Hikaye

 

 

Bazen Bilge Sahneye Çıkmaz

Yekta Kopan


Bakkaldan içeri girdiğimde sakinleşmiştim.

Hatta hikayenin değişeceğine dair bir umut yeşermişti içimde. Sarsıcı tiyatro oyunlarında, baş döndüren filmlerde, görkemli romanlarda, hatta şapka uçuran tablolarda hep öyle olmaz mı? Bir yolculuktadır kahraman. Hayat yolculuğunun bütün evrelerini yansıtan simgesel bir yolculuk. Olaylar karmaşıklaştığında, yolculuk bitimsiz hale geldiğinde, kahraman içinden çıkamayacağı bir batağa saplandığında bilge çıkar karşısına. Kırılma anıdır o an. Yolculuk başka bir hedefe doğru evrilir. Gerçeklik başka bir yere sıçrar, renkler değişir, umutlar yeşerir. Artık her şeyin yeni bir anlamı vardır. Sokakta top oynayan çocukların, trafik lambalarının, berber dükkanlarının, turşu kavanozlarının, eskiden kalma şarkıların, parkların anlamları değişir birden. Bilgenin her sözü, her hecesi bilinmezler labirentindeki kapıları açan bir anahtara dönüşür. Kahramanın başındaki hale giderek belirginleşir. Yürüyen, yürüten, izleyen, izleten toplu halde mutlu sona hazırlamıştır kendini.

Kendimi bildim bileli değişmeyen bakkal dükkanı son umudumdu. Belki de bu umut fakirliği yüzünden heyecanla daldım içeri. Değişecekti hikaye. Bilge beni bekliyordu.

Olmadı. Değişmedi. Çocukluğumdan beri flüoresan ışığının ölgünlüğünde nefes alıp vermeye çalışan bakkalda Hasan Amca’dan başkası yoktu. Onun bilge olamayacağını da yıllar öncesinde keşfetmiştim. Hay ben böyle hikayenin...

Yaz aylarının telaşlı kalabalığının izleri silinmişti çoktan. Gürültüyle çalışan buzdolabında küçük paketlerde salamlar, üçgen peynirler, minik kavanozlarda zeytin ezmeleri... Her şey ufak, her şey yazlık, her şey çabucak tüketmelik.

Okuduğu gazeteden gözünü ayırmadı, Hasan Amca. Bu kadar yaşlanmış olacağını tahmin etmezdim.

“Eskiden dükkana giren müşteriyi selamsız bırakmazdın, Hasan Amca,” dedim.

Yavaşça kaldırdı başını. Yüzüme baktı. Boş boş. Yıllar önce ayrılmış, birbirinin adını bile anmak istemeyen iki sevgili gibiydik. Sessiz, tedirgin.

Kalın camlı gözlüğünü çıkarıp tezgaha koydu. Gazetenin acı dolu manşeti merceğin altında daha da büyüdü.

“Sen?” dedi belli belirsiz.

“Benim Hasan Amca, Fatma Hanım’ın torunu Müzeyyen.”

Adım bir garip geldi kulağıma, heceler dilimde büyüdü. Müzeyyen!

Yerinden kalkıp kollarını uzattı. “Nerelerdesin sen kızım,” dedi sevinçle. “Kızım,” dedi. Bana.


İki adım yanaşıp sarıldım. Aramızda tezgah, tezgahta gazete, gazetede acı. El örgüsü gri hırkasından rutubet kokusunu çektim ciğerlerime. O sırtıma pat pat vurdukça içimde dereler aktı. Daha sıkı sarıldım.

“Yolum düşmüyordu bir türlü Hasan Amca. İş güç, biliyorsun işte.”

“Olmaz ki ama yavrum. Özlüyoruz yahu. Böyle hayırsız mı yetiştirdi rahmetli seni?”

Ne diyeceğimi bilemedim. Hemen konuyu değiştirmek istedim.

“Hürmet Teyze nasıl, hala karışıyor mu rakına?”

İç geçirdi. Gözlerinin üstüne düşen kaşları çatıldı.

“Söylemediler mi sana?”

“Yoksa?”

“Geçen sene bu vakitler...” Ellerini kaldırıp avuçlarını açtı, yukarı baktı. “Allah rahmet eylesin,” dedi.

Dondum kaldım. Gülerken iri memeleri hoplayan, dünyanın en güzel patatesli gözlemelerini yapan, yirmilik şeker çuvallarını bana mısın demeden kaldıran, adı güzel Hürmet Teyze... Başımı öne eğdim. Diyecek ne vardı ki?

Anlattı durdu Hasan Amca. Küt diye gidivermiş o koca kadın, kalp demişler. Yalanmış ama. İçkisi, sigarası olmayan kadında kalp olur muymuş? Oradan oğluna geçti; tutturmuş zeytinliği müteahhide vereceğim diye, neymiş efendim, pansiyon işine girecekmiş. Hep o gelin olacak kadının başının altından çıkıyormuş bunlar. Nelerine yetmiyormuş kazandıkları? Sanki cebi mi varmış kefen dediğin çaputun? Kız desen, evlendi evleneli hiç uğramaz olmuş buralara. Torunlarını yolda görse tanıyamazmış. Anlattı. Anlattı.

Oysa ben çoktan Hürmet Teyze’nin olmadığı bir dünyanın karanlığında kaybolmuştum. Salyangozun parçalanmış bedeni geldi aklıma.

Olmadı. Bilge rolüne bürünemedi Hasan Amca. Hikayem olduğu gibi akmaya devam edecekti. Sıradan, boktan. Bütün o anlattıklarından sonra sigara istemeye de utandım. “Buradayım daha, uğrarım yine,” deyip çıktım dükkandan. Bilge olmadığına göre yalan söylediğimi de anlayamazdı nasıl olsa.

Eve doğru yürürken başımı kaldırıp göğe baktım. Gökkuşağı çıkmıştı. Hasan Amca’nın elime tutuşturduğu gofreti yolun kenarına fırlattım.

 

 

 

 


 


Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın 

  www.aymavisi.org  
 

 

 

 

 
 + Büyüt | - Küçült