Hikaye

 

 

Bir Akşam Anlatılan Öyküler

Jaroslav Hasek


SOFADA, MASANIN ETRAFINA TOPLANMIŞLARDI, Raziçe suyolcusu, Rezabineç ile Stetiçe dalyan bekçileri, bir de Kestrani’den genç bir muavin. Havanın iyice kararmasını bekliyorlardı.

Dışarda gün yavaş yavaş kavuşuyordu. Sis halkaları göllerin üstünde dolanıyor, beyaz yolun ilerisindeki ağaçlıkların dorukları arasında da top top olup yuvarlanıyorlardı. Pencereden, çayırların üzerindeki sisler içinde göllerden yükselen yanardöner buharların bi inip bi çıkıp, sonra sazlar arasına dolanıp kayboluşu görülüyordu.

«Bu yanardöner buharlar kırlarda bizim merhum Hanzil gibi dolanır durur,» dedi Raziçe bekçisi.

Pencere pervazı yanına oturmuş, sonbahar sisini dikizleyen genç muavin, «Niye merhum Hanzil gibi yani?» diye sordu.

«Hanzil gibi dediysem, Hanzil gibi,» diye üsteledi bekçi. «Bu yöredendi, Raziçe’den, rençperdi merhum. Güzel bir tarlası vardı ama, rehindeydi. Elindeki avcundakini içkiye, kumara verirdi. O ara, yani sağlığında onun, bu civara üç amansız dalyan hırsızı musallat olmuştu, dalyanların altını üstüne getirmişlerdi. Adları, Kalus, Spaçik, Sıramek’ti namussuzların. Tek patika yoktu ki buralarda, bilmesinler, karanlıkta, en beter sis içinde bile yollarını şaşmazlardı...

«Uzatmayalım... Bir gün, Hanzil panayırda bir inek satmaya Protovin’e gitti.

«Yola düzülürken, karısı, Hanzil’e «Bir yüz şilin getirmeyeceksen, zahmet etme hiç, gelme eve!» dedi.

«Hanzil bu kaville çıktı yola, panayırda da ineği yüz şilinden fazlasına satmağı becerdi. Böyle bir güz havasıydı hava, epey soğuktu.

«Yahu, gidip bir kadeh bişey içiyim, diye düşündü kendi kendine Hanzil. Bir meyhaneye girdi, huyu malum, bir—iki kadeh derken kumara oturdu. Göz açıp kapayıncaya, yirmi şilin ütüldü. Bizimkini «Naapacam şimdi?» diye bir tasadır aldı. ‘Yüz şilini tamam götürmezsem, karı kovacak evden!’ Karı da zabit karıydı haaL

«Hanzil, düşün taşın, gece orda kalmağa karar verdi. Ertesi gün akşama dek yüz şilini tekmilledi. Ama bir ertesi akşam, yüz şilini toptan kaybetti. Hesabını ödeyemeyince de meyhaneden kapı dışarı edildi.

«Kafası kıyaktı, yolda gölün birine yuvarlandı. Biraz açılır gibi oldu. Eve varınca, karısına, «Ne bakıyorsun öyle suratıma?» diye terslendi. ‘Göle düştüm, göle!’ Bu kahrolası siste yolunu şaşmayana şaşarım ben! Gidip üstümü değişeyim de anlatırım sana olup bileni. İyi gitti, kız, iyi gitti işler...»

«İlk şaşkınlıktan kendini kurtarmış olan kadın, «Getirdin mi paranın hepsini?» diye sıkıladı.

«Getirmedim parayı ama,» dedi Hanzil sakin sakin. «Merak etme, emin yerde!»

«Seni iblis,.seni!’ diye cayırdadı kadın. «Ben de seni sokağa atmazsam şimdi! Tanrı bin belanı versin senin!»

«Tanrının adını, kadın, nafile alma ağzına!’ dedi Hanzil istifini bozmadan. ‘Yüz şilini emniyet akçesi bıraktım Pişek adliyesine. Anlatması uzun. Protovin’de esaslı bir haber aldım. Duymuşsundur o adları batasıca dalyan hırsızlarını, buralardaki dalyanları haraca kesen Kalus, Spacik, Sıramek denen iblisleri!

«Aman, tanrım!» diye viyakladı kadın. «Yoksa onların arasına mı karıştın, dinsiz, imansız herif?’

«Sana da laf anlatılmıyor ki!’, dedi Hanzil ciddi ciddi. ‘Ama kısaca anlatayım, Prens Schwanzerberg İşletmesi o üç hergeleyi yakalayana üç yüz şilin mükafat veriyor. Ben de kendi kendime, «Ulan,» dedim, «madem bu kadar yürekli bir adamsın, niye o kerataları sen yakalayamasın?» dedim. Ama işin bir bit yeniği var, İşletme oyuna gelmesin için, Pişek adliyesine 100 şilin emniyet akçesini yatıracaksın önceden. Ne yapayım ben de, parayı yatırıp, eve doğru çıktım yola. Pisek’ten gelirken, öyle karanlıktı ki ortalık, bir adım ilerisi seçilmiyordu. Birden bir ses işittim. Ne demezsin, Siramek, Kalus ile Spacik deği mi onlar! ‘Seslerinden tanıdım, düştüm peşlerine ta Sukov gölüne kadar. Orada sisin içinde suya düştüm, ben çıkana kadar, toz olmuş ibneler...’

«Verilmiş sadakamız varmış!’ diye iç geçiştirdi kadın. «Düşün bir kere onlar üç kişi, sen yapayalnız! Seni kıtır kıtır kesselerdi, ne yapardım ben sonra!’

«Doğru, dedi Hanzil, ‘yapayalnızdım ama, benim ellerim de armut devşirmiyor a! Ama sen öyle istiyorsan, vazgeçerim bu işten. Depozite yanarmış, varsın, yansın!’

«Yok, yok, öyle demedim!’ dedi kadın tasalanarak. ‘Bütün söylediğim benim, bu kör cesaretin yüzünden cavlağı çekeceksin bir gün!’

O gece, tahmin edersiniz, karısı dalgayı çakacak diye gözüne uyku girmedi. Dalgayı çakmadı ki, ertesi sabah Hanzil’e ‘Rüyamda Sıramek’i seni göle atarken gördüm,’ dedi. ‘Onların ağzına sıçacam,’ dedi Hanzil. ‘Nöbete çıkacağım bu akşam, bakalım hırsızlamaya çıkacaklar mı?’

«Akşamın da çıktı devriyeliğe. Ne haldeydi, ki düşünün! Karısı sezinleyecek diye erkenden dönse eve', olmazdı. E ama, mevsim sonbahar, kolay değil gece yansı, sis içinde hayalet gibi dolaşmak!»

«Üç akşam bu çileyi çekti. Dolaşa dururken sis içinde, üşüttü de biçare. Karısı da ‘hala yakalayamadın onları, yanacak depozito’ diye başının etini yiyordu. Dördüncü akşam, ne halletmeye uydurdun o yalanı, bre öküz diye kendine söve saya, sisin içine daldı yeniden.

«En sonunda işin boku çıktı. Bir akşam, o yine sisle cebelleşirken, karısı misafirliğe gitti komşuya. Aksiliğe bakın siz, komşunun oğlu Vincek de ordaydı: Hanzil’in o cenabet yüzlüğü ütüldüğü Protovin’deki meyhanenin sahibi Vinçek. Bizim gibi şimdi, onlar da dereden, tepeden konuşurlarken, laf panayırdan açıldı. Madam Hanzil Vinçek’i tulumbalaya tulumbalaya Hanzil’in kumarda yüz şilin ütüldüğünü adamın ağzından aldı.

«O gece, Hanzil’lerde bir kıyamettir koptu. Hanzil soğukta eli ayağı donmuş halde zorbela varmıştı eve, pencereyi tıkırdattı, bekledi.

«Çıt çıkmıyordu. Bir daha vurdu cama. Yine ses yok. Üçüncü vuruşunda, odadan karısının sesi geldi: ‘Alçak herif, o üçyüz şilin mükafatı kumarda nesi var, nesi yok kaybeden sen gibi pevezengi yakalayana versinler, daha iyi! Git şimdi, ister Pısek’teki karakolda, ister göl kenarında zıbar! Bu evde sana yer yok, sahtekar, hırsız herif!’

«Başka ne yapsın, Hanzil kirişi kırdı ordan, soğukta, karanlıkta, sis içinde dolaştı durdu. En sonunda, benim o sıra çıraklık ettiğim Kestırani gözetleme kulesine çıktı geldi, başına gelenleri anlattı, vurdu kafayı, bizim orda yattı. O gün, bu gün, geceleri bataklıktan tüten yanardöner buharlar gibi o batak, bu batak dönüp durduğundan kinaye, ona yanardöner Hanzil deriz.

«Ha, hatırladım şimdi!’ dedi Stetiçe dalyan bekçisi. «Ormanlar Kestrani’de bir suyolcu vardı, şimdiki gibi dalyan bakıcısı değil.’

«Ne günlerdi o günler dedi suyolcusu içini çekerek. ‘Başkaydı o zamanlar, başka!’

«Yine ama o günlerde de, ne günlerdi o günler, denirdi,’ dedi Rezabineç bekçisi... «Lakin, Kestrani’deki kule bir kol şenlikti, hele göllerden balık toplanırken. Bütün beyzadeler gelirdi. Bira sebildi, iç içebildiğin kadar! Kazanlar kaynar, balıklar, etler kızarır, şarkılar söylenir... Hizmetliler de gününü gün ederdi. Orda çıraklık ederken ben, on yedisindeydim anca, yanaşalı oraya üç ay bile olmamıştı, ilk voliye katıldım hayatımda, bana tutulmuş

balıkları sayma işini verdiler.’

«Yirmiye kadar saydım. Sonra aklıma geldi, balıkları sayarken, ‘yirmi’ diyeceğine, balıkçıların 'meçitma’ dediklerini. Ben ama çoklan ‘yirmi bir, demiştim. Bir acı! Kulağım koptu, sandım! Suyolcu ateşler çıkan kulağıma, ‘Meçitma, meçitma, meçitma bir’ diye bağırıyordu avaz avaz.’

«Niye kulağımı çektin, usta?’ diye sordum. ‘Meçitma bir diyeceksin, meçitma iki, meçitma üç diye sayacaksın,’ dedi o da!

«Yine dalmışım ben, yirmi bir, yirmi iki diye sayıyorum, kulağıma yine bir acı yapıştı. Suyolcu, ‘meçitma bir, meçitma iki, meçitma üç diye haykırıyordu. Dayanamadım ben de, ‘Ama, usta, ben o dili bilmiyorum ki!’ demişim. Bir hafta güldüler, dalga geçtiler benimle.’

«Büyük keyifti! dedi suyolcu Yareş, ‘hele voli çevrildiği sıralar bir alemdi. Bir keresinde ama, fena çektim bu keyfin ceremesini. Balıkları saymış bitirmiştik Kestrani’de, Noel arifesi adetimiz öyle, birkaç kadeh atmıştım ben de, sarhoş değildim de işte, çakırkeyifim yani...’

«Vurdum yola geceyarısı, Razice gözetleme kulesindeyiz o yıllar. Kar yağıyor, rüzgar yüzüme yüzüme esiyordu. Ayağımdaki lekenler gömülüyordu kara. Rüzgar vurdukça tepe tepe oluyordu karlar, önündeki yol mu, çukur mu, bilemiyordun.

«Donuyormuşum, anlaşılan. Biraz soluklayım, dedim. Ter de basmıştı, ağır bir kürk vardı sırtımda, bir tepeciğin eteğine çöktüm. O ara, evdekiler bir kurtarma ekibi çıkarmışlar yola. Ben de dondu, tipiydi umursamaz olmuş, uyuyorum. Derken, nasıl olduysa, üstüme bişey düştü!’

«Uyandım ki, evde, yatağımdayım. O Pınçil denen köpek olmayaymış, donmuşum ben çoktan.’

«Raziçe dışından almış kokumu. Başlıyor havlamaya, koşturuyor bendin oraya. Derken bi koşu koparıyor geriye, mübarek koşa havlaya milleti kaldırmış ayağa, ararkene de bulmuşlar, getirmişler beni eve.»

«Pınçil evladım bulmuş beni ilk. Çok acı oldu ölümü zavallının. Pek bir esaslı köpekti, nerden kuduz olmuşsa olmuş biçare. Bir gün, koşuşturdu etrafımızda, ellerimizi yaladı, süründü bacaklarımıza, ağlıyordu da bir yandan. İkindiyin kayboldu ortadan aradık, bulamadık. Seslendik, ses vermedi hiç. Akşamın, uşaklardan biri bir köşede bulmuş onu saklı, hareketsiz öyle, soğumuş da.»

«İşi bitmiş sandık, uşak ertesi günü gömmeye avlu dışına çıkardı. İçimiz cız etmişti ama. Ertesi sabah vardık ki avlu dışına, Pınçil yok ortada! Kaçmış, gitmiş. O arada üç köpeği ısırmış, Pişekli avcılar da vurmuşlar. Anlaşılmış kuduz olduğu.’

«Onun üzerine, Skoçiçe hastanesinden Tonde mürekkep gibi bişeye batırılmış ekmek kabuğu yedirdi bize. Tuzsuz suda kaynattık yine onu, dokuz gün içtik suyunu. Dokuz gün de, düşünün, el vuramadık tuza! Hep tuzsuz şeyler yedik!’

«Tonde’nın üstüne sıhhiye yoktu,’ dedi Stetıçe bekçisi «Prenses Eleonore Schwanzenberg sağken daha, bir kuduz köpek prensin tazılarını ısırdıydı. Tonde’yı çağırdılar, iyi etli tazıları. Doktorlar duyunca bunu, kaptılar Pişek’i, götürdüler polis marifetiyle devası neyse söylesin diye. Söylemedi ama.’

«Söylemeliydi ama...» dedi Rezabineç korucusu. ‘Ölümcül hastalık, yav, bu! Sırrı mı olur bunun!’

«Dediklerine göre, babası kimselere söyleme diye yemin ettirmiş,’ dedi Stetice bekçisi. «Babası Napolyon harbinde Fransa’da vuruşurken öğrenmiş bu sırrı.’

«Hadi, vakit geldi, kalkalım, kalkalım da Rezabineç gölünde dalyan hırsızları ne haltediyor, bakalım,» dedi Rezabineç korucusu. «Saat nerdeyse on!»

Birlikte kalktılar masadan, suyolcu, iki dalyan bekçisi, bir de Kestrani’den genç muavin, daldılar sisin içine, o güz gecesi.

Yareş, Raziçe’de suyolculuğu ederken, dalyan hırsızlarının çoğu bir gün bir gölde, Putim’i haraca kesiyorlardı.

Bu Putim korsanlarının en ünlüsü Veyir ailesiydi, babası, oğlu, kızı. Kız, babayla oğlun arakladığı balıkları satmayla görevliydi sade.

«Yosef Veyir, Pırkov gölünü kurutmağa kalkarak babasını bir gömlek aştı.

Suların gölden su yollarına akmasını engelleyen tıkaçları çıkarıp sığlaşan sudan sepet sepet sazan kaldırdı

Veyir’in yöntemi buydu. Baba ise eski usulden şaşmıyor, uzun saplı koca kepçeyle balık araklamakta diretiyordu. «Daha az gürültü çıkar diye geleneksel tekniği savuna dursun, yeni ve ileri fikirleri kafaya takmış olan delikanlı, «Öyle belki ama, senin aldığın balık, benimkinin yanında hiç kalır,» diyerek, şişiniyordu.

Genci de, ihtiyarı da ‘dediğim dedik,’ dediği için, ailenin birliği düzenliği arada sallanıyordu, bir keresinde de genç Veyir, bu yüzden evden ayrılmış, yine dalyan hırsızı olan amcası Holubek’in yanma göçmüştü.

Çok sürmedi ama. «Gölü kurutma tekniği yüzünden amcasıyla da geçinemedi çünkü. Amca, «Dalyan soyacaksan, namusunla, edebinle soy! Yaraşmaz bizlere göl kurutma gibi aşağılık numaralar. Bak daha dün, Raziçe gölünde, kirvenle birlik, dört anaç sazan aldık!» diye dayattı birgün.

Genç Veyir de babasına döndü. Putim çevresinde şu aşağı ki türkünün dilden dile gezdiği günlerdeydi.

Pirikovlu Veyil piçi Kuruttu gölün içini...

Diye başlıyor, şöyle son buluyordu türkü:

Delibozuk delikanlı Sele verdi çayırları.

Genç Yosef fena içerlemişti türküye, ahimi alacağım kim yazdıysa diye and içmişti.

Ta baştan beri, insanoğlunun tarihinde, ister bu, ister şu topluluk içinde, hainler çıkmıştır her daim, kimi öcalma tutkusuyla, kimi de şan olsun diye yakınlarını, dostlarını düşmana gammazlamalardır alçakça. Genç Yosef de işte böylesine bir fitneydi. O türküyü amcası Holubek’in yazdığını nasıl öğrendiyse öğrenince, yemeyip içmeyip Kestrani’ye koştu, Holobek’in ertesi cumartesi Rezabineç gölünü soyacağını dalyan gözcüsüne ihbar ediverdi.

Dalyan gözcüsü moruğun tekiydi, ama aklı gücü kızlardaydı, ister güzel, ister çirkin...

O sebeple kart karısı eve hizmetçi seçerken, ince eleyip sık dokurdu. Şöyle böyle yüzüne bakılır bile olsa, defederdi hemen, o yüzden de gözcünün evinde çalışan kızlar çirkinlikleriyle meşhurdu. Ne yapsın moruk, o da komşu köylerin tazeleriyle avunmağa çalışırdı, çirkinlikte evinde çalışan kızlardan hiç aşağı kalmayan karısı da kıskancından deli divane olurdu.

«Veyir’in oğlusun sen, değil mi?» dedi muhbiri dinledikten sonra, «Senin bir bacın olacak Arına diye, haa?»

«Evet,» dedi Yosef.

«Siyah saçlı, haa?» dedi, civarın bütün kızlarının çetelesini çıkarmış olan gözcü... «Hem şendin, değil mi, o, Pırkov gölünü boşaltan?..»

Yosef beyninden vurulmuşa döndü.

«Saklama, saklama!» dedi gözcü zehir zemberek bir sesle. «Kodes yolu göründü sana, delikanlı!»

Derken sesinin tınını değişip, babacanlığa vurdu.

«Efendi, efendi konuş şimdi, yavrum! Dediğin vurgunda kim olacak başka amcanın yanında?»

«Babam!» sözü kaçıverdi ağzından Yosefin. Gözlerinin önüne candarmalar kelepçeler gelmişti çünkü, ve de kulaklarında o türkünün nakaratı uğulduyordu:

Delibozuk delikanlı,

Sele verdi çayırları.

«Demek ihtiyar Veyir de var işin içinde» dedi düşman gözcü. Durakladıktan sonra biraz, sürdürdü sözünü: «İyisi mi sen bacını yolla bana! Bu işi daha bir derinden inceleyelim!»

Yosef topladı kendini, «Olur ama,» dedi, «benim buraya geldiğimi duymasın kimse!»

«Oldu, oldu, ben birini yollarım Anna’yı çağırtmaya...» diye mırıldandı gözcü. Gözünün önüne geldi Arına, beline sarıldı hayalinde, yanağından bir makas aldı.

Uzatmayalım, hemen Hinek’i yolladı kızı çağırtmaya. Muavin Hinek’in Arınay’la Putim, Sıtetiçe ve Razıçe panayırlarında dansetmişliği vardı.

Hinek Arına’yı getirdiğinde, «Yavrum,» dedi gözcü, «gel şöyle yamacıma, resmi ve mahrem bir iş bu çünkü. Duydum, baban dalyanları hırsızlıyormuş... Gel, canım gel biraz daha, sokul, sokul! Duyduğumda bu işi, aramızda, dostça halledelim diye düşündüm. Gel, biraz daha yanıma! Diyeceğim, yavrum, iyi adamımdır ben ama, vazife de vazifedir. Bunun ucunda candarması var, hapsi var, yine de bir çare bulunur elbet...»

Böyle konuşur, konuşurken, kolunu kızın beline attı, öbür eliyle de yanağından makasladı, dostça, ama babaca, «Bana bir öpücük versene!» diye fısıldadı.

Arına cin ifrit oldu, fırladı yerinden, «Utanıp arlanmaz ihtiyar! Sen git, kaknem karını öp!» dedi. «Bak, bir daha yanaşacak olursan bana, gider karına söylerim valla! Gidiyorum ben!» deyip odadan dışarı fırladı, öfkeden yanakları al, al...

«Arına, kız,» diye seslendi Hinek bendin üstünden, «koşma öyle deli gibi. Geçireyim seni evine kadar. Ne oldu, kız, söylesene!»

Putim’e kadar gittiler beraber, ayrılırlarken, Hinek, «Korkasın diye söylemiyorum ama, ayağını denk al, moruk bunun acısını çıkarmak ister ha! Bir kolayına bakacağız ama,» dedi.

İhtiyar gözcü hıncını aldı gerçekten. Gidip suyolcu Yareş’e, dalyan hırsızlarının Cumartesiye Rezabineç gölünden balık çalacaklarını haber verdi, tedbir alınsın diye. Hinek’i de yardıma yolladı yanına.

Suyolcu Yarcş, Rızalineş ile Stetice bekçileri, bir de muavin Hinek, o güz gecesi karanlığa dalarlarken, suyolcu, «Konuşmaca yok, arkadaşlar!» dedi. «Tısınız çıkmayacak!»

Seferi takım girdi çayırlara, hendeklerden atlayarak, tarlaların arasındaki patikalar kollayarak ilerlemeğe başladı.

Önlerini bir parmak göremiyorlardı, yine de kendilerinden emin yürüyorlardı, kanallarda çağıldayan sulara kulak vererek. Uzaktan yol boyunca ilerleyen arabanın tekerlek sesleri geliyordu.

Öyle karanlıktı ki, bir elle kolla yürümelerine karşın, birbirlerini seçemiyorlardı.

Üç çeyrek kadar gittiler böyle, geldiler Rezabineç bendinin yakınına. Ama daha varmadan oraya, kuşkulu bir su şapırtısı duyuldu, sürekli hem de, sazanların sıçrarken çıkarttıkları gürültüden bambaşka.

Şüpheli şapırtılar, mırıltılar sürüp gidiyordu, gölün öbür yakasından geliyora benziyordu.

«Gözcü haklıymış demek!» diye düşündüler. Hinek de Arına’yı hatırlayarak, «Enseledik onları!» dedi.

Bendin üstünde birbirlerinden ayrıldılar, hırsızları kuşatacaklardı.

«Çıt çıkmasın!» diye fısladı kulaklarına suyolcu. «Sen de, Hinek, bendi öbür taraftan dolan!»

Dalyan hırsızlarını tam da apansız kıstırıyorlardı ki, «İmdat!» diye bir ses yükseldi. «İmdat! Suya düştüm!»

Hinek’in sesiydi. Bendin öbür yanından Stetiçe’li korucu «Eşoğlu eşek! Anırmasan olmaz mı!» diye haykırdı.

Derken şüpheli şapırtı kesildi. Veyir'lc Holubek dolan yoldan, çayırların içinden Putim’e vardılar. Elleri boştu, olsun, «İyi ki eşek herif suya düştü,» diye birbirlerini kutladılar.

Muavin Hinek, peygamberlerin kendi halkı arasında tutunamadığını öne sürse de, biliyoruz biz; Hinek'in çetesinin sade birinin değil, ikisinin gözünde de kendini kepaze ettiğini.


 

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült