlayınca, varlığımı çoktan unutmuş topluluktan izin istedim. Dört erkeğin de arabası vardı ama o yardıma muhtaç halime rağmen hiç kimse beni evime bırakmayı önermedi. İspanyol dilberi içlerinden biriyle yatacaktı kesinlikle, bundan emindiler, hiçbiri yarışın sonunun belirleneceği, altın madalyanın sahibini bulacağı çok değerli dakikaları hasta bir kadına yardım uğruna harcayacak denli budala değildi. Maria bile şaşırmıştı, beni götürmeleri için gerçekten üsteledi. Ben de nezaket gereği, temiz hava almak istediğimi, serin Cenevre gecesinin gözüme ne kadar iyi geleceğini söylemek zorunda kaldım. Yalancılığı öyle abarttım ki Cenevre'nin tek gözle nasıl göründüğünü keşfetmek için meraktan çatladığımı bile ekledim.

Kendi yalanıma inanmayı başarmışım, daha kapıya varmadan karanlıktaki bir kenti tek gözle izlemek için yanıp tutuşuyordum. Önümde yepyeni, hiç kimsenin ayak basmadığı, bakir, gizemli bir evren açılacaktı, içime doğmuştu.

Maria arkamdan koştu, bana bir taksi bulmayı, hatta evime kadar eşlik etmeyi önerdi, onu sabırsızlıkla reddederken, alelacele bir peçeteye yeni telefon numaramı yazıp, hafta sonunda araması için neredeyse yalvardım. Bu acılarla dolu, kitapsız, kalemsiz, sigarasız iki günü yalnız geçirirsem aklımı yitireceğimden korkuyordum. Maria ertesi sabah uyanır uyanmaz telefon edeceğine yeminler etti. Bu arada, ayaküstü kadınca bir sohbete girişip dörtlü çeteyle alay etmeyi de unutmadık. Hiçbirini umursamadığını, içlerinden kurayla seçeceği biriyle geceyi geçireceğini söyledi İspanyol dilberi. Dediğini yaptı da. Onun en az benimki kadar can yakıcı yalnızlığına dayanma yolu buydu sanırım. Sonuçta daha yemek bitmeden numaramı kaybetmiş. O hafta sonu hiç kimse aramadı beni, yarım bakışlı ilk iki günümde tek başıma sağ kaldım.

Göl kıyısındaki lokantadan çıktığımda nereye gideceğimi biliyordum: Eski Kent. Yıkıntılarla dolu iç dünyam sadece orada, anıtsal, görkemli, harap, cansız ama ruhlarla, hayaletlerle, anılarla dolu Eski Kent'te huzura kavuşabilirdi. Orada kendi geçmişimi güvenli kafesine kapatabilir, bu bana hala yabancı, uzak kenti ilk kez gerçekten seyredebilirdim. Bir gözü yitirmiştim, bakışım, dolayısıyla da varlığım yarılanmıştı ama artık daha derinlemesine görüyordum sanki.

Bütün gece bana verilmişçesine ağır ağır yürümeye başladım. Önceleri hiçbir değişiklik algılamadım. Sergio ile birlikte defalarca geçtiğimiz, göl ve Eski Kent'in kurulduğu tepe arasındaki geniş, tanıdık, iyi aydınlatılmış caddelerdeydim. Burası Cenevre'nin iş merkezi olduğu için geceleri ıssızdır, sokaklarda tek kişiye rastlanmaz. Görkemli taş binalar, on dokuzuncu yüzyıl Fransız mimarisi, sokak lambalarının çiğ ışığı, bir sinagog, konservatuar, borsa, Journal de Geneve gazetesi, şirketler, bankalar... Hepsi bomboş, ışıksız, ezici. Hiçbiri çağırmıyor, içeri almıyor, kabullenmiyordu, insanlar kadar reddediciydiler. Artık kullanılmayan bir tiyatro dekorunda dolaşıyor gibiydim, oyun bitmiş, herkes evine gitmişti. Issızlık beni hem tedirgin ediyor, hem de büyülüyordu. Gerçeklikten adım adım kopuyor, bir düş dünyasının diplerine doğru çekiliyordum.

Henüz yarım saat geçmeden dekor tanınmayacak denli değişti. Gün boyu bütün yükü üstlenmiş sağ gözüm artık isyan etmiş, kısılıp kalmıştı. Binalar yakınlaşmaya, uzaklaşmaya, deforme olmaya, sokaklar kısalıp uzamaya, çarpılmaya, yılanlar gibi birbirine dolanmaya başladı; direkler üzerime yıkılırcasına eğiliyordu. Yeni bir dünya öncekinin yerini alırken, tanıdık her şey dipteki bir çatlaktan sızıp gidiyordu. Sonunda en yakınımdaki nesneler dışında herhangi bir şey seçememeye başladım. Hala görebiliyordum, kör değildim, ama bakışım güvenilirliğini, keskinliğini, doğruculuğunu yitirmişti. Gördüğüm hiçbir şey eskisi gibi değildi artık.

Tehditlerle dolu karanlık beni sıkı sıkı sarmış; ılık, ağır, yoğun ve güvenli bir ortama, içinde nihayet soluk alıp verebildiğim bir atmosfere, bir anne rahmine dönüşmüştü. Işık çok eskilerde kalmış sinsi bir anıydı, gece benim dostum olmuştu. Sonunda onu gerçekten tanımış ve elime geçirmiştim.

Adımlar, sokaklar ve sessizlik ... Labirentler... Çok ötelerden taşınan gecenin fısıltıları. Uzaklardaki konuşmalar, sahipsiz sesler, karanlığın dibindeki kahkahalar, fren ve kornalar, bir anlığına duyulan ezgiler, anahtar şakırtıları, sivri topuklu kadın pabuçları ... Gül yaprakları gibi dağılan sesler. Televizyondan gelen sahte bir çığlık. Adımlarımı dinliyorum, kalp atışlarım ritmik ve güven verici. Varım, varım, varım ...

Eski Kent'te olabildiğince karanlıklara saklanıyor, dehşet verici görüntümden başkalarını, onların tepkilerinden de kendimi korumaya çalışıyordum. Görüş uzaklığım iki-üç metreden fazla değildi, sağ gözüm harcadığı çabadan tamamen tükenmiş, neredeyse öbür göz kadar sulanmıştı. Sadece yerleri, kaldırımların gizli hazinelerini seyrediyordum. Otobüs biletleri, izmaritler, şurada bir esrarlı sigara zıvanası, köpek pislikleri, kağıt mendiller, boş bira kutuları... Başka bir zaman ilgimi kesinlikle çekmeyecek, gel gelelim şimdi her biri bir öyküye dönüşmüş yığınla ıvır zıvır. Bir antikacı vitrinine bakayım dedim ama camdaki yansımam kanımı dondurdu. Tek bir an, canlı gözüm ölü gözümle göz göze geldi, yokluğun ve karanlığın bakışıyla aydınlığın ve varlığın bakışı karşılaştı. İki göz birbirini izledi. Gözlerimi kapadım hemen.

Bir lokantanın penceresinden içeriye şöylece bir baktım. Tabak çanağın ortasında büyük bir ağırbaşlılıkla konuşmaya dalmış porselen beyazı yüzler gördüm. İnsanlar değil de kuklalar vardı masalarda. Göz kamaştırıcı ışık altında mekanik devinimlerini yineliyorlardı; ağızlarını açıyor, kapıyor, tekrar açıyor, ellerini yiyeceklere, kadehlere, arada bir de birbirlerine doğru uzatıyor, düzenli aralarla gırtlaklarını gerip yutkunuyorlardı; dudakları bir çizgileşiyor, bir yuvarlaklaşıyordu. Yoluma devam ettim. Sarhoş ve neşeli toplulukların arasından geçtim, tek başınalığımla onlara kafa tuttum. Kolları bacakları birbirine dolanmış bir çiftin gülünç aşk balesini göz ucuyla izledim. Yoluma devam ettim. İnsanların küçük, hoş, sevimli seslerini, herhangi bir tutku, acı ya da derinlik içermeyen, eğitimli, evcil, cilalı kahkahalarını dinledim. Yoluma devam ettim. Sonuçta herkes kendi yalnızlığından hoşnuttu.

Hızını alamamış bir Amerikalı asker topluluğu önümü kesip, korkunç bir Fransızca ile "sıkı bir bar" adresi vermemi istedi. Daha ağzımı bile açmadan, içlerinden birisi İngilizce, "Bu kadıncağız nereden bilsin!" diye bağırdı. Bir başkası ise, İngilizce bilmediğimden yüzde yüz emin, gözüme ne olduğunu sordu. Ben de gerçek bir Teksas şivesiyle cevapladım.

"Tıraş olurken kestim Yankee!"

İstanbul'da sabah ezanının okunduğu saatlerde artık anlamıştım: Onların, insanların dünyasıydı gerçek dünya, gerçekdışı olan bendim. Onlar soluk alıp veriyor, değişiyor, yapıyor, kuruyor, istiyor, çiftleşiyor, kızıyor, ağlıyor, kahkahalar atıyor, sağ kalıyordu. Ben seyrediyordum.

Yaşamın yüreğinde bir boşluktum, bir yorumdan, bir soru işaretinden, bir bakıştan, yani bir hiçten başka bir şey değildim.

O geceden beri her gece, hiç aksatmaksızın her gece, geçen yüzyılda öldürülmüş bir kadının hayaleti gibi Cenevre'nin sokaklarında dolaşıyorum.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült